Göçmenlerin Gündemi (16-22 Haziran)

14–21 Haziran Göç Haftası’nda Dr. Yıldız Önen, İlke TV’den Rojda Aslan’ın sorularını yanıtladı

🔻Türkiye’de ve dünyada göç politikaları neyi hedefliyor, kimi dışarda bırakıyor?

🔻Göçmenler sınırda, kampta, şehirde hangi engellerle karşılaşıyor?

19 Haziran

BM: İki milyon Suriyeli evine döndü (DW Türkçe)

Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana iki milyon Suriyelinin evine döndüğünü söyledi.

Grandi, 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü için Suriye’ye hareket etmeden önce X hesabından paylaştığı mesajda “Aralık’tan bu yana iki milyonun üzerinde Suriyeli yerinden edilmiş kişi ve mülteci evlerine geri döndü… Bölgede artan gerilimlere rağmen umut verici bir işaret” ifadelerini kullandı:

Suriye’nin komşusu Lübnan’ı ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, “Yeni bir istikrarsızlık ve göç dalgasına değil, siyasi çözümlere ihtiyacımız var” ifadelerini kullanan Grandi’nin bu açıklaması, İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sonucu 90 milyon nüfusa sahip ülkede rejimin çökerek yeni bir istikrarsızlığın tetiklenmesinden endişe edildiği bir dönemde geldi.

Suriye’de geçen yılın son ayında, Heyet Tahrir Şam (HTŞ) öncülüğündeki silahlı muhalifler yaklaşık 10 gün süren saldırıların sonunda başkent Şam’a ulaşmış, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad 8 Aralık 2024 tarihinde ülkeden kaçarak Rusya’ya sığınmıştı.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz geçen hafta, Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana Türkiye’den ülkelerine gönüllü dönen Suriyelilerin sayısının ise 273 bini aştığını açıklamıştı.

BM, 14 yıllık iç savaşın ardından ülkenin yeniden inşasının 400 milyar doları bulabileceğini öngörüyor.

https://www.dwturkce1.com/tr/bm-i%CC%87ki-milyon-suriyeli-evine-d%C3%B6nd%C3%BC/a-72974440


20 Haziran

BM, İran’dan yeni göç dalgası için hazırlık yapıyor (DW Türkçe)

İsrail ile İran arasında tırmanan askeri gerginliğin bölgede büyük çaplı bir göç hareketine yol açabileceği endişesi Birleşmiş Milletler’i (BM) harekete geçirdi.

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), İran’dan bölge ülkelerine yönelik yeni bir mülteci akınına karşı hazırlık yapıldığını duyurdu. 

Konuya ilişkin açıklamada bulunan BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, “Kriz planları hazırlıyoruz. Henüz yayımlamadık çünkü elimizde yeterli bilgi yok ve gelişmeleri bekliyoruz. Ancak mutlaka bir planlama sürecindeyiz” ifadelerini kullandı.

Grandi, İran’dan Ermenistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’a bazı sığınmacıların ulaştığı yönünde teyit edilmemiş raporlar aldıklarını belirterek, “Muhtemelen şehirlerden hızla kaçabilen, belirli imkânlara sahip kişilerdir. Bombardıman tehdidinden kaçmakta hızlı davranabiliyorlar” dedi.

Henüz hiçbir ülkenin UNHCR’den resmi yardım talebinde bulunmadığını aktaran Grandi, İran’ın halihazırda 3,5 milyon Afgan mülteciye ev sahipliği yaptığını da hatırlattı.

UNHCR’nin İran’da bir ofisinin bulunduğunu dile getiren Grandi, buna karşın sahadaki durumun takibinin oldukça güçleştiğini vurguladı. Grandi, “Personelimizin büyük bölümü, zamanının çoğunu İsrail saldırılarından korunmak için sığınaklarda geçiriyor. Bu da hem iç göçü hem de sınır aşan hareketliliği tespit etmeyi zorlaştırıyor” şeklinde konuştu.

https://www.dwturkce1.com/tr/bm-i%CC%87randan-yeni-g%C3%B6%C3%A7-dalgas%C4%B1-i%C3%A7in-haz%C4%B1rl%C4%B1k-yap%C4%B1yor/a-72985516

20 Haziran

Mahkeme kararı bozdu, Göç İdaresi bırakmadı: Özbek göçmen GGM’de öldü – FEYZA NUR ÇALIKOĞLU

Özbekistan vatandaşı Khasan Umarov, Muğla Geri Gönderme Merkezi’nde (GGM) idari gözetim altında tutulduğu süreçte hayatını kaybetti. Kalp hastası olan Umarov, 16 Haziran 2025’te geçirdiği ameliyattan sonra tedaviye ihtiyaç duyarken, mahkeme kararlarına ve sağlık raporlarına rağmen serbest bırakılmadı.

2022 yılında hakkında verilen sınır dışı kararıyla Muğla GGM’ye gönderilen Umarov, başlattığı hukuk mücadelesi sonucunda söz konusu karar iptal edildi. Ancak Göç İdaresi, 2024 yılında “güncelleme” adı altında hukuki dayanağı olmayan yeni bir sınır dışı kararı tesis etti ve Umarov yeniden gözaltına alındı. İstanbul 18. İdare Mahkemesi, 28 Mayıs 2025 tarihli kararında bu uygulamanın hukuka aykırı olduğunu belirterek kararı iptal etti. Fakat mahkeme kararına rağmen Umarov serbest bırakılmadı.

SAĞLIK RAPORLARINA RAĞMEN GGM’DE TUTULDU

Kalp hastalığı teşhisi konulan ve 16 Haziran’da ameliyat olan Umarov, tıbbi bakıma ve istirahate ihtiyaç duyarken, Muğla GGM’de kaldığı ortam tedavi koşullarını sağlamaktan uzaktı. Doktorların düzenlediği sağlık raporlarına rağmen, tedavi sürecinin gerektirdiği serbestlik sağlanmadı. Bu durum, hem sağlık hakkının hem de yaşam hakkının ihlal edilmesine yol açtı. Ailesinin ve avukatlarının defalarca yaptığı tahliye talepleri, idari makamlar ve mahkemeler tarafından dikkate alınmadı.

 ‘SINIRSIZ GÖZALTI’

Türkiye’de idari gözetim kararı en fazla 6 ay uygulanabiliyor; olağanüstü durumlarda bu süre 1 yıla kadar uzatılabiliyor. Ancak Umarov’un gözetim süresi çoktan aşılmıştı. İdari gözetim uygulaması, yasal sınırlarını aşarak fiilen “sınırsız gözaltı” haline dönüştü.

İnsan hakları savunucuları, Khasan Umarov’un ölümüyle birlikte göçmenlere yönelik idari uygulamaların bir cezalandırma aracına dönüştüğünü vurguladı.

Umarov, Göç İdaresi tarafından verilen ikamet iznine sahipti. Eşi ve altı çocuğuyla Türkiye’de yaşayan Umarov’un hukuksuz şekilde Muğla Geri Gönderme Merkezi’nde tutulması, insan hakları ihlallerinden biri olan aile bütünlüğünün zarar görmesine neden oldu. Hayatını kaybeden Umarov’un ailesi, sorumluların ortaya çıkarılması ve benzer vakaların yaşanmaması için hukuki süreç başlatmaya hazırlanıyor.

UMAROV’UN ÖLÜMÜ MECLİS GÜNDEMİNE TAŞINDI

DEM Parti Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’ya yönelttiği soru önergesiyle Khasan Umarov’un yaşadığı hukuk ve insan hakları ihlallerini Meclis’e duyurdu.

Durumun; idari yargı kararlarının hiçe sayma, kişinin özgürlüğünün keyfi biçimde kısıtlama ve ölümüne neden olacak ölçüde tıbbi ihmale maruz bırakma, açık bir şekilde yaşam hakkının ve adil yargılanma hakkı ihlali olduğunu ifade etti.

GERGERLİOĞLU’NUN MECLİS’E SUNDUĞU SORU ÖNERGESİ:

1. İstanbul Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğü’nün 2022 yılında mahkeme kararıyla iptal edilen sınır dışı kararını “güncelleme” adı altında yeniden uygulamaya koyması hangi yasal dayanağa sahiptir? “Karar güncelleme” uygulaması yasal olarak mümkün müdür?

KARARA UYMAYAN KAMU GÖREVLİLERİ HAKKINDA İŞLEM YAPILDI MI

2. 28.05.2025 tarihli İstanbul 18. İdare Mahkemesi iptal kararınA rağmen, KhasanUmarov neden serbest bırakılmamıştır? Karara uymayan kamu görevlileri hakkında idari veya adli bir işlem başlatılmış mıdır?

3. Göç İdaresi, idari gözetim süresi yasal olarak 6 ayla sınırlı olmasına rağmen, hangi gerekçeyle bu süreyi 6 ay daha uzatmıştır? “Olağanüstü durum” gerekçesi hangi hukuki metne dayandırılmıştır?

4. Khasan Umarov’un hastalığına dair sağlık raporları sunulmuş olmasına rağmen neden serbest bırakılmamış, tedaviye erişimi sağlanmamıştır?

GÖZALTI KOŞULLARI ÖLÜME Mİ NEDEN OLDU?

5. Khasan Umarov’un ameliyat öncesi ve sonrası sağlık durumu nasıl takip edilmiştir? Gözaltı koşullarında geç müdahale nedeniyle ölüm riski artırılmış mıdır?

6. İdari gözetim altındayken vefat eden kişilerle ilgili olarak Göç İdaresi tarafından bugüne kadar kaç iç soruşturma başlatılmış, bunlardan kaçı idari ya da cezai yaptırımla sonuçlanmıştır?

TÜRKİYE’DE GGM’LERİN SAĞLIK KOŞULLARI

7. Türkiye’deki geri gönderme merkezlerinde tutulan yabancı uyrukluların sağlık hizmetlerine erişimi hangi standartlara göre sağlanmaktadır? Tıbbi durumları ağırlaşan kişilerin serbest bırakılmasına dair bir acil prosedür uygulanmakta mıdır?

8. Göç İdaresi’nin, yargı kararlarını uygulamama eğilimi kurumsal bir politika mıdır? Bu karara rağmen serbest bırakılmayan başka yabancı uyruklu bireyler var mıdır?

BAKANLIK SORUMLULUĞU ÜSTLENEBİLECEK Mİ?

9. Khasan Umarov’un yaşamını yitirmesine neden olan bu hukuka aykırı ve keyfi uygulamaların sorumluluğunu üstlenecek bir mekanizma Bakanlığınız nezdinde oluşturulacak mıdır?

GERİ GÖNDERME MERKEZLERİNDE SAĞLIK İHMALLERİ

Ülkemizde daha önce de benzer vakaların yaşandı. Geri gönderme merkezlerinde sağlık hizmetlerinin yetersizliği, özellikle kronik hastalıkları olan göçmenlerin tedaviye erişememesi, ciddi insan hakları ihlalleri olarak ulusal ve uluslararası insan hakları örgütleri tarafından defalarca raporlandı.

Örneğin, 2019 yılında Van Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan bir göçmenin kronik hastalığına rağmen gerekli sağlık hizmetlerine ulaşamaması sonucunda yaşamını yitirdiği bildirilmişti.

2021 yılında İzmir Geri Gönderme Merkezi’nde sağlık sorunları bulunan bir göçmenin yeterli tıbbi müdahale alamaması üzerine hayatını kaybettiği insan hakları kuruluşları tarafından kamuoyuna duyurulmuştu.

Uluslararası Af Örgütü ve diğer hak savunucuları, Türkiye’de geri gönderme merkezlerinde sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi gerektiğini defalarca vurguladı. Bu vakaların, idari gözetim sisteminin sağlık hakkını nasıl aksattığını ve göçmenlerin temel haklarına erişiminde karşılaştığı engelleri ortaya koyduğu ifade edildi.

