Fail erkek hasta değil, ataerkinin sağlıklı oğludur

2025 yılı, Türkiye’de “Aile Yılı” olarak ilan edildi. Ancak bu süreçte, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) ülkede yaşanan kadın cinayetlerine dair verileri açıklamaya devam ediyor. KCDP verilerine göre, Türkiye’de kadınlar en çok aile içinde ve yakın çevreleri tarafından öldürülüyor. Cinayetlerin failleri arasında en sık eski eşler, eski partnerler, abiler ve oğullar yer alıyor. Özellikle kendi hayatlarına dair kararlar almak isteyen kadınlar, tehditler, kıskançlıklar ve reddedilmeyi kabullenemeyen “gururlu” erkeklerin hedefi hâline geliyor.

Kadınlar bu erkek şiddeti karşısında yaşam mücadelesi verirken, “Aile Yılı” adı altında kadınların doğum tercihlerine yönelik yeni düzenlemeler de gündeme getiriliyor. Sağlık Bakanlığı’nın uygulamaya koyduğu düzenleme ile, “normal doğum” olarak tanımlanan vajinal doğum kadın bedeni üzerinde bir denetim ve tahakküm aracına dönüşüyor. “Sağlıklı olan” adı altında erkek egemen sistem tarafından kadınların doğum biçimlerine müdahale edilmesi, kadının bedeni ve yaşamı üzerindeki baskıyı daha da artırıyor. 2025 yılı, Türkiye’de kadınların hem yaşam hakkı hem de bedensel hakları için mücadele ettiği zorlu yıllardan birine daha ekleniyor.

Bugün de henüz mayıs ayının başlarındayken, İstanbul’un ortasında, Şişli gibi kalabalık bir semtte Bahar Aksu eski eşi tarafından sokak ortasında katledildi. Bu sadece bir cinayet değil; sistemli bir ihmaller zincirinin, görmezden gelinen çığlıkların ve bastırılan hayatların yansıması. Otuz dört yaşındaki Bahar, sabah işe giderken kendisini aylarca tehdit eden, boşanmayı kabullenemeyen eski eşi tarafından takip edildi. Kaçırılmak istendi, kaçtı ama kurtulamadı. Tanıklar yardım çığlıklarını duydu. Ancak Bahar, tıpkı daha önce onlarcası gibi devletin ve hukuk sisteminin koruyamadığı kadınlardan biri olarak hayatını kaybetti.

Bu olay sadece bireysel bir öfkenin sonucu değil. Bahar defalarca şikâyet etmesine rağmen korunmadıysa, bu aynı zamanda bir hukuk sorunudur. Bahar gibi kadınların katilleri ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşabiliyorsa, bu bir sistem sorunudur. Kadın cinayetlerinin önlenmesinde en büyük engellerden biri, kadınların şiddet gördüklerinde yaptıkları başvuruların ciddiye alınmaması ve yeterli korumanın sağlanmamasıdır. Şiddete uğrayan kadınların kolluk kuvvetlerine başvurduğunda yaşadığı en temel sorun, “somut delil” beklentisidir. Tehdit mesajı, takip, psikolojik baskı ve daha nicesi kadınlar için yeterince caydırıcıdır. Ancak bir güvenlik önlemi almaya çalışmak, şikâyetçi olmak, yasalara başvurarak haklarını kullanmak istemek kadınlar için cesaretlendirici değil, caydırıcı oluyor. Çoğu zaman “yeterli” bulunmayan deliller, ciddiye alınmayan beyanlar ve dalga konusu olan taleplerle kadınlar yalnız bırakılıyor. Kadının önce şiddet görmesi, hatta hayatta kalamayacak duruma gelmesi bekleniyor. Çünkü Türkiye’de hâlâ kadının beyanı esas değil, şüpheyle karşılanan bir varsayım.

Bahar gibi binlerce kadın, sistemin delil fetişizmi arasında yaşama tutunmaya çalışıyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, 2021 yılında öldürülen 280 kadından 33’ü daha önce polise veya savcılığa şikâyette bulunmuş ya da koruma kararı almıştı. Ancak bu kadınlar yetkililerin görevlerini yerine getirmemesi sonucu erkek şiddetiyle hayatlarını kaybetti. Bu tür durumlar yalnızca bireysel hatalardan değil, büyük ve sistematik bir sorundan kaynaklanıyor. Sistem kadınların kendi kararlarını alabilecekleri durumda olmadıklarını, kadın olmanın bu hakkı onlara vermediğini ve boşanmak istedikleri eşlerinin, ayrılmak istedikleri sevgililerinin ya da reddettikleri erkeklerin işleyecekleri cinayetleri “onur kırıcı” olması bahanesiyle “haksız tahrik” sayarak yıllardır bu cinayetleri meşrulaştırıyor.

Bahar yalnızca bu yılın verilerine eklenecek bir sayı değil. O, kadınların yıllardır seslerini duyurmaya çalıştıkça bastırılmasının, haklarının korunmamasının, cezaların caydırıcı olmamasının ve kadın haklarını korumaya yönelik yasaların ihmal edilerek uygulanmamasının yarattığı büyük adaletsizliğin bir yansıması. Faillerin bu sistemden aldıkları cesaret ve güvenle yaşamlarımıza kastetmeleri, mücadelemiz içinde öfkemizin her gün biraz daha büyümesine ve taşmasına sebep oluyor. Bahar, işte o öfkeden, o sesten, bizden, içimizden biri. Bahar, yıllardır yok sayılan, bastırılmaya çalışılan tüm kadınların sesi, direnişi ve isyanıdır.

Olayın faili, Bahar’ın eski eşi. Daha önce defalarca tehdit ettiği, takip ettiği, kaçırmaya çalıştığı Bahar’ı sonunda öldürdü. Üstelik bu cinayeti işlerken caydırılmadı, durdurulmadı, engellenmedi. Çünkü Türkiye’de hukuk, kadını gerçekten korumuyor. Alınmayan uzaklaştırma kararları, uygulanmayan koruma önlemleri, ciddiye alınmayan beyanlar bir kadının daha ölümüne neden oldu. Çünkü Türkiye’de kadınların yaşam hakkı hâlâ pazarlık konusu. Çünkü şiddet uygulayan erkeklerin “boşanmayı kabullenememesi” mahkemelerce hâlâ bir “neden” olarak görülebiliyor. Çünkü erkek şiddeti kadar tehlikeli olan başka bir şey varsa, o da hukuk sisteminin bu şiddeti önlemedeki kronik başarısızlığıdır. Kadın cinayetleri artık münferit değil, olağanlaştırılan bir kriz hâline gelmiştir. Her yeni vakada “gereken yapılacak” deniyor ama yasalar sadece kâğıt üzerinde kalıyor. Çünkü kadınların beyanı hâlâ tartışılıyor. Çünkü faillerin cezaları indirimlerle sulandırılıyor. Çünkü sistem, öldürülen kadını değil, onu öldüreni koruyor.

Bu cinayet, tek bir adamın tetiği çekmesiyle işlenmedi. Bu cinayet, suskun kalan yetkililer, eksik kalan koruma kararları ve hafifletici nedenlerle dolu mahkeme salonları tarafından adım adım hazırlandı. Bahar Aksu’nun öldürülmesi, öfkeyle işlenmiş ani bir suç değil; bir “cinnet” bahanesi değil, bir “tahrik” suçu değil. Aylar, belki yıllar süren bir ihmal zincirinin sonucuydu. Eski eşi Rüstem Elibol’un onu daha önce tehdit ettiği, takip ettiği ve kaçırmaya çalıştığı basına yansıdı. Yani bu “sürpriz” bir ölüm değildi. Bahar defalarca yardım çağrısı yaptı, ama çağrıları duvara çarptı. Devletin tüm kurumları oradaydı, ama hiçbirisi orada değildi.

Daha da kötüsü, Bahar’ın ölümünden sonra ortaya çıkan tablo. Rüstem Elibol ifadesinde “boşanmayı kabullenemediğini” söyleyerek kendince bir gerekçe sundu. Bu savunma, yıllardır mahkemeler tarafından “haksız tahrik” ya da “iyi hal indirimi” adı altında meşrulaştırılıyor. Yani bir erkek, bir kadının ondan ayrılmasını kaldıramadığı için onu öldürdüğünde, hâlâ cezasında indirime gidilebiliyor. Bu durum yalnızca hukuki bir problem değil, aynı zamanda derin bir ahlaki çöküşün de göstergesi.

Bahar Aksu’nun ölümü, bireysel bir trajedi olmanın ötesinde, bu toplumun dinamiklerini, kadınlara biçilen değeri ve erkek şiddetinin nasıl sistematik biçimde beslendiğini gözler önüne seriyor. İşte tam da bu yüzden fail erkekler hasta, cinnet geçirmiş ya da akıl sağlığı yerinde olmayan kişiler değil; bu sistemin yetiştirdiği, ödüllendirdiği ve yaşattığı “sağlıklı oğullardır.” Çünkü bu sistem, kadınların reddetme, boşanma, ayrılma ve istememe hakkının olmadığını; bu hakların bir erkeğin “gururunu” kırdığı anda “haksız tahrik” sayılabileceği fikrini yüzyıllardır ilmek ilmek işleyerek inşa etti. Haksız tahrik adı altında yıllardır sistemli şekilde faillere uygulanan bir “erkeklik indirimi” var. Bu yetersizlikler sistemi, kadına şiddeti ve kadın cinayetlerini meşrulaştırıyor ve yasal bir şiddet hâline getiriyor. Kadınların hayatları, kendi kararları ve bedenleri üzerinde söz hakkı olduğunu kabul etmeyen bu düzen; failleri cesaretlendirirken, kadınları susturmayı ve yok saymayı sürdürüyor.

Kadınların gündelik hayatlarındaki davranışları bile “haksız tahrik” yaratacak şekilde işlenmiş durumda. Kadınların bedeni, kıyafetleri, ifadeleri, kendi kararlarını alma yetkileri dahi “haksız tahrik” olarak nitelendiriliyor. Bu erkeklik indirimleri cinsiyet temelli bir eşitsizliği her geçen gün daha da pekiştiriyor. Bu yalnızca bir hukuk sorunu değil; bu bütün bir “erkeklik sistemi” sorunudur.

Zeynep Ünal

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Neden Enternasyonal Dayanışma?

İktidarın kanatları arasında mafyatik çeteler üzerinden başlayan güç savaşları (Sinan Ateş cinayeti, Ayhan Bora Kaplan operasyonu, emniyet-adliye içi…