Yüz yıllık barış özlemi: Kürt sorununda çözüm mümkün mü?

Kürt sorunu neden var?

Kürt sorununun kökeni, Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada kurulan statükoya ve bunun milyonlarca Kürdün aleyhine getirdiği sonuçlara kadar götürülebilir. Türkiye’de kurulan cumhuriyet de buna uygun politikalar geliştirerek uzun süre Kürtlerin kimliğini, varlığını ve dilini yadsıyan politikalar izlemiştir. Bu durum ilerleyen yıllarda devletin üst düzey yöneticileri tarafından dahi kabul edilmek zorunda kalmıştır. Ders kitaplarında Kürtleri “kart kurt sesi çıkaran Türkler” olarak tanımlamaya kadar varan inkârın ardından, Süleyman Demirel 1991 yılında Diyarbakır’a giderek “Kürt realitesi”ni tanımaktan söz etmiş, Turgut Özal da döneme göre bir “açılım” deneyerek anneannesinin Kürt olduğunu söylemişti. 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin lideri Tayyip Erdoğan, iktidara geldikten birkaç yıl sonra Diyarbakır’a giderek “Kürt sorunu benim sorunumdur. Geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere asla yakışmaz” demişti.

1990’larda Kürt sorununda savaş politikaları, TSK’nın durumu “düşük yoğunluklu iç savaş” olarak tanımlayacağı düzeyde devam etti. 2000’lerin başlarından itibaren Kürt sorunu, Kürt halkının seçim iradesini temsil eden partilerin milyonlarca oya ulaşması ve parlamentoya girmesi, daha sonra ise üçüncü büyük parti hâline gelmesiyle inkâr ve asimilasyon politikalarıyla sürdürülemeyecek hâle geldi. Bunların ürünü olarak 2009-2011 yılları arasında “demokratik açılım” ve 2013-2015 yılları arasında “çözüm süreci” dediğimiz dönemler gündeme geldi. Ancak bütün bu diyalog ve müzakere süreçleri, içeride ve dışarıdaki çeşitli siyasal dinamiklere bağlı olarak başarısızlıkla sonuçlandı.

2000’li yıllar: AKP dönemi

2002 genel seçimlerinde iktidar olan AKP’nin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 1991 yılında Refah Partisi (RP) İstanbul İl Başkanı olarak Genel Başkan Necmettin Erbakan’a sunmak üzere, bölgeyi Kürdistan olarak adlandırdığı, sorunun çözümü için zor ve baskı yöntemlerini değil demokratik yöntemleri önerdiği bir Kürt raporu hazırlamıştı. 

PKK lideri Öcalan, 1999 yılında yakalanması sonrasında, ateşkes ve silahlı güçlerini Türkiye’den geri çekme kararı verdi. 2004 yılına kadar çatışmalı ortama son verilmesi, AKP hükümetinin Kürt meselesi konusunda bir şeyler yapmak için elini güçlendirdi. 

Süreci belirleyen bir diğer etken ise Irak’ta Kürtlerin federe bir devlet kurmasıdır. AKP hükümeti, sınırlarında kurulan Kürt Federe Hükümeti ile temas kurdu, özellikle ekonomik alanda ilişkiler geliştirdi. Bu ülkenin yeni gelişmekte olan pazarında pay sahibi oldu. Bu ilişkiler, kendi sınırları içinde yaşayan Kürtlerle de yeni bir hukukun geliştirilmesini gerektirdi. 

Türkiye, 1999 yılında Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsü kazandı, bu statünün gereği olarak etnik ve kültürel çoğulculuk konusunda reformlar yapmaya başladı. Bu mevzuat değişikliklerinin ilki 2001 yılında yapıldı. TBMM, Anayasa’yı değiştirerek, medyada Türkçe dışındaki yerel dillerin kullanımını engelleyen mevzuatı anayasadan çıkardı, radyo ve TV’lerde Kürtçenin kullanılması serbest hale getirildi.

Ancak uygulamada çeşitli engeller devam etti, Kürtçe müzik yapan insanlar ceza aldı.

2003 yılında, çocuklara Kürtçe isim verilmesinin önü açıldı, ancak harflerin Türkçe alfabede olması şartı getirildi. Yasaklı harflerin (w, x, q) alfabeye dahil edileceği, 2014 yılında bizzat Tayyip Erdoğan tarafından açıklandı, ancak o zamandan bugüne bir gelişme yaşanmadı. 

2009 yılında, dönemin içişleri bakanı tarafından “Kürt Açılımı” ismiyle duyurulan, daha sonra “Demokratik Açılım”/ “Milli Birlik Projesi” şeklinde adlandırılan süreç, toplumun geniş kesimleri tarafından olumlu karşılandı. Hükümet tarafından tümüyle Kürtçe yayın yapan TRT-6 (daha sonra TRT- Kurdî) kanalı açıldı. Sonrasında pek çok Kürtçe radyo ve TV kuruldu, ama bunların hemen hepsi 2016’da KHK’larla kapatıldı.

2009 yılında, Kürtçe seçmeli ders olarak üniversitelerde okutulmaya başlandı, aynı yıl üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri açıldı, tutuklu ve hükümlülerin telefonda Kürtçe konuşmaları serbest bırakıldı. 

2010 yılında, seçim çalışmalarında Kürtçe kullanılması bir ölçüde serbest hâle getirildi, tam serbestlik 2014 yılında sağlandı.

2012 yılında, ilk ve ortaokullarda Kürtçe haftada iki saat seçmeli ders olarak okutulmaya başlandı. Ancak çoğu okulda ders verecek öğretmen bulunamadı, hâlen de bu konuda büyük sıkıntılar yaşanıyor.

2013-2015 çözüm süreci

2013 Diyarbakır Newroz’unda PKK lideri Abdullah Öcalan’ın mektubu okundu. Artık yeni bir döneme girilmişti. Bir ay sonra PKK bütün silahlı güçlerini Türkiye topraklarından Kuzey Irak’a çekeceğini resmî olarak duyurdu, Türkiye sınırları içinde bulunan silahlı güçler geri çekilmeye başladı. 

Hükümet, 2013 Nisan’ında akademisyen, sanatçı, gazeteci ve siyasetçilerden oluşan Akil İnsanlar Heyeti’ni oluşturdu. Heyet ülkenin tüm bölgelerini gezip halka çözüm sürecini anlatmaya ve onların görüşlerini dinlemeye başladı.

En önemli gelişmeler 30 Eylül 2013 tarihinde dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan demokrasi paketi ile yaşandı. İlkokullardaki “Öğrenci Andı” kaldırıldı. Kürtçe siyasi propaganda tümüyle serbest hâle getirildi. Yerleşim adlarının Kürtçe’ye dönüştürülmesinin önündeki engeller kaldırıldı, ancak valilik onayına bağlandı. Kürtçe eğitim verecek özel öğretim kurumlarının (ilk, orta, lise) açılmasına izin verildi. Erdoğan bu dönemde “Dağdakilerin indiğini, cezaevlerinin boşaldığını göreceğiz” diyor ve her tür milliyetçiliği ayakları altına almaktan bahsediyordu.

Bütün bu düzenlemeler, anayasal düzlemde yapılmadığı için, Kürt siyasi hareketi tarafından tepkiyle karşılandı. Kürt hareketinin 2000’li yıllarda legal siyasetin de katkısıyla çok geniş bir kitlesel desteğe sahip olması, yapılanların yetersiz bulunmasına yol açtı.

IŞİD’in Kobani’yi kuşatması üzerine, bölgedeki Kürtlere yeterli destek vermeyen hükümete tepki olarak 6 Ekim 2014’te HDP Merkez Yürütme Kurulunun aldığı kararla protesto eylemleri başladı. Bu eylemler ve eylemlerde yaşanan çatışmalar, çözüm sürecindeki en önemli problem oldu. Sokak çatışmalarında çoğunluğu Kürt 46 kişi öldürüldü.

2015 sonrası çatışma dönemi

2013 yılının Mart ayında başlayan çözüm süreci 2015 yılı yazında çatışmasızlığın sona erdirilmesi ile bitti. 

Kürt sorununa eşit yurttaşlık ve yerel yönetimlere özgürlük talebiyle yaklaşan Kürt hareketinin aksine AKP, hem Kürt sorununda muhatap beğenmedi, hem de Kürtlerin taleplerini yasal olarak tanımlamaktan imtina etti. 

2015 yılında HDP’nin parlamentoya yüksek bir oyla girmesi, AKP’nin tek başına iktidar olamaması çelişkileri derinleştirdi. 2015 yılının yaz aylarında iki taraf da çatışmasızlığı sona erdirdiklerini ilan ettiler. O tarihten itibaren ülkede yeniden bir çatışma ortamı baş gösterdi. 

Dolmabahçe mutabakatına rağmen tıkanan çözüm arayışı yerini kent merkezlerine taşınan bir şiddet sürecine bıraktı. Başta Cizre, Silopi, Şırnak, Nusaybin, Hakkâri ve Sur olmak üzere birçok Kürt kentinde şiddetli çatışmalar yaşandı.

2016 Temmuz’undaki darbe girişimi sonrası gündeme gelen olağanüstü hâl uygulaması ile baskı politikaları, Kürtler açısından 90’lı yılları aratmayacak şekle döndü. KHK’larla Kürt kurumları kapatıldı, Kürtçe dil kursları kapatıldı. Belediyelere kayyım atandı, geniş bir gözaltı ve tutuklama furyası başlatıldı. 