20 Haziran

Rakamların ve grafiklerin ötesine bakmak: Mülteciyi değil sistemi sorgulamak – Prof. Dr. Bekir Berat Özipek (Anadolu Ajansı)

İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, Dünya Mülteciler Günü’nde küresel güçlerin mültecilere ve göçmenlere bakış açısının neden değişmesi gerektiğini AA Analiz için kaleme aldı.

“Kimse çocuklarını bir tekneye koymaz. Denizler karalardan daha güvenli olmadıkça” diyor Warsan Shire. Mülteciyi hedef alan yaklaşımın ötesine geçerek, mülteci üreten ortama ve şartlara bakmamızı öneriyor.

Göç ve mültecilik meselesini doğru bir temelde tartışabilmek için öncelikle strateji, jeopolitik, güvenlik gibi kavramların ötesine bakmak ve grafiklerin ardındaki insanı görmek gerekir. Bu bakışın ardından mercek, sisteme çevrilmelidir.

Yapısal adaletsizlikle malul bir dünyada yaşıyoruz ve bu düzenin sonuçlarını en yakıcı biçimde mültecilere baktığımızda görüyoruz. Dolayısıyla, bir suçlama yapılacaksa bir felaketten kendisini ve ailesini kurtarmaya, ateşlerin içinden sıyrılıp çıkmaya çalışan mültecileri değil; o felaketi üretenleri, o savaşları çıkaranları, etnik temizlik, katliam ve soykırım yapanları suçlamalıyız.

Günün sonunda küresel adaletsizliği değil onun kurbanlarını suçlayanlar, bunun için siyasette kendilerine bir rol biçenler, eğer bu basit sebep-sonuç ilişkisini kuramıyorlarsa farkında olmadan tam da bu adaletsiz düzenin ve onu ayakta tutan büyük devletlerin politikalarını izliyor olabilir. Ancak devletlerarası ilişkilere yakından baktığımızda çoğu kez sorunun farkında olmamaktan ibaret görünmediğini de düşünebiliriz.

Büyük devletler, büyük ikilemler

Bugünlerde Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) desteğiyle, İsrail zalimliğinin yaşadığımız coğrafyayı kan ve ateşe boğduğu zamanlardan geçiyoruz. İsrail’in İran’a saldırısını ve bölgede estirdiği terörü konuşuyoruz.

İlginç olan şu ki, söz konusu saldırıların yeni bir göç dalgasını tetiklemesi durumunda yerinden edilmiş insanların iltica hakkını kullanmalarına en fazla karşı çıkacak olan devletler, ABD örneğinde olduğu gibi bizzat saldırganlar veya saldırganlığa destek verenler olabiliyor.

Yaşadığımız coğrafyadaki en büyük kitlesel göçlere baktığımızda da hepsinin öncesinde büyük bir devletin saldırısıyla veya müdahil olmasıyla oluşan bir dehşetin varlığını görüyoruz. Irak, Afganistan, Suriye ve Ukrayna gibi kitlesel göç üreten altüst oluşların failleri olan ABD ve Rusya gibi devletler, bir de kalkıp göçmenleri istemediklerinde, gayri meşru ilişkilerinin ürünü olarak karşılarına çıkarılan çocuklarının sorumluluğunu almak istemeyen sorumsuz babalarla benzer bir ahlaki sorunu yansıtmış oluyor.

Avrupa’da yaygınlaşan ırkçılık, İslamofobi ve yabancı düşmanlığı, göçmenler için şartları zorlaştıracak düzenlemeleri de beraberinde getiriyor. Siyasi yelpazenin sağına ve soluna sirayet eden ayrımcı önyargı, mevzuata ve uygulamaya yansıyor. Bu durum vatandaşlık için gereken sürenin uzatılmasından güvenli olmayan ülkelere sınır dışı etme kararlarına, gündelik hayattaki dışlamadan işe alımlardaki ayrımcılığa kadar hayatın birçok alanında hissedilen bir sorunu teşkil ediyor.

Öte yandan, hayatın başka gerçekleri de var. Bu gerçekler Avrupa’da göçmen veya mülteci emeğine objektif bir durum olarak duyulan ihtiyacı gösteriyor. Nüfus yaşlanıyor, insan ömrü uzuyor ve dolayısıyla emeklileri gittikçe uzayan yaşlılık dönemlerinde finanse edecek, onların sağlık ve bakım başta olmak üzere tüm ihtiyaçlarını karşılayacak bir uygulamanın devam etmesi gerekiyor.

Bu da adı ve statüsü ne olursa olsun göçmene ve onun emeğine duyulan ihtiyacı, sorunun çözümü açısından tek anlamlı seçenek haline getiriyor. Doğum oranlarındaki belirgin düşüşü engellemek ve vatandaşları daha fazla çocuk yapmaya ikna etmek kolay olmuyor ve maddi teşvikler ibreyi yukarıya çevirmeye yetmiyor. Yakın çevreden gelmesi istenenler de göç için istekli olacak ölçüde ihtiyaç hissetmeyebiliyor.

Bu durumda Doğu’da ve Batı’da ülkeler ve toplumlar bir tercih yapmak durumunda kalıyor. Bazı ülkeler milliyetçi, ırkçı veya ayrımcı tepkiselliğe teslim oluyor. Bu tepkisellik seçmenin tercihini belirlediği ölçüde siyasetçinin de gözlerini perdeliyor ve kimi zaman onları ülke çıkarlarını gördükleri halde farklı politikalar uygulamaya sevk ediyor. Bazıları ise bu olumsuz küresel gidişata direnerek kimi zaman siyasette aleyhine görünmesine rağmen, uzun vadede ülkenin ihtiyacı olan önlemleri alıyor. Böylece, bu ülkeler yakın gelecekte sosyal güvenlik sisteminin dramatik biçimde yetersizleşmesi anlamına gelecek bir çöküşün önüne geçmeye çalışıyor.

Merkel nasıl bir strateji izlemişti?

Almanya’da Angela Merkel’in yapmaya çalıştığı buydu. Bu yöndeki politikaları sadece insan hakları savunucuları değil, mülteciler için çalışma hakkı örneğinde iktisadi gerekçelerle Almanya Sanayi ve Ticaret Odası da destekledi. Bertelsmann Vakfının bir raporunda göç olmazsa mevcut 46 milyonluk kayıtlı çalışan sayısı 2040’a kadar 41 milyona gerileyeceği açıklandı. Rapor, bu düşüşün telafisi için her yıl 288 bin işgücünün Almanya’ya gelmesi gerektiğini söylüyor. Bu anlamda göçmenler dünyanın her yanında, sanıldığının aksine yük olmuyor, yük alıyor.

Doç. Dr. Faik Tanrıkulu, göç yoluyla denge sağlanmadığında yaşlı nüfusun çoğunlukta olacağını ve sosyal güvenlik sisteminin işleyişinin istenen düzeyde devam edemeyeceğini tespit etti. Tanrıkulu bu durumun ekonominin büyümesine, eğitim ve teknolojide gelişmeye mani olacağını ve üretim hacminin düşmesiyle kalkınmayı olumsuz etkileyeceğini vurguluyor. Ekonomi uzmanı Prof. Martin Werding ise yıllık göç 200 bin kişi arttığında bunun kamu finansman açığını yüzde 2,5 oranında azalttığına işaret ediyor.

Almanya için geçerli olan Avrupa için de geçerli. Ancak “Yaşlı Avrupa sığınmacıların potansiyelini gözardı ediyor” başlıklı analizin [1] de gösterdiği gibi Slovenya ve Macaristan gibi bazı Avrupa ülkeleri “dini ve kültürel” nedenlerle daha açık sözlü bir ifadeyle söylemek gerekirse etnosentrik önyargıları yüzünden aslında kendilerini geliştirecek bir potansiyelden mahrum ediyor.

Bu döngü gelişen ekonomisiyle Türkiye’nin de bir ihtiyacı. Türkiye’de sosyal medyada ayrımcı ve ırkçı dalga etkili olsa da sanayide ve tarımda bir personel açığından söz ediliyor. Somut pratikte göçmenlerin çalışma hakkına sınırlı erişimi bu potansiyelden yararlanmayı güçleştiriyor. Bu sebeple, “eleman aranıyor” başlıklı ilanlarla veya iş garantili kurslarla bu açık kapatılmaya çalışılıyor. Uluslararası Teknolojik Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın (UTESAV) göç raporunda [2] da vurgulandığı gibi “döküm ocağının başında çalışacak” vatandaş bulmak kolay olmuyor.

Bottaki çocuğu görebilmek

Gerçekten de hiç kimse en kıymetli varlığını, ailesini ve çocuklarını her an batabilecek botlara bindirmez. Bütün mesele, yaşadığımız dünyaya rakamların ötesindeki batmakta olan bir bottaki insanı da görebilecek bir perspektiften bakabilmektir.

Ancak durum sadece bundan da ibaret değil. Herkesi ahlaki argümanlarla ikna etmenin mümkün olmadığı bir dünyada, insanlara mülteci meselesinde zannedildiği gibi ahlak ile fayda arasında bir tercih yapmak zorunda olmadığını görebilecekleri bir perspektifi de sunabilmek gerek. Sadece ahlaki sebeple değil ekonomik sebepler ve gereklilikler temelinde de bunu ortaya koyabilmek gerek. Siyasi karar vericileri bu yönde doğru adımlar atabilmeleri için yalan yanlış bilgilerle mücadeleye yönlendirmek gerek.

Dünyada nüfus artışının kritik sınırın altına düştüğü bir zamanda, günümüz toplumlarında ekonomi ve sosyal güvenlik çarkını çevirebilmek için duyulan ihtiyacı göstermek, konunun somut pratik boyutlarıyla da tartışılmasını sağlamak göçmeni ve yerleşik toplumdan bireyleri fayda temelinde buluşturmaya katkı sağlayabilir.

Adaletsiz bir dünyadan şikayet etmekle kalmayıp onu değiştirmenin de mümkün olduğuna inandığımızda ve daha insani bir küresel düzeni inşa etmek için irade ortaya koyduğumuzda mülteciliğe ihtiyaç duyulmayan yeni bir insanlık durumu ortaya çıkabilir. Yani kısacası, gelecek kuşakların bugünlere ve bizlere “tarih öncesi” gibi adlandırmalarla bakabilecekleri bir durum oluşturabiliriz.

[1] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/yasli-avrupa-siginmacilarin-potansiyelini-gozardi-ediyor/575437

[2] https://www.musiad.org.tr/uploads/press-462/utesav-goc_raporu.pdf

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/rakamlarin-ve-grafiklerin-otesine-bakmak-multeciyi-degil-sistemi-sorgulamak/3605513

20 Haziran

Emek Partisi: SAVAŞ, YOKSULLUK VE KURAKLIK MİLYONLARI GÖÇE ZORLUYOR!

Emperyalistler arasındaki çelişki ve çatışmalar, yoksulluk, kuraklık, etnik ve mezhepsel çatışmalar sonucunda Dünyada yerinden edilmiş 120 milyon insan var. Göçe zorlanan milyonlarca insan sınır kapılarında, göç yollarında, gittikleri ülkelerde tarlalarda, fabrikalarda ve geri gönderme merkezlerinde insanlık dışı muamelelere maruz kalıyor. 2025 yılında 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde durum değişmedi giderek kötüleşti. Yaşanan bu devasa göç dalgalarının sorumlusu halklar değil, emperyalist savaşlar, sömürgeci politikalar ve kapitalist krizlerdir.

Bugün Filistin’de, Sudan’da, Afganistan’da, Ukrayna’da ve Suriye’de yaşanan yıkımın arkasında emperyalist çıkar hesapları ve bölgesel gerici ittifaklar vardır. Ortadoğu’yu yeni bir savaş sarmalına çeken İsrail’in İran’a saldırması yalnızca iki devletin değil, tüm bölge halklarının, özellikle işçilerin ve emekçilerin üzerine bomba gibi düşmektedir. Siyonist saldırganlık ve bölgesel iktidar hesapları, milyonlarca insanı yeniden yerinden etme tehdidi yaratmakta, bölgeyi daha fazla göçe ve yıkıma sürüklemektedir. Türkiye, bu savaşların ve krizlerin ortasında, on yılı aşkın süredir milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapmaktadır. Ancak bu ev sahipliği, sömürü, dışlama ve güvencesizlik üzerine kuruludur.

Mülteciler, düşük ücretli, sigortasız, ağır işlerde çalıştırılmakta; toplumsal ırkçılığa ve her düzeyde şiddete açık hale getirmektedir. Afgan işçi Nourtani’nin patronlarına uygulanan cezasızlık bu ülkede mülteci işçilere nasıl bakıldığının özeti olmuştur. Hiçbir önlem alınmadan, hiçbir hakkı tanınmadan, yalnızca “ucuz iş gücü” olarak görülen tarımda, tekstilde, ayakkabıda, inşaatta çalışan binlerce mülteci işçi, patronlar için “maliyet avantajı”, devlet için “siyasi koz”, sokakta ise “günah keçisi” haline getirilmektedir.

Mülteciler yalnızca emek sömürüsüne değil, aynı zamanda idari ve fiziksel şiddete de maruz kalmaktadır. GGM (Geri Gönderme Merkezleri), fiilen birer hukuksuz gözaltı merkezi olarak çalışmakta, hak arayan, iltica eden ya da sadece kimlik kontrolünde yakalanan göçmenler aylarca kapalı tutulmaktadır. Avukat erişimi, çevirmen desteği, sağlık hakkı gibi en temel haklar sistematik biçimde ihlal edilmektedir.

Bugün iktidar da muhalefetin büyük kısmı da göçmenleri bir “yük”, “tehdit” ya da “pazarlık konusu” olarak ele almakta. Bir yandan ülkeyi ucuz emek cennetine çevirenler diğer yandan mültecilerin geri gönderilmesi üzerinden dahi rant planları yapmakta, Suriye’de emperyal heveslerle yeniden inşa yoluna girmektedir. Tam da bu tablo içerisinde İçişleri Bakanı’nın Suriyeliler geri dönmek istiyor, yaz aylarında binlerce kişinin geri dönmesini bekliyoruz çağrısının gerçekte ne anlam ifade ettiğini anlamak üzere, mültecilerin en yoğun yaşadığı kentler olan İstanbul, Adana, Antep’te mülteci işçilerle yaptığımız anketlerle geri dönüş meselesini onların gözünden gördük.

İstanbul, Adana ve Antep illerinde görüştüğümüz Suriyeli mültecilerin verdiği yanıtlar, geri dönüş konusundaki yaklaşımı daha yakından görmemizi sağlıyor. Her üç kentte de temel sorunlar ve düşünceler benzerlik gösteriyor:

Geri dönüş konusunda belirleyici faktörler:

* İşçilerin çoğu güvenlik, barınma ve geçim koşulları sağlandığı takdirde dönmek istediklerini belirtmiştir. Ancak bugünkü Suriye’de bu koşulların mevcut olmadığına dikkat çekmişlerdir.

* Elektrik, su, internet gibi altyapı sorunları, özellikle kadın katılımcılar tarafından geri dönüşün önündeki en büyük engeller arasında sayılmıştır.

* “Evimiz var ama tamir gerekiyor”,

“okullar yok denecek kadar az” gibi ifadeler geri dönüşün pratik zorluklarını ortaya koymaktadır.

Türkiye’de kalma nedenleri:

* Çocukların Türkçeye uyum sağlamış olması, Arapça okuyamıyor olmaları nedeniyle ailelerin geri dönmekten çekindiği görülmektedir.

* Bazı katılımcılar Türkiye’yi “Müslüman bir ülke” olarak tanımlayarak kültürel yakınlık nedeniyle kalmayı tercih ettiklerini belirtmişlerdir.

* Ancak bu tercih mutlak değildir; çoğu kişi, “kalıyoruz ama ayrımcılık bitmiyor” diyerek toplumsal dışlanma ve vatandaşlık statüsü belirsizliğinden şikâyetçidir. Türkiye’deki başlıca sorunlar:

* Sigortasız, düşük ücretli çalışma en yaygın sorunların başında geliyor.

* Ayrımcılık ve dışlanma, kadın ve erkek katılımcılar tarafından doğrudan ifade edilmiştir.

* “Türkler gibi muamele görmek istiyoruz”, “bizim de vatandaş gibi hakkımız olsun” talepleri öne çıkmaktadır.

Mültecilerin kendi sözleriyle anlattıkları bu tablo içerisinde Emek Partisi olarak bir kez daha belirtiyoruz ki; Zorla geri gönderme politikasına son verilmelidir. Savaşın sürdüğü, altyapının olmadığı, güvenliğin sağlanmadığı bir yere geri dönüş, “gönüllü” değil, zorla olur. Bu da uluslararası hukuka aykırıdır. Geri dönüş ancak onurlu, güvenli ve gönüllü olduğunda meşrudur.

Geri Gönderme Merkezleri kapatılmalı, gözaltı uygulamasına son verilmelidir. Hiçbir göçmen, yalnızca kimliğinden ötürü özgürlüğünden mahrum bırakılamaz.

GGM’ler sistematik hak ihlallerinin mekânı haline gelmiştir buna son verilmelidir. Eşit yurttaşlık ve temel haklar sağlanmalıdır. Mülteciler; sağlık, eğitim ve barınma hakkına erişebilmeli, sigortalı ve güvenceli çalışabilmelidir.

Ayrımcılıkla mücadele için hem hukuki düzenlemeler de hayata geçirilmelidir. Mülteci işçilerle yerli işçileri karşı karşıya getiren sömürü düzeni yerine, ortak hak mücadelesi yükseltelim!

