Yıldız Önen
Dünya birbirine zincirlenmiş krizlerin boğucu ağına sıkışmış durumda. Gazze’de yaşananlar artık bir katliamdan öte, açlıktan ölümlerin sıradanlaştığı bir soykırıma dönüşmüşken; Ukrayna-Rusya savaşı, sonsuz barış görüşmelerine rağmen hiç ilerleme kaydetmiyor. Hindistan ile Pakistan arasındaki yeni gerilimler nükleer tehditleri yeniden gündeme taşırken; ABD’de ikinci kez iktidara gelen Trump hükümeti yalnızca içeride işçi sınıfını hedef almakla kalmıyor, küresel sistemin dengelerini de altüst ediyor. ABD’nin Çin ve AB ile bitmeyen ticaret savaşları, Musk-Trump kavgası, NATO’da devasa silahlanma bütçeleri, Avrupa’nın göçmen düşmanı yasaları ve daha fazlası. Hepsi aynı sorunun parçaları: Kapitalizmin çoklu krizi.
Bu krizlerin hiçbiri tesadüf değil. Kapitalist sistem, özellikle 1970’lerden bu yana süregelen düşük kâr oranları eğilimiyle baş edemiyor. Ne neoliberal reçeteler ne de küreselleşme vaatleri bu krizi durdurabildi. Artık kapitalist sistemin kendisi çare değil, krizin kendisi hâline geldi. Kapitalizm krizi aşmak için daha otoriter, daha militarist, daha ırkçı, daha baskıcı çözümleri gündeme sokuyor. Kapitalizm bir ‘çıkış’ değil, bir tehdit olarak şekilleniyor.
Trump’ın ikinci dönemi: Kapitalist krizin hızlandırıcısı
Trump 2025 başında ikinci kez Beyaz Saray’a yerleştiğinde, dünyaya artık çok net bir mesaj verdi: Bu dönem sadece popülist bir geri dönüş değil; sağcı otoriterliğin kurumsallaştığı, emperyalist saldırganlığın daha açıktan yürütüldüğü bir dönem olacak.
1. İsrail’e koşulsuz destek ve Filistin Soykırımı: Trump yönetimi Gazze’de yaşanan soykırıma açık destek veriyor. ABD, BM Güvenlik Konseyi’nde ateşkes kararlarını veto ediyor; İsrail’le yeni silah anlaşmaları imzalanıyor, sürekli kredilerle teşvik ediliyor. Gazze’ye insani yardımı engelleyen, bu kuşatmayı sürdüren mekanizmalardan biri doğrudan ABD hükümeti. Bu, sadece politik bir destek değil; doğrudan suç ortaklığı.
2. NATO ve silahlanma: Trump, NATO ülkelerine “bütçenizi arttırmazsanız sizi korumayız” diyerek militarizmi teşvik etti. NATO’nun 32 üye ülkesi savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’ine çıkarma konusunda anlaştı. Almanya, Polonya ve İngiltere gibi ülkeler savunma bütçelerini tarihi seviyelere çıkardı. İngiltere 12 yeni nükleer denizaltı siparişi verdi. Bu süreç nükleer bir savaşın altyapısını oluşturuyor.
3. Çin ve AB ile ekonomik gerginlik: Trump, Çin’e yönelik ek gümrük tarifeleriyle küresel tedarik zincirlerini altüst etti. Elektrikli araçlar, güneş panelleri ve çipler üzerindeki vergiler sadece Çin’i değil, bu ürünlere bağımlı bütün sektörleri sarstı. Avrupa ile de benzer bir kriz yaşanıyor; Trump, Almanya ve Fransa’nın “ABD’ye ekonomik tehdit oluşturduğunu” söylüyor.
4. Göçmen karşıtlığı: Trump “sıfır geçiş” adı altında göçmen düşmanlığını yasalaştırdı. Meksika sınırına yeniden duvar örüldü, sınırdaki çocuklar ailelerinden koparıldı, sığınma hakkı kısıtlandı. Göçmenlere yönelik sosyal hizmetler kesildi. Bu adımlar ABD’deki ırkçılığı daha da meşrulaştırırken Avrupa’daki faşistleri de cesaretlendiriyor.
5. İşçi sınıfına saldırı: Trump sendikal hakları hedef aldı. Kamuda toplu pazarlık yetkileri sınırlandı, “çalışma hakkı” yasalarıyla sendikasızlaştırma yaygınlaştı. Sağlık, eğitim ve barınma gibi sosyal haklar zayıflatıldı. Zenginlere yeni vergi ayrıcalıkları tanınırken emekçiler daha da yoksullaştı.
6. İklim krizini reddeden ekonomizm: Trump yönetimi COP zirvelerini küçümseyerek iklim mücadelesini alaya aldı. Fosil yakıtlara teşvikler arttırıldı, petrol ve doğalgaz lisansları genişletildi. Orman yangınları ve seller artarken bu ekolojik çöküş “büyümenin maliyeti” gibi sunuluyor.
Bu tablo yalnızca bir ülkenin çöküşü değil. Bu, kapitalizmin çoklu krizine sağcı-otoriter bir “çözüm” modelinin küresel hâle gelişidir.
Irkçılık, cinsiyetçilik ve aşırı sağ: Sistemin yeni normali
Avrupa’nın dört bir yanında göçmen düşmanı yasalar artık sadece aşırı sağın değil, “merkez” partilerin de gündeminde. Irkçılık, aşırı sağcılık ve cinsiyetçilik; sistemin dışındaki marjinal fikirler olmaktan çıkıp mevcut düzenin yeniden üretim mekanizmalarına dönüşüyor.
Almanya: Aşırı sağcı AfD (Almanya için Alternatif) partisi, ülkenin doğu eyaletlerinde %30’un üzerinde oy oranına ulaştı. Saksonya, Thüringen ve Brandenburg gibi eyaletlerde birinci parti konumuna geldi. AfD’nin lider kadrosu göçmenlerin “geri gönderilmesini”, çok kültürlülüğün “iflas ettiğini” ve Almanya’nın “etnik olarak saflaştırılması” gerektiğini savunuyor.
Fransa: Emmanuel Macron hükümeti, göç yasasını sertleştirerek aile birleşimi ve iltica prosedürlerini zorlaştırdı. Yeni yasa Fransa’da doğan çocukların ebeveynