Kapitalizmin ekonomik, politik ve siyasal krizinin sonucu olarak otoriterleşme eğilimi devam ediyor. Siyasal merkezin çözülmesi bir yandan aşırı sağ odakların yükselişine, diğer yandan işçi sınıfının merkezinde yer aldığı kitlesel mücadelelere yol açmakta. Öte yandan Macron’undan Modi’sine, Orban’ından Erdoğan’ına, Putin’e tüm aşırı sağcı odakların kadınların, LGBTİ+ların, göçmenlerin, hayvanların yaşam haklarına saldırılarına karşı güçlü bir duruş var. Bu durumun, son yıllarda özellikle otoriter yönetimlerin hedefine yerleşen ezilenlerin mücadelesinin “kimlik siyaseti” temelinde sınıf mücadelesinin yerine ikamet edilmesi fikrinin sol siyasette de egemen olmasında zemin hazırladığını görüyoruz.
Sol içinde işçi sınıfı eylemlerini merkezine alan anlayış “uvriyerist” olmakla çokça suçlandı. Devrimci sosyalistler bu konuyu çokça tartıştıklarından bu meseleye girmeyeceğim. Aslında sınıf fikrine saldırı 1970’lerin sonu 1980’lerden itibaren neoliberalizmin önemli bir stratejisiydi. Solun önemlice geniş kesimlerinin bu fikre teslim olması sınıf mücadelesinin de zayıflamasına yol açtı, açmaya devam etmekte.
Sınıf körü politikalar devam ediyor
2011’de Mısır ve Tunus devrimlerinde grevler merkezi diktatörleri göndermede merkezi bir rol oynadı. Hindistan’da 2019’da 150 milyon ve 2020’de 250 milyon işçinin katılımıyla dünya tarihinin en büyük kitlesel grevleri yaşandı. 2023 yılında İngiltere, haziran ayından kasım ayına kadar grevlerle sarsıldı. Türkiye’de baskılara rağmen başta metal işçilerinin kararlı mücadelesi olmak üzere çeşitli dönemlerde işçi sınıfı mücadelesinde ileri atılımların, dalgalanmaların yaşandığı inatçı bir sınıf mücadelesi var.
Bu durumun işçi sınıfı mücadelesine bakışı değiştirmesiyle birlikte, sınıf körü politikalar hâlâ etkili. Dünya nüfusunun yüzde 10’unun yüzde 50’nin toplam gelirine sahip olduğu koşullardan söz ediyoruz. Türkiye’de 8 milyon insan sefalet koşullarında asgari ücretle, yaklaşık 10 milyon insan daha düşük emekli maaşlarıyla geçinmek zorunda. Toplam gelirde sermayenin payı yüzde 60’lardeyken, ücretlerin payı yüzde 25’ler seviyesine çekilmiş durumda. Gelir eşitsizliğinin bu kadar bariz olduğu koşullarda sınıf mücadelesinin görünmez olması şaşırtıcı olmakla birlikte anlaşılır bir şey.
Marks’ın sınıf analizini merkeze alan fikirleri ana akım siyaset tarafından hep inkâr edildi. Neoliberal dönemde bu çabalar zirveye taşındı. Neoliberalizm işçi sınıfının temel örgütlenmelerini parçalayan bir dizi özelleştirme saldırıları gerçekleştirdi. O yıllarda İngiltere’de maden işçileri, ABD’de hava kontrolörleri, Hindistan’da tekstil işçilerinin grevlerinin yenilgileri işçi sınıfının örgütlü gücünü azaltan sembolik grevlerdi. Sonrasında sınıf mücadelesindeki gerileme işçi sınıfının toplumsal ağırlığı konusundaki görüşlerin de etkisizleşmesine yol açtı. Öte yandan teknolojik ilerlemeyle birlikte bazı fabrikaların kapanmaları ve uluslararası düzeyde yeniden yapılanması, “kapitalizm sonrası bir toplumda yaşıyoruz” fikrinin ağırlık kazanmasına yol açtı.
1982 yılında Andre Gorz Elveda İşçi Sınıfı adlı kitabında yeni dönemde geleneksel işçi mücadelelerinin temelinin aşındığını savundu. Bu fikir reformist saflarda çokça alıcı buldu. Özellikle üretim süreçlerinin parçalandığını, fordizm sonrasında işçi sınıfının mücadele yeteneğini kaybettiğini savundular. Bu süreçler aynı zamanda sosyal demokrat partilerin işçi sınıfının burjuva partileri olmaktan çıkıp burjuvazinin işçi partilerine dönüştüğü süreçlerin de başlangıcıdır. İngiltere’deki İşçi Partisi’nden Fransa’daki Sosyalist Parti’ye, Yunanistan’daki PASOK’a kadar reformist partiler yeni liberal konsensüsü benimsediler. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tarihin en güçlü saldırısı esnasında işçi sınıfını terk ettiler.* 1989’da Rusya ve Doğu Bloku ülkelerinin kitlesel işçi mücadeleleriyle yıkılması sol saflarda sınıf fikrinden uzaklaşmanın nesnel bir zeminini oluşturdu. Sonrasında da devam eden neoliberal kâbus altında çeşitli kesimlerden sol yazarlar, merkezinde işçi sınıfı analizi bulunmayan yeni toplum önerileri ürettiler, üretmeye devam etmekteler.
İşçi sınıfı kimlikler arasında bir kimlik değil
Marksizmin sınıf analizini öne alan tezleri “sınıf indirgemecilikle”, “özcülükle” suçlanmakta. Bu eleştiriler yanlış. Aksine, kapitalist toplumun işleyişini anlamamıza yardımcı olan sınıf analizi, var olan ezilme biçimlerini anlamamıza ve mücadele etmemize de yol açmakta. Ayrıca marksistler için sınıf, diğerleri arasında bir kimlik değildir. Tüketim mallarının muazzam genişlemesi, sınıfa tüketiciler bağlamında yaklaşılması sınıf ayrımlarının gizlenmesine yol açan bir etkiye sahip. Farklı yaşamlara sahip insanların aynı marka spor ayakkabıları giymesi, cep telefonları kullanması, çalışma yaşamında işçilerin konumlarının aşındığına ilişkin fikirlerin kanıtı olarak bolca sunulmakta. Oysa işçi sınıfı kavramı, işçilerin üretim araçları karşısındaki nesnel bir durumunu ifade etmektedir.
Marks ve Engels, Komünist Manifesto’da meta üretiminin toplumu benzeri görülmemiş bir biçimde şekillendirdiğinden söz etmişlerdi: “Çağımız, burjuvazinin çağı, yine de şu belirgin özelliğe sahiptir: sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiştir. Toplum bir bütün olarak, giderek iki büyük düşman kampa, doğrudan birbirleriyle karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa bölünmektedir.” Manifesto’nun aynı bölümünde, “Feodal toplumun yıkıntılarından doğan modern burjuva toplumu sınıf karşıtlıklarını ortadan kaldırmamıştır. Sadece yeni sınıflar, yeni baskı koşulları, eskilerinin yerine yeni mücadele biçimleri kurmuştur,”** denilmektedir.
Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi işçi sınıfının başkasını sömürme yeteneği olmadığı gibi herhangi bir grubun ezilmesiyle ilgisi yoktur. Aksine Marks ve Engels hayatları boyunca işçi sınıfının kendisini özgürleştirebilmesi için siyasal alanların tamamını özgürleştirmesi gerektiğini anlattılar.
Politik ve ekonomik alanların birliği
Marks, Kapital’in birinci cildinin ön sözünde “Perseus, peşlerinden gittiği devler kendisini görmesinler diye sisten yapılma bir takke kullanırmış, bizse devin varlığını inkâr edebilmek için, sisten takkeyi kendi gözlerimizin ve kulaklarımızın altına kadar indiriyoruz,” demişti. Kapitalizmin içinde bulunduğu çoklu krizlerden işçi sınıfının lehine çıkmak için bu devlerle yüzleşmemiz gerekir. Kapitalist toplumda sermayenin kaynağı, işçilerin karşılığı ödenmemiş iş gücüdür. Marks, 1844 El Yazmaları’nda işçi sınıfı ve kapitalistlerin birbirlerinden kopmaz bağlarla ilişkili olduklarını, bu ilişki sonucunda sermayenin zenginleşmesine yol açan üretim sürecinin işçi sınıfının fakirleşmesine yol açtığını anlatır.
