karşınızda trump’a söven biri olduğunda, önce şu soruyu sorun: gerçekten trump’a mı tepki gösteriyor, yoksa arka plandaki daha derin, daha köklü bir düzene mi? çünkü çoğu zaman trump’a sövenler, aslında uzun yıllar boyunca suyun ötesinden ithal edilen ve dünyayı tek bir ekonomik modele bağlayan neoliberalizme karşı duydukları hayal kırıklığını ifade ederler. mesele, tek başına bir kişi değil, bütün bir sistemin kırılmaya başlamasıdır. işte bu yazı, “özgürlük ülkesi” imgesinin nasıl inşa edildiğini ve neden bugün çatladığını tarihsel bir çizgiyle anlatmayı belki amaçlıyor olabilir.
bretton woods’ta döşenen zemin (1944)
ikinci dünya savaşı bitmeden toplanan bretton woods konferansı, dolar-altın bağını kurdu; diğer para birimleri dolara, dolar ise altına bağlandı. böylece abd, finans şovenizminin küresel egemenliğini inşa edecek zemini hazırladı. imf ve dünya bankasını yarattı. böylece “serbest dünya ticareti”nin dili, aslında dolar üstünlüğünün diplomatik kılıfı oldu. özgürlük söylemi, daha en başta parasal hegemonyayla iç içe geçti.
marshall planı: yardım paketi mi, ideolojik ihracat mı? (1947–52)
marshall yardımı batı avrupa’yı ayağa kaldırdı, ama şartlıydı: krediler dolar cinsinden alınacak, ithalat kotaları gevşetilecek, yerel piyasa amerikan sermayesine açılacaktı. yardım paketinin görünmeyen bölümleri — serbest piyasa ahlakı, tüketim kültürü, anti-komünist blok — kıtanın siyasi ve ekonomik çehresini yeniden çizdi. özgürlük vitrini parıldarken, avrupa ekonomisi dolara bağlandı.
soğuk savaş refahı ve keynesçilik (1950–70)
abd içerde tam istihdam politikalarıyla refah devleti yaşadı; aynı anda iran, guatemala, şili gibi ülkelerde darbelerle çevre coğrafyaları hizaya soktu. vitrin “american dream”di, fakat arka odada ucuz hammadde ve bağımlı pazar akışı vardı. özgürlük, kapitalin kesintisiz dolaşımı için parlatılan markaydı; kapitalist üretim ilişkilerinin ve mülkiyet düzeninin bir parçası olarak sunuldu.
petrol şokları ve monetarist restorasyon (1973–89)
1970’lerde petrol şoklarıyla bu keynesçi dönem sarsıldı. ekonomik krizler yaygınlaşınca, monetarist politika öne çıktı. 1979’da abd merkez bankası başkanı paul volcker, faizleri %20’ye kadar yükseltti. bu, küresel güney ülkelerinin borç batağına düşmesi anlamına geliyordu. reagan-thatcher dönemiyle başlayan neoliberal politika, devleti küçültüp piyasayı büyütmeyi hedefleyerek dünyayı serbest piyasaya ve finans sermayesine teslim etti. para arzını kıs, sendikaları zayıflat, finansı serbest bırak: monetarizmin kutsal üçlüsü buydu.
hipergloballeşme ve çin’in tedarik zinciri (1990–2008)
1990’larda hipergloballeşme başladı. dünya ticaret örgütü (wto) 1995 yılında kuruldu ve çin 2001’de bu örgüte dahil oldu. ucuz çin iş gücüyle birleşen batı sermayesi, dünyayı dev bir fabrikaya dönüştürdü. özgürlük kavramı, artık tüketim özgürlüğü olarak pazarlandı; küresel ekonomi “dünya vatandaşı tüketici” figürünü yarattı. özgürlük, alışveriş sepetine sığdırılmış bir slogana indirgendi. bu sistem, 2008 krizine kadar derinleşerek devam etti.
2008 krizi ve vitrin çatlağı
2008’de mortgage balonu patlayınca finans sistemi çöktü. devletler bankaları kurtardı ama milyonlarca insan evini, işini kaybetti. kriz sonrası işçi sınıfının reel ücretleri 1970’lerin bile altına düştü. neoliberal özgürlük vitrini böylece ilk büyük çatlağını verdi.
trump dönemi: sözde solidarizm, gerçekte tariff milliyetçiliği
2016’da trump rust belt öfkesini topladı. “make america great again” diyerek işçi sınıfının öfkesini oy toplama aracına dönüştürdü. çin’e ve avrupa’ya uyguladığı tariff’lerle sözde amerikan işçisini korurken aslında finans sermayesinin çıkarlarını yeniden düzenliyordu. sözde solidarizm, yani ulusal birlik çağrısı, gerçekte sermayenin merkezde yeniden toparlanmasından başka bir şey değildi.
özgürlük kimin için üretilir?
özgürlük, hiçbir dönemde tarafsız bir hak olmadı; hep mülkiyetin teminatı altında tanımlandı. ifade ve oy hakkı, mülkiyet düzenine dokunmadıkça serbest bırakıldı. bu yüzden “özgürlük” kavramı, kendini sahiplik ilişkilerinden üretir: tehdit yoksa özgürsündür; mülkiyete tehdit olduğunda ise bu özgürlükler “ulusal güvenlik” veya “piyasa istikrarı” gerekçeleriyle sınırlandırıldı.
marshall mirası bugün nereye savruldu?
bugün amerika’daki akademisyenler dahi başka yerlere göç etmek zorunda kalıyor. kıta avrupası, abd’den tasfiye edilen akademisyenlere yeni ilanlar açıyor. ama bu, özgürlüğün adres değiştirmesinden öte bir şey değil; eğer model değişmezse, özgürlük vitrini başka bir yerde tekrar kurulacak ve yine mülkiyet düzenini koruyacaktır.
sonuç: lanet olsun teminatlı özgürlüğe
mesele çin değil, amerika değil; mesele özgürlüğü oy sandığına koyup sandığı da sermayenin sınırlarına zincirleyen düzendir. mülkiyetin bekçiliğine indirgenmiş özgürlük, hakikî özgürlük değildir. gerçek özgürlük, ancak mülkiyeti dokunulmaz kılan finans şovenizmi kırıldığında, yani “teminatlı özgürlük” lağvedildiğinde başlayabilir. o zamana dek tariff’ler, popülist sloganlar, vitrin süsünden ibaret kalacaktır.
lanet olsun mülkiyetin teminatı altında yürüyen özgürlüğe.
aliya salih
(medium.com)