Bu baskı siyaseti ara vermeksizin bugün de devam ediyor. Hâlen Kürtlerin kazandığı 8 belediyeye (Hakkâri, Batman, Mardin, Halfeti, Esenyurt, Dersim, Ovacık, Akdeniz) kayyım atanmış durumda. HDP hakkında kapatma davası devam ediyor. Cezaevlerinde binlerce Kürt siyasi nedenlerle tutuklu ve hükümlü.

Geçen yıl tiyatro yasaklarıyla başlayan baskılar, konser ve halay tutuklamalarıyla devam etti. Kürtçe trafik uyarı yazıları silindi. Diyarbakır Kitap Fuarı’nda Kürtçe kitaplara hukuk dışı el koyuldu. Tutuklama ve gözaltılara ise hiç ara verilmedi.

Kürt sorununda kalıcı çözüm arayışı

Sosyalistler için ulusal sorun konusunda temel ilke, ezilen ulusun nasıl istiyorsa öyle yaşayacağı bir politikayı ve bunu temsil eden siyasi hareketin taleplerini desteklemektir. Bu yalnızca bir baskı biçimine son vermeyi değil, aynı zamanda egemen ulusun işçilerini patronların temel siyasi çizgisi olan milliyetçi hegemonyadan koparmayı hedefler. İşçilerin gönüllü bir şekilde birleşik mücadele vermelerinin tek yolu, her tür egemen sınıf fikirlerinden koparak kolektif ve dayanışmacı bir hareket inşa etmeleridir.

Eşit yurttaşlık talebi, bugün Kürt siyasi hareketinin savunduğu Kürt sorununda en önemli taleptir. Kürt halkının kendi kimliğini koruyabildiği, ana dili ve kültürü üzerindeki baskıların son bulduğu, yerel ve merkezi yönetime katılabildiği bir yönetim sistemi, eşit yurttaşlığın temelidir.

Kürtlerin eşit yurttaşlık talebinin anayasal zeminde ele alınması, Kürt halkının ülkenin eşit kurucu unsuru olarak tanınması, sorunun çözümünde büyük bir adımın atılması anlamına gelir. 

Bunun başlangıcı olarak, kayyım uygulamalarına son verilmeli, Kürt halkının iradesine saygı duyulmalıdır. 

Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Selçuk Mızraklı ve diğer binlerce tutsak serbest bırakılmalı, siyasi rehineler özgürlüğüne kavuşmalıdır.

Kürt halkının kendisini ifade edeceği televizyon kanallarının, dergilerin, yayınların; kısacası kültürel faaliyetlerin serbest bırakılması ve daha pek çok adım, kalıcı bir barışın sağlanması için yapılması gerekenler arasında sayılabilir. 

Yeni süreç ve İmralı görüşmeleri bir fırsat olabilir

1 Ekim’de MHP lideri Devlet Bahçeli’nin başlattığı süreç, giderek bir barış ve çözüm sürecine evriliyor. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekilleri Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder, PKK lideri Abdullah Öcalan ile İmralı’da 28 Aralık’ta görüştü. 

Görüşmede yedi madde ile genel çerçeveyi ortaya koyan Abdullah Öcalan, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluk olduğu kadar tüm halklar için de kader belirleyici bir önem ve aciliyet kazanmıştır. Sürecin başarısı için Türkiye’deki tüm siyasi çevrelerin dar ve dönemsel hesaplara takılmadan inisiyatif alması, yapıcı davranması ve pozitif katkı sunması elzemdir. Bu katkıların en önemli zeminlerinden biri de şüphesiz TBMM olacaktır. Sürece ilişkin gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım” dedi.

Şimdi bütün gözler 2025 Newroz’una çevrildi. 2025 Newroz’unda açıklanacak bir ateşkes veya silah bırakma çağrısı belki de Kürt meselesinde siyasetin öne çıkmasına yol açar. 

Kürt sorununun demokratik bir şekilde çözülmesi yüz yıllık bir ihtiyaç

İktidarın demokratik bir çözümü amaçladığına dair inandırıcı işaretler çok fazla görünmüyor. Belediyelere kayyım atamaları ve ifade özgürlüğüyle ilgili yasaklar bunun en açık kanıtı.

Türkiye devletinin Suriye’deki Kürtlere yönelik atacağı adımlar, olumlu veya olumsuz anlamda, bugünkü sürecin gidişatını tayin edecektir.

Buna rağmen toplumsal barış için tüm kesimler üzerlerine düşeni yaparsa, sürecin olumlu anlamda ilerlemesi belki de mümkün olacaktır. 

Şimdiye kadar demokrasi olmadan barış olmaz diyenler özellikle sol, sosyalist kesimlerde çoğunluktaydı. Ancak bu yeni süreçte barış, belki de demokrasinin önünü açan bir işlev görecek.

Kürt meselesinin en büyük mağduru olan Kürt halkının ve siyasi temsilcilerinin barış yolunda atacakları her türlü adımı desteklemek, bütün demokratların sorumluluğudur.

Faruk Sevim

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin Şubat 2025 tarihli ikinci sayısında yayımlanmıştır.)

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…