“Politik iktisat emeği soyut bir şey olarak düşünür; ‘emek bir metadır’. Fiyat yükselirse, metanın isteklisi çok demektir; fiyat düşükse, meta çok olmalıdır, ‘emeğin bir meta olarak fiyatı gittikçe düşmelidir’. Bunu kaçınılmaz yapan şeylerden biri kapitalistle işçi arasındaki, öbürü de işçiyle işçi arasındaki rekabettir. ‘Çalışan nüfus, emek satıcısı, ürünün en azını kabullenme durumuna zorunlukla indirgenir.”***
Sonuç olarak ücretlerin aşağıya çekilmesini sağlayacak işsizler ordusu, yedek işçiler ordusu olarak bulundurulurken, çalışanlar arasındaki farklılıklar sermaye tarafından işçi sınıfının asgari geçim ve çalışma koşullarını kabul etmesini sağlamak için birbirlerine karşı kullanılır. Kapitalizm, tarihteki tüm sistemlerden çok daha fazla ekonomik ilişkiler tarafından şekillendirilen bir sistem. İşçi sınıfını bölen tüm bu milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi ve homofobik fikirlerin arka planında işçi sınıfının tamamının sömürüsü yatar. O nedenle işçi sınıfı baskının her biçimine karşı mücadele etmeden kazanamaz. Politik alanların ekonomik alanlardan ayrılması, kapitalizmin varlığını sürdürme stratejisidir. O nedenle sosyalistler işçi sınıfının ekonomik mücadelesini küçümsemezler. Marks ve Engels’in Manifesto’da söylediği gibi “işçi sınıfının tüm eylemleri siyasaldır.” Her bir mücadele, hareketin siyasallaşması ve birleşmesi için fırsat yaratır.
Marksizm ve ezilenler
Nitekim politik birer devrimci olan Marks ve Engels siyasal alanlarda cereyan eden olaylarla yakından ilgiliydiler. Marks, İrlanda karşıtı ırkçılığı, İngilizlerin İrlandalı işçileri acımasızca sömürmesinin bir parçası olarak tanımlamıştı. Kapital’in birinci cildinde Amerikan İç Savaşı’yla ilgili yazısında, iç savaşın İngiliz işçi sınıfı üzerindeki aydınlatıcı etkisine dikkat çekti. Kuzey’in Güney’den gelen pamuk girişini engellemesi, işçi sınıfının ücretlerinin ve çalışma koşullarının kötüleşmesine yol açtı. Yine de İngiltere’de işçi sınıfı Güneyli kardeşlerinin yanında yer aldı. Bu durum Marks ve Engels açısından gurur vericiydi. Marks köle sahibi kapitalizmi plantasyon ekonomisinde kök salmış ikinci bir sömürgeciliğin ürünü olarak algılamış ve bu sömürgeciliğin kapitalizmin gelişimindeki etkilerini görmüştü.****
Marks ve Engels, kadınların ezilmesinin kökenlerini daha geniş tarihsel gelişmelerle değişen aile ilişkilerine dayandırdılar. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabında özel mülkiyetin gelişiminin ve mülkiyetin miras yoluyla geçmesinin, erkeklerin kadınların bedenlerini kontrol etmeye çalıştıkları ataerkil aile yapısına yol açtığını anlattı. Marks da kadınların özgürlüğü ve eşitliğini toplumsal ilerlemenin bir göstergesi olarak gördü. Örneğin, 1844 El Yazmaları’nda kadınların iş gücünün bir parçası olmaya başlamasıyla birlikte toplumsal statülerindeki değişime işaret etti.
Kadınların iş yaşamında yer alması, erkeğin kadınlar üzerindeki kontrolünü azaltan bir etkiye yol açtı. Bugün erkeklerin bırakın bir ailenin geçimini sağlamayı, tek başına kendinin bile geçimini sağlayamadığı yeni liberal koşulların erkeklerin aile içindeki hegemonik ilişkisini sarstığı ortada. Teknolojik gelişmeler, kürtaj ve tüp bebek gibi süreçler kadınların bedenleri üzerinde kontrollerini güçlendiren bir sürece yol açtı. Buna eşlik eden kadınların, LGBTİ+ bireylerin kitlesel mücadeleleri ataerkil çekirdek aile yapısını ortadan kaldırmasa da aile kurumu etkili darbeler almakta.
Lenin de Marks ve Engels gibi yaşamı boyunca ezilenlerin mücadelesinden taviz vermedi. Antisemitizme karşı tavizsiz mücadele etti. Lenin devrimci partinin “halkın kürsüsü” olması gerektiğini, tüm ezilenleri kendi safında birleştirmesi gerektiğini savunuyordu. Nitekim Bolşevik Partisi’nin işçi sınıfını iktidara taşımasının ardındaki temel motivasyon da ezilenlerin özgürlüğünü tavizsiz savunmasıdır.
Kimlik mücadelesinin sınırları
Son yıllarda ezilen grupların cüretkâr bir biçimde sisteme meydan okumalarına şahit oluyoruz. 2020’de George Floyd’un polis tarafından öldürülmesi sonrasında hareketin beyaz kesimleri de kapsaması, 26 milyon insanın sokağa çıktığı devasa gösterilere yol açtı. 2018’de İspanya’da gerçekleşen kadın grevi on sendikanın desteğiyle 6 milyon işçinin katıldığı kitlesel bir greve yol açtı. 2024’te Hindistan’da bir kadın sağlık çalışanına yönelik cinsel saldırı sonrasında işçi sınıfının tüm kesimlerinin katıldığı yaygın grevler ve on binlerce insanın katıldığı gösteriler yaşandı. Bu örnekler ezilenlerin mücadelesinin sisteme karşı patlayıcı etkisini göstermekte. Ancak ezilenlerin mücadelesinin kazanması için daha geniş bir toplumsal kesimi kapsayan işçi sınıfının mücadelesine ihtiyacı var.
Reform değil devrim
Baskının ve ezilmenin son bulması için kapitalist sistemin kökten değişmesi gerekli. Ezilenlerin hareketi tek başına bunu gerçekleştiremez. Sistemi değiştiremeyenler sistem ile uzlaşır. Nitekim 1960’ların sonunda siyahlar, kadınlar ve LGBTİ+lar ayrımcılığın kaldırılması konusundaki mücadelelerinde çeşitli kazanımlar elde ettiler. Sonrasında bu grupların bir kesiminde; profesyoneller, yöneticiler ve iş insanları için yer açıldı. Siyahlar başkan adaylığından başkanlığa kadar tüm siyasal alanda görünür hâle geldi. Kazanımları önemsemekle birlikte ezilenlerin bir kısmının elitlerin statüsüne yükselmesinin, ezilenlerin yaşamında bir değişime yol açmadığını görmek gerekir.
Marks ve Engels’in “Belirli bir çağda devrimci fikirlerin varlığı, devrimci bir sınıfın varlığını öngörür,”***** sözüyle kastettikleri, kapitalist toplumda radikal fikirlerin kaynağının sınıf mücadelesi olduğuydu.
Kapitalist toplumun yıkılması işçi sınıfının kitlesel grevlerden oluşan eylemleriyle mümkün olabilir. İşçi hareketinin “birleşirsek kazanabiliriz”, “bölünürsek yeniliriz” sloganları, sınıfın üretim araçları karşısındaki nesnel durumundan kaynaklanan hareketinin kolektif yapısını ortaya çıkarır.
Grevlerin üretimi felç edip burjuva mülkiyetine son verilmesine yol açtığı süreçler, aynı zamanda işçilerin kapitalist devlet yapılanmasının yerine geçecek öz örgütlenmelerini yarattığı süreçlerdir. Marks işçi iktidarından “muazzam kalabalıkların, muazzam kalabalıklar adına yönetmesi” diye bahsederken, toplumun tüm ezilen kesimlerini kapsayan milyonların iktidarını kasteder. Devrimleri ezilenlerin şölenine çeviren de budur. Ezilmeye ve baskılara son vermek istiyorsak bu muazzam hareketin parçası olmak gerekir.
Çağla Oflas
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 2. sayısında yayımlanmıştır.)
* Çağla Oflas, https://www.enternasyonalsosyalizm.org/kapitalizmin-krizi-ve-reformizmin-orgutsel-sorunlari.html
** Marks ve Engels, Komünist Manifesto, Yazılama Yayın Evi, S.9.
*** Marks, 1844 El Yazmaları, S.30, Birikim Yayınları
***** Marks ve Engels Alman İdeolojisi, Eriş Yayınları, S.51