“Dünyaya aynı yerden bakmasak da aynı dünyaya bakıyoruz.”
Yüz yüze gelmeden tanış olunur mu bilemiyorum ama Sırrı Süreyya Önder için tanış olmadan tanıdığım bir dost diyordum kendime. Daha önce merhum Akif Emre ve Ahmet Kaya için de kurmuştum bu cümleyi… Ve ilginçtir, Sırrı Süreyya Önder’in ölüm haberini duyar duymaz Ahmet Kaya düştü yüreğime; “Yorgun Demokrat”ın “Sürgün Acısı” şarkıları sanki ondan önce onun için yazılmıştı.
Bu belki onların samimiyeti, sahiciliği ve doğallığından, belki benim onlara bakışımdan, belki kendime “uzak” bir dost arayışımdan kaynaklanıyordu. Sebebi ne olursa olsun onları hep kendime yakın hissediyordum.
Sırrı abeyi ilk Beynelmilel filminden tanımıştım. Yıl 2008 veya 2009…
Sonra yazıları, Meksika Sınırı’ndaki ve Kafa Dengi’ndeki hoş sohbeti, diğer filmleri takip etti ve tanış olduk, dost olduk kendisinin haberi olmasa da…
Beni kendisine dost kılan şey belki de yukarıda paylaştığım, senaryosunu yazdığı O… Çocukları filmindeki replikti. “Aynı yerden bakmasak ta aynı dünyaya bakıyorduk” ve Sırrı Süreyya Önder için de benim için de boş bir seyir bakışı değil, anlamaya, anlamlandırmaya, kavramaya, varsa yanlışları bulmaya ve bunları düzeltmeye niyetli bir bakıştı.
Güzel şiir okuması, güzel söz söylemesi ve hatta güzel şeyler yazmaktan öte “güzel işler” yapmak daha kıymetliydi onun için. Toplumun dertlerinden uzak kalmak, kolay yoldan kendine şöhret, makam ve para sağlamak onun beceremediği işlerdi; bu yüzden genç yaşında hapishanelerle tanışmış, kendisi gibi olmayanların dertleriyle dertlenmiş, inandığı değerler adına sadece söz söylemek yerine eylemin göbeğinde yer almıştı. Kendi deyimiyle “tepeden inmeci, aydınlanmacı bir bakış yerine birlikte yapan” bir dayanışma kültürünü hedefliyordu. Herkes için (özellikle de kendisi gibi olmayanlar için) adalet talebinin kıymetini anlatmakla kalmıyor, bu talep için bizzat her mekân ve ortamı kullanmaya çalışıyordu. Kimi zaman Gezi parkında, kimi zaman mecliste, kimi zaman Cumartesi Anneleri’yle, kimi zaman KHK mağdurları ile…
Yakup Kıyanç’ın deyimiyle “Sağcısı, solcusu, Kürdü, Türkü, Lazı, Alevisi, Gürcüsü… Hepimizin kimliğine bürünmüş, hepimizin ana babasının acısını hissetmiş o acıyı dile getirmiş bir insan evladı” idi.
Onu Sırrı bey veya Sayın Önder yerine toplumun farklı kesimlerinden, farklı inanç ve düşüncelerinden insanların gözünde Sırrı Abe yapan şey de buydu sanırım.
Siyasetçi, yazar ve sinemacı kimliği bir yana biz onu bir “gönül adamı” olarak sevdik. Dilinden düşürmediği “barış” ve “birlikte yaşama” mücadelesinin meyvesini göremeden göçüp gitti… Göçerken de bize bir şeyler öğretti ve hatta yaptırdı aslında;
Mesela,
Cenaze töreninde her kesimden insanın bir araya gelebileceğini, cenazede bir araya gelen Kürdü, Türkü, Ermenisi, Alevisi, Sünnisi, Gayrımüslimi hepsinin acısının ve gözyaşının ortak olduğunu,
1 Mayıs’ta emekçilere yasaklanan Taksim’de insanların birlikte yürüyünce kimseye zarar vermeyeceğini,
Vasiyeti gereği bir muhalif dindarın cenaze namazı kıldırmasıyla kamu düzeninin bozulmayacağını,
Kızı Ceren’in ağzından umudun asla bitmeyeceğini,
ve daha birçok güzellikler…
Bundan sonra Sırrı abe için iki şey yapabilirim,
Birincisi onun şahsına hüsnü şahidlikte bulunabiliriz ki bu yazının niyeti de budur.
İkincisi ve daha önemlisi Sırrı Abenin o barış ve birlikte yaşama arzusunu, “öteki”nin hakkı için verdiği mücadelesini devam ettirebiliriz. Asıl şimdi Sırrı abeye daha fazla omuz verme zamanı.
Yasin Altıntaş