Seyit Aslan – Emek Partisi Genel Başkanı

21 Haziran

‘Mülteci politikaları yeniden ele alınmalı’ (Hertaraf)

Türkiye’nin mülteci politikalarının hak temelli yaklaşımla yeniden yapılandırılması gerektiğini belirtildi.

MAZLUMDER ve Sığınmacı Hakları Platformu tarafından, “Dünya Mülteciler Günü” vesilesiyle bir toplantı düzenlendi.  

MAZLUMDER’de gerçekleşen toplantıda konuyla sivil toplum kuruluşları konuya ilişkin açıklamalarda bulundu. Her iki kurumun ortak açıklamasında, Türkiye’deki 4 milyonu aşkın mülteci ve sığınmacının karşılaştığı yapısal sorunların somut örneklerle belgelendiği rapor kamuoyuyla paylaşıldı.

Raporda en çok vurgulanan sorun, göç idaresi personelinin yargı kararlarını tanımaması ve keyfi uygulamalara imza atması olarak öne çıktı. Mahkeme kararlarına rağmen geçici koruma statüsünün iptal edilmesi ve aile bütünlüğünü tehdit eden sınır dışı kararlarının uygulandığı belirtildi.

Özellikle “adli vakaya karışma” gerekçesiyle yapılan sınır dışı işlemlerinin, şikayetçi olan veya mağdur durumdaki kişilerin de cezalandırılmasına yol açtığı ifade edildi.

Sığınmacıların temel haklara erişimindeki en büyük engellerden birinin avukata erişimin kısıtlanması olduğu vurgulandı. Geri gönderme merkezlerinde (GGM) avukat görüşmelerinin kısıtlı sürede, gizlilikten uzak ve çoğunlukla tercüman desteği olmadan gerçekleştirildiği aktarıldı.

GGM’lerde tutulan kişilere gönüllü geri dönüş formu imzalatılmasının çoğu zaman baskı altında gerçekleştiği belirtildi. Bazı durumlarda, hakkında devam eden yargılama bulunan kişilerin bile sınır dışı edildiği ve bunun aileleri parçaladığı ifade edildi.

Deprem bölgesinden diğer illere göç eden mülteci çocukların okullara kabul edilmemesi, raporda önemli bir insan hakkı ihlali olarak nitelendirildi. Sağlık hizmetlerine erişimde de kimlik durumu ve yol izni gibi prosedürel gerekçelerle engellemeler yaşandığı aktarıldı.

Geri gönderme merkezlerindeki fiziksel koşullar, kamera kayıtlarının yetersizliği ve kötü muamele iddialarının yeterince soruşturulmaması da raporda eleştirilen konular arasında yer aldı. Bu merkezlerin bağımsız denetim mekanizmalarına açık hale getirilmesi gerektiği vurgulandı.

Raporda, göç yönetiminde sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, avukatlar ve doğrudan sığınmacıların katılımını içeren bütüncül bir yönetim modeline geçilmesi önerildi. Bu kapsamda Göç Danışma Kurulu gibi yapıların işlevselleştirilmesi ve şeffaflığın artırılması gerektiği belirtildi.

Sivil toplum örgütleri, kamuoyunu ve karar vericileri mültecilere yönelik ayrımcı uygulamaların karşısında durmaya davet etti.

https://www.hertaraf.com/haber-multeci-politikalari-yeniden-ele-alinmali-14352

21 Haziran

Sığınmacı Hakları Platformu: “Göç politikalarını birlikte iyileştirelim” (Enternasyonal dayanışma)

Sığınmacı Hakları Platformu, Mazlumder ve Uluslararası STK Federasyonu (ULFED) 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde Türkiye’de sığınmacıların durumu, genel göç politikası, güncel durum ve atılması gereken adımlarla ilgili hazırladıkları raporu kamuoyu ile paylaştılar.

MAZLUMDER Genel Merkezi’nde yapılan basın toplantısında konuşmacılar, Türkiye’deki mülteci politikalarının aklıselime dayalı ve hukuka uygun bir yaklaşımla yeniden ele alınması çağrısında bulundu.

Göç politikalarını birlikte iyileştirelim

Raporun tanıtımı ile ilgili basın açıklamasını okuyan Sığınmacı Hakları Platformu’ndan Yıldız Önen şunları söyledi:

“Türkiye’nin göç politikası, çok boyutlu bir olgu olarak göçün başarılı biçimde yönetilebilmesi ve sorunları çözebilmesi için yeniden ele alınmaya ihtiyaç gösteriyor. Bu bağlamda göç ve mültecilik olgusuna rakamların ve istatistiklerin ötesindeki hayatları, uzun yıllardır bölgesel ve küresel krizlerin etkisiyle yerlerinden edilen insanları görecek bir genişlikte bakmak gerek.

Hak temelli yaklaşım, aklıselime dayalı bütünleşik bir göç yönetimi açısından da bir gerekliliği ifade ediyor. 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü vesilesiyle göç ve mültecilerle ilgili genel tabloyu ortaya koymak ve alanda yaşanan başlıca sorunlara işaret ederek topluma ve karar vericilere bilgi vermek amacıyla hazırladığımız raporu sunuyoruz.

Sivil toplum örgütlerinin, akademisyen ve hukukçuların katılımıyla hazırlanan bu rapor, Türkiye’deki göçmen ve sığınmacıların durumlarını ve karşı karşıya oldukları sorunları gözler önüne seriyor. Bu rapor, göç politikalarının insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkeleri çerçevesinde yeniden yapılandırılması gerektiğini ortaya koyuyor.”

