epa05629064 Thousands of demonstrators gather outside the Federal Building to protest the election of Donald Trump as the 45th president of the United States, in Los Angeles, California, USA, 12 November 2016. EPA/MIKE NELSON NYTCREDIT: Mike Nelson/European Pressphoto Agency

Amerika’ya faşizm mi geldi?

Bu yazının yayınlandığı sırada Trump yemin törenini tamamlamış ve resmi olarak ikinci kez ABD başkanlık koltuğuna oturmuş olacak. Belki 2016 seçim kampanyasını bile gölgede bırakacak kadar azgın ırkçı söylemi, hatta kimi zaman “ulusun kanını korumak” gibi Nazi imgelemine seslenen sözler kullanması, tarihte görülmüş en büyük sınır dışı etme operasyonunu vadetmesi, tüm bu işleri halletmesi için bakanlıklara getirilen şahin isimler ve daha pek çok şey, ezilenleri çetin bir dört yılın beklediğini gösteriyor. Hatta eğer seçimlerden hemen önce Trump’ın faşist olduğunu açıklayan mağlup eski başkan adayı Harris haklıysa, ABD devleti bir faşist ve ekipleri tarafından ele geçirilmiş durumda. 

Trump’ın faşist olduğu görüşü de, AKP dahil pek çok otoriter ve baskıcı hükümete bol keseden faşist denilmesi de yeni şeyler değil elbette. Bununla tartışırken, herkesin önceden kabul etmesi gereken madde madde kitabi faşizm tanımları yapmak da, faşizmin tarihteki yükseliş örneklerinin birebir tekerrür edeceği gibi bir varsayımı temel almak da şüphesiz yanlış olduğu kadar etkisiz yollar. Hatta bu tür yaklaşımlarla dalga geçmek için söylenmiş çok güzel bir söz var: “Yalnızca İtalya’nın Fascia bölgesinden geliyorsa faşizmdir, aksi takdirde köpüklü otoriteryanizm demek lazım!”*

Ancak yine de faşizmin sevimsiz kokusunun sık sık duyulduğu bir çağda yaşıyor olmamız, neye faşist diyeceğimize dair özenli bir yaklaşımı önemli kılıyor; gerçek faşist unsurlar ile diğerlerini ayrıştırmak bir gereklilik olmayı sürdürüyor.  

Bu kavram karmaşasının merkezinde, büyük ölçüde faşist sıfatının söylem üzerinden tarif ediliyor oluşunun yattığını düşünüyorum. Yani Trump’ın ırkçı, cinsiyetçi, LGBTQ+ düşmanı retoriğini, liberal siyasi nezaketle yumuşatma gereği görmeden ortalığa saçıyor oluşu, pek çoklarının bir eşiğin aşıldığını ve faşizme geçildiğini düşünmesine yol açan sebeplerin başında geliyor. Kalabalık mitinglerde kitlelerin bu sansürsüz nefret söylemini coşkuyla karşılamasının yarattığı endişe ve tiksinti ise bu kanıyı güçlendiriyor. 

Bu sahte radikalizmin gerçek faşistlerin de müthiş hoşuna gittiğini veya tüm bu nefret söylemini ana akıma taşıması bakımından faşist hareketlerin örgütlenmesine kıymetli imkânlar sağladığını inkâr etmek abes olur. Fakat özellikle işçi sınıfının önemli kesimlerinin -üstelik siyah ve Latin Amerikalıların artan katılımıyla- tümüyle bu ideolojik bombardımanın yarattığı akıl tutulmasıyla hareket ettiğini söylemek, Demokrat Parti’nin görmezden geldiği, Trump’ın ise yalanlarla açıklasa da gündemine aldığı gerçek ekonomik sorunları ıskalamak olur. Ayrıca faşizmin özel bir kategori olması, özel koşullarda başvurulan özel bir işlevi olmasından kaynaklanıyor; yalnızca fikirler ve söylemin aşırılığı bir siyaseti faşist yapsaydı böylesi özel bir kategoriye zaten ihtiyacımız olmayacağı görüşündeyim. Bununla birlikte konuyu faşist veya na-faşist gibi bir ikiliğe sıkıştıran bu ısrar, kapitalizmin çoklu krizinin, neden yeni otoriter siyasetler ürettiğine dair daha işe yarar bir çerçeve çizmenin önünde bir engel teşkil ediyor.

Trump yönetiminin faşist olmadığını söyleyebilmemizi sağlayan nedenlerin başında, yukarıda söz edilen bu özel işlevin yokluğu yatıyor: devletin geleneksel baskı ve şiddet aygıtının çözemeyeceği konulara çözüm sunduğu için faşizmi, türlü veçheleriyle kapitalist devletlerin zorbalığından ayırt etme gereği duyuyoruz. Devletin kendi şiddet mekanizmalarıyla çözemediği sorunlarla kastedilen şey ise elbette devrimci durumlar, yani sistemin kendini ölüm kalım savaşı içinde gördüğü bir koşul. Faşist olduklarında anlaştığımız, İtalyan Faşizmi, Alman Nasyonal Sosyalizmi veya İspanyol Falanjistleri gibi hareketlerin tümünü iktidara taşıyan koşullar, işçi sınıfının örgütlü ve militan olduğu, kitlesel komünist partilerin damgasını vurduğu ve devrimci ayaklanmaların patlak vermesinin an meselesi olarak görüldüğü dönemlerin koşullarıydı. Devlet, hem ne olursa olsun kendisinin de az çok uymak zorunda olduğu bir hukuki çerçevesi olduğu için, hem de polis böyle hareketlerle baş etmekte yetersiz kaldığı için faşistlerin vereceği hizmetler değerli hâle gelir. Çünkü örgütlenme tarzı bu hareketlere benzeyen faşist kuvvetler, saldırılarında polisin asla olamayacağı kadar etkili olabilirler. Bu yüzden hem ideolojik hem de militer bakımdan disiplinli milis güçlerinin bir partinin veya hareketin çekirdeğini oluşturması, bu oluşumun faşist karakterini belirleyen ayırt edici bir nitelik olarak görülmeli. 

Bunun önem taşımasının bir diğer sebebi de faşizmin, sermayenin ancak başka hiçbir seçenek kalmadığında kabul edebileceği, yıkıcı ve devrimci niteliği dolayısıyla son derece kestirilemez ve yalnız ezilenler için değil, egemenler için de tehlikeli bir karakteri olması. Trump ise değişim isteyen kitleleri etkilemek için zaman zaman “ikinci Amerikan devrimi” gibi sözler etse de gerçekte böyle bir yıkıp yeniden inşa harekâtını hedefleyen sistemin dışından gelme bir diktatör olarak değil; büyük sermaye, orta sınıflar ve küçük şehirlerdeki işçi sınıfının önemli bir kesimini milliyetçi, muhafazakâr ve kalkınmacı bir söylem etrafında bir araya getiren ve istikrar vadeden milyarder bir politikacı olarak görülmeli. Bu kesimlerden hangisine istikrar getirmek için gerçekten çabalayacağını ise sanırım söylemeye gerek yok.

Bu noktada hatırlamanın faydalı olacağı bir diğer olgu ise Trump’ın daha önce başkanlık yapmış olduğu ve karnesinin belli olduğu. Trump’ın dört yıllık iktidarı boyunca Yüce Mahkeme’ye (Supreme Court) kürtaj karşıtı bir üye atamak ve milyarderlere vergi indirimi sağlamak gibi esasen bir Cumhuriyetçi hükümetten bekleyeceğimiz türden icraatları olması, Amerikan devletinin tüm demokratik kurumlarını yıkıp baştan dizayn etmek gibi, faşist bir yönetimin bulunacağı türden herhangi bir girişimi olmayışı faşist olduğu iddiasını oldukça zayıflatan bir gerçek. Üstelik ilk dönemki başkanlığının hakiki faşist grupların açık desteğiyle ve Steve Bannon gibi faşizmle çok daha bariz flört halindeki ideologların danışmanlığında başladığını da vurgulamak gerekiyor. 