Hazırlanan raporda; sığınmacıların karşılaştığı bürokratik engellerden adaletsiz sınır dışı işlemlerine, ailelerin parçalanmasından eğitim hakkının engellenmesine kadar çok sayıda yapısal sorun somut örneklerin belgelendiğini ve çözüm önerileriyle birlikte kamuoyuna sunulduğunu hatırlatan Önen, 6 başlık altında özetledikleri raporda yer alan çözüm önerilerini şu şekilde aktardı:

Sivil toplumun ve uzmanların dahil olduğu yeni bir yönetim modeli; raporun en önemli vurgularından biri, göç yönetiminde sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, avukatlar ve doğrudan sığınmacıların katılımını içeren bütüncül bir yönetim modeline geçilmesi gerekliliği. Bu kapsamda Göç Danışma Kurulu gibi yapıların işlevselleştirilmesi ve şeffaflık öneriliyor.

Adli vakaya karışma gerekçesiyle yapılan sınır dışı işlemleri adalet duygusunu zedeliyor

Yargı kararlarının uygulanmaması ve keyfi uygulamalar; raporda en çok vurgulanan sorunlardan biri, bazı göç idaresi personelinin yargı kararlarını tanımaması ve keyfi uygulamalara imza atması, Mahkeme kararlarına rağmen geçici koruma statüsünün iptal edilmesi, aile bütünlüğünü tehdit eden sınır dışı kararları ve keyfi tahdit kodları bu kapsamda ele alınıyor. Özellikle, ‘adli vakaya karışma’ gerekçesiyle yapılan sınır dışı işlemlerin, şikâyetçi olan veya mağdur durumdaki kişilerin de cezalandırılmasına yol açarak adalet duygusunu zedelediği belirtiliyor.

Avukata erişim, savunma hakkı ve bilgilendirme eksiklikleri; sığınmacıların temel haklara erişiminde en büyük engellerden biri, avukata erişimin kısıtlanması ve yeterli bilgilendirme yapılmaması. Geri gönderme merkezlerinde avukat görüşmeleri kısıtlı sürede, gizlilikten uzak ve sıklıkla tercüman desteğinden yoksun olarak gerçekleştirildiğinin altının çizildiği raporda, savunma hakkının etkili şekilde kullanılması için barolarla iş birliği içinde kalıcı çözüm önerileri sunuluyor.

Gönüllü geri gönderme formları baskı altında imzalatılıyor

Gönüllü geri dönüşün zorla sınır dışı etmeye dönüşmesi; geri gönderme merkezlerinde tutulan kişilere gönüllü geri dönüş formu imzalatılması, çoğu zaman baskı altında gerçekleşiyor. Bazı durumlarda, kişiler hakkında devam eden yargılamalara rağmen sınır dışı işlemleri uygulanıyor ve bu kişiler ailelerinden, işlerinden, hayatlarından koparılıyor. Oysa gerçek bir ‘gönüllülük’ için bağımsız bir gözlemci eşliğinde sürecin yürütülmesi ve kişinin özgür iradesiyle karar verebilmesi gerekiyor.

Sağlık hizmetlerine erişimde engellemeler yaşanıyor

Eğitim ve sağlık hakkının engellenmesi; başta deprem bölgesinden olanlar olmak üzere kayıtlı oldukları iller dışından başka illere göç eden çocukların okullara kabul edilmemesi, raporda yer alan önemli bir insan hakkı ihlali olarak dikkat çekiyor. Benzer şekilde, sağlık hizmetlerine erişimde kimlik durumu ve yol izni gibi prosedürel gerekçelerle engellemeler yaşanıyor. Bu tür uygulamaların, özellikle çocuklar ve engelli bireyler açısından telafisi imkânsız sonuçlara yol açtığı vurgulanıyor.

Geri gönderme merkezlerini incelemeye davet ediyoruz

Geri gönderme merkezlerinde kötü muamele ve şeffaflık eksikliği; geri gönderme merkezlerindeki fiziksel koşullar, kamera kayıtlarının yetersizliği ve kötü muamele iddialarının soruşturulmaması, raporda açık bir biçimde belgeleniyor. Kör noktaların giderilmesi, tecrit uygulamalarına son verilmesi ve şiddet iddialarının etkin biçimde soruşturulması yönünde somut öneriler sunuluyor. Ayrıca bu merkezlerin bağımsız denetim mekanizmalarına açık hale getirilmesi gerektiği belirtiliyor. Kamuoyunu, karar vericileri ve medya temsilcilerini bu çerçeve metni dikkatle incelemeye ve mültecilere yönelik her türlü ayrımcı uygulamanın karşısında durmaya davet ediyoruz.

Göç idaresi memurları kendilerini idarenin, savcının, mahkemenin üzerinde görüyor

Basın açıklamasının ardından raporda da yer verilen yargı sistemindeki sorunlara ilişkin konuşan Av. Gülden Sönmez, “Genel olarak gördüğümüz şöyle bir şey var. İdare kendisini tamamen yargının üzerinde bir otorite olarak görüyor. Haliyle bir göç idaresi memuru, rahatlıkla kendisini mahkemenin üstünde, savcının üstünde, yargının üstünde gördüğüne şahit oluyoruz. Bu da doğallaşmış bir davranış gibi karşımızda duruyor. Haliyle avukatlar olarak çoğunlukla trajikomik ancak izah edilemeyen, skeçlere konu olabilecek hadiselere şahit oluyoruz” dedi.

Göç politikası insanilikten uzaklaşmamalı

Göç politikasının insani eksenden uzaklaşmaması gerektiğini hatırlatan Av, Halim Yılmaz, “Eğer göç politikası insanilikten uzaklaşırsa, ölümler, intiharlar, kamuoyunda infial uyandıran olaylar maalesef artmaya devam edecek. Türkiye, içerisinde bulunduğu coğrafya, tarihi, kültürü ve toplumuyla muhaceret ile sürekli karşı karşıya kalan bir ülke.

Toplumun çok az kısmını temsil eden, sadece politik nedenlerle mültecilere karşı nefret üretenlerin suyuna gidilirse ve onları memnun edecek politikalar üretilirse maalesef bunun altından hiç kimse kalkamaz. Diğer yandan Türkiye’nin komşu ülkelerle olan dostane ilişkilerine mültecilerin kurna edilmesi çok yanlış. Devletler kendi aralarında ilişkilerine devam ederler ama zulümden kaçan insanların o zulme kurban vermek Türkiye’ye bir fayda sağlamaz. Tam tersine uzun vadede kara bir leke olarak karşımız acıkabilir.” diye konuştu.

İlişkilerin bozulmaması için hukuka aykırı uygulamalar yapılması doğru değil

Göç konusunda özellikle yetkililerin yapıldığı açıklamalarda daha çok güvenlikle ilgili konuların yer aldığına dikkati çeken Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, “Bu durum, göç meselesinin diğer yönlerinin de ihmal edilmemesi gerektiğini bize gösteriyor. Sadece sınır güvenliği değil sosyal uyum meselesi de var. Dış politikada yetkililerin bazı devletler geçici ilişkilerinin bozulmaması adına insan haklarına ya da hukuka aykırı, devletin kendi koyduğu kurallara aykırı uygulamalar yapmanın uzun vadede o ülkeye, küresel hedeflerine, kendisine biçtiği role aykırıdır.” şeklinde konuştu.

22 Haziran

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı: “Mülteci haklarının sağlanması için kalıcı çözümler geliştirilsin” (Enternasyonal Dayanışma)

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü kapsamında yaptığı açıklamada, tüm ülkelere mültecilerin temel haklarının sağlanması konusunda kalıcı çözümler geliştirmeleri için çağrıda bulundu. 

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü dolayısıyla Beyoğlu’nda bulunan Şişhane Meydanı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Özgül Saki, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda hak savunucusu katıldı. Enternasyonal Dayanışma aktivistleri de eyleme destek verdi.

Açıklamada, “Sınırları değil, bir arada yaşamı savunuyoruz” pankartı açılırken; “Keyfi sınır dışı uygulaması durdurulsun”, “Geri Gönderme Merkezleri kapatılsın”, “Göçmenlere yönelik ırkçılığa son”, “Irk ayrımcılığına son” dövizleri taşındı. Basın metninin Türkçesini Gülseren Yoleri, Kürtçesini Kamile Kandal ve İngilizcesini Yıldız Önen okudu.

Basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“Dünya Mülteciler Günü’nde milyonlarca insan savaş, yoksulluk ve sömürüye maruz kalıyor ve hayatta kalma mücadelesi veriyor.

20 Haziran yalnızca bir “farkındalık günü” değil, aynı zamanda öfkenin, dayanışmanın ve hesap sormanın günüdür.

Türkiye’de ve dünyada milyonlarca mülteci savaş ve çatışma sonucu yurtlarını terk etmek zorunda kalıyor.

Ancak göç yolları boyunca ve vardıkları ülkelerde onları bekleyen şey çoğu zaman insan onuruna yakışmayan yaşam koşulları, ırkçılık, ayrımcılık, dışlama ve sömürüdür.

Birlikteliğin önemi

Özel savaş politikalarına karşı Orta Doğu halklarının birlik olması önemlidir.

Orta Doğu, bir kez daha emperyalist planların, bölgesel iktidar hesaplarının ve silah tüccarlarının çıkarları uğruna yeni bir savaş sarmalının eşiğinde. İsrail ve İran arasında tırmanan gerilim, tüm bölge halklarının ve özellikle işçi sınıfının üzerine bomba gibi düşmektedir.

Siyonist İsrail’in saldırgan politikaları ve İran rejiminin karşı hamleleri, halkların güvenliğini değil; bölgeyi kaosa sürüklemeyi hedeflemektedir.

Bu savaş senaryosu, milyonlarca insan için yeni bir yerinden edilme tehdidi anlamına gelmektedir.

Halihazırda Suriye, Irak, Filistin, Yemen ve Afganistan gibi ülkelerde yaşanan çatışmaların sonuçları ortadayken; yeni bir savaş dalgası, göç yollarında ölüm, sınır kapılarında dışlanma ve gittikleri ülkelerde ucuz, güvencesiz işçiliğe mahkûm edilme demektir” dedi.

‘GGM’ler kapatılsın’

Türkiye’de sayıları giderek artan Geri Gönderme Merkezleri birer cezaevine dönüştü. Hukuki güvenceden yoksun gözaltılar, kötü muamele, avukata erişimin engellenmesi ve keyfi sınır dışı uygulamaları artık ‘olağan’ hale getirildi.

Sınır dışı edilenlerin akıbeti bilinmiyor; çünkü bu merkezler kamuoyundan gizleniyor, içeride yaşanan hak ihlalleri sistematik olarak örtbas ediliyor.

Afgan mülteci işçi Nourtani, patronları tarafından işbirliği ile öldürüldü. Bu cinayet, sadece bireysel bir saldırı değil; mültecilere yönelik sistematik dışlamanın ve emek sömürüsünün bir sonucudur. Devletin, yargının ve medyanın sessizliği, bu cinayeti mümkün kılan zeminin ta kendisidir.

Kadınlar şiddete maruz kalıyor

Mülteci kadınlar ve LGBTİ+’lar, hem göçmen kimlikleriyle hem de cinsiyet kimlikleriyle çok yönlü bir ayrımcılığa ve şiddete maruz bırakılıyorlar.

Cinsel şiddet, güvencesiz işçilik, fuhuşa zorlanma, barınma sorunları, sağlık hizmetlerine erişememe, trans kimlikli mültecilerin belgelenme ve geçim mücadelesi… Devletin yok saydığı bu yaşamlar, toplumsal nefretin hedefinde. Ne kadınlar ne LGBTİ+’lar güvende değil; hele ki mültecilerse, bu güvencesizlik katbekat artıyor.”

Forum yapıldı

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, Dünya Mülteciler Günü dolayısıyla yaptığı basın açıklaması sonrasında, Beyoğlu Önder Babat Kültür Merkezi’nde Forum düzenledi.

Yazar

You May Also Like

Biz kimiz?

Enternasyonal Dayanışma, işçi sınıfının kolektif ve kitlesel mücadelesiyle dünyanın daha eşit, adil ve özgür bir yere dönüşeceğini savunan…