Öte yandan “Trumpizm”i eski Cumhuriyetçi Parti’yi tamamen yok eden bir istila olarak değil, 90’lı yıllarda Tony Blair liderliğinde İngiltere İşçi Partisi’nin geçirdiği dönüşüme (ideolojik değil, şekilsel olarak) benzer bir durum olarak görmenin daha yerinde olacağı görüşündeyim. Zira Cumhuriyetçi Parti’nin eski usul bir sağcı burjuva partisi olarak varlığının tamamen ortadan kalktığı tespiti de Trump’ın faşist bir akımı temsil ettiği düşüncesini desteklemek için ortaya atılan iddialardan birisi.

6 Ocak 2021 Kongre Binası baskını Trump’ın faşist olduğunun en sarsılmaz kanıtı olarak sıkça kullanılageldi. Burada faşizmin ruhunun olduğunu görmezden gelmek ne kadar tehlikeli olacaksa da, tüm bunlarla bir hareketi komuta eden faşist bir lider gibi değil, fırsatçı bir politikacı gibi ilişkilendiğini ve baskından kısa süre sonra göstericilerle arasına mesafe koymak zorunda kaldığını gözden kaçırmak da yanıltıcı bir resim çizmemize yol açar. Buna, baskını karakterize eden eylemlerin disiplinli ve zinde milis güçlerinin saldırıları değil, çok büyük oranda lümpen bireysel vandalizm olduğunu eklemek yerinde olur; faşizmin kendisinin değil ruhunun olduğunu ifade etmem de bu yüzden. Hatta tüm bu olayı Bush ve Gore arasındaki 2001 seçimlerinin sonucunu değiştirmeyi başaran eylemlerin çok daha beceriksizce ve sorumsuzca yönetilmiş bir versiyonu olarak gören yorumcular bile var.

Tüm bunlar elbette Trump’ın teşkil ettiği tehlikeleri azımsamaya değil bu tehlikeleri dikkatli tarif etmeye bir davet niteliği taşıyor. Örneğin Trumpçı anti-liberalizmin, Amerika’nın yükselen Çin’in gölgesinde yaşadığı hegemonya krizine önerdiği çözümün niteliğini incelemek, faşizm benzetmesinden çok daha ufuk açıcı görünüyor bana. Trump yönetimi, ABD’nin tüm askeri ve ekonomik gücünün Batı’nın Çin pazarlarına bağımlılığını tümüyle sonlandırma misyonuna yöneltilmesini hedefliyor. Bu da en açık ifadesini Çin’de üretilen mallara getirilmesi planlanan, bu malların Amerikan pazarındaki rekabet gücünü yerle bir edecek denli abartılı gümrük vergilerinde buluyor. Elbette bu acı ilacın başta Trump’ın kabinesine giren Elon Musk olmak üzere Çin olmadan iş yapamayacak olan Amerikan büyük sermayesinin geniş kesimleri tarafından nasıl karşılanacağını zaman gösterecek. Öte yandan kırılmaları incelerken bile sürekliliği tümüyle gözden kaçırmamak lazım: Biden da Trump’ın devralacağı CHIPS yasasını imzalarken farklı tavırda ancak benzer güdümde bir iş yapmıştı.**

Tüm bunlar neden önemli?

Bu tartışma elbette kelimeleri doğru kullanmaya yönelik ansiklopedik bir tedbirden kaynaklanmıyor. Bu ayrımın önemli olmasının birinci sebebi, Trump’ın yeniden seçilmesinin faşizmin gelişi olarak ilan edilmesinin antifaşist bir cephenin değil, esas olarak ehvenişer siyasetinin tutumu olması. 

Bir kere bu meseleyi gündemde daha yukarılara taşıyan, seçimlere birkaç hafta kala çaresiz bir hamleyle bir ağızdan Trump’ın faşist olduğunu açıklayan Demokrat Parti liderliğiydi sonuçta. Bundan da anlaşılacağı üzere bu tarif daha çetin bir mücadeleye çağrı yapmak için değil, diğer ayrımları bir kenara bırakıp karşısındaki en güçlü adaya oy vermenin gerekliliğini salık vermek için kullanılıyor. Oysa Trump’ın iki seçim zaferi de Trump kampanyasının başarısından çok merkez siyasetin kendi solundaki tüm unsurları soğurmasının ve Trump’ın göçmenlerin suçu olarak resmettiği gerçek ekonomik sorunları görmezden gelmesinin bir sonucu olarak görülmeli. Buradan da, bu döngüden çıkmak için, ehvenişer siyasetinin tam aksine, geniş emekçi kitlelerini Trump gibi demagogların etki alanından koparacak, kapitalizmin krizine radikal çözümler öneren ve gücünü kitlelerden alan sol alternatiflere ihtiyacımız olduğu sonucu çıkıyor. 

İkincisi, kelimeler her şeye rağmen tümüyle önemsiz değil; gerçek bir faşist tehdit var ve bunu ayırt edebilmek için faşizm kavramının ağırlığını korumasına ihtiyacımız var. Bu şekilde alelade kullanılması ise gerçek faşist tehdide işaret edenleri yalancı çoban konumuna dönüştürme tehlikesini barındırıyor. 2017’de Charlottesville’de sahneye çıkan faşist hareketlerin ilk Trump döneminin sona ermesiyle birlikte yok olduklarını düşünmek için hiçbir sebep yok. Trump’ın iş dünyasına güven veren bir lider olma ihtiyacının sonucunda ikinci seçim kampanyasında bu hareketlerin bir görünürlüğü olmamış olsa da dört yıllık yeni bir Trump yönetimi bu hareketlerin canlanmasına yarayabilir ve yeni bir isyan dalgası başladığında güçlerini sahada test etmek isteyebilirler. 

Ancak faşizmin dünyanın en güçlü devletini ele geçirdiğini söylemek, işçi sınıfının tüm öz savunma gereçlerinin yok edildiği, canını kurtarmak dışında her düşüncenin yersiz olduğu gibi bir sonuç doğuruyor, oysa bu doğru değil. Dolayısıyla hedefimiz, Trump’ın faşist devletine karşı silahlı birleşik cephe değil, göçmenlere yönelik zorbalık karın doyurmadığında, Trump’a oy veren işçilerle vermeyen işçileri Trump’ın ikiyüzlülüğüne karşı yan yana getirecek iş yeri mücadeleleri olmalı. Kısacası burada Trump’ın faşist olmadığını söylerken işaret edilmek istenen, her şeyin yolunda olduğu değil, Trump’a karşı mücadelenin araçlarının hâlâ orada olduğu. COVID krizi ve BLM hareketi Trump’ı gönderebildi. Kitleler Trump’ı ve ideolojisini bir kere daha ait olduğu yere gönderirken bu sarmaldan çıkışa ışık tutacak yeni bir siyaseti yaratma potansiyeline sahip.

Deniz Güngören

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin ikinci sayısında yayımlanmıştır.)


*Daha önce duymamış olanlar için: Fransa’nın Champagne bölgesindeki şampanya üreticilerinin uzun zaman önce yasalaştırdıkları üzere, bu bölgede üretilmemiş olan içkilere şampanya denilmesi yasa dışıdır; pek çok bölgesel ürünün itibarı bu tür yasalarla korunur.

**https://www.iso.org.tr/iso-cin-masasi/abd-baskani-joe-biden-cip-yasasini-imzaladi.html


Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Neden Enternasyonal Dayanışma?

İktidarın kanatları arasında mafyatik çeteler üzerinden başlayan güç savaşları (Sinan Ateş cinayeti, Ayhan Bora Kaplan operasyonu, emniyet-adliye içi…

Trump-Netanyahu çetesi yenilmeli

ABD ile İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı savaş bekledikleri gibi gitmiyor. Bunu söyleyenler yalnızca emperyalizmin yenilgisini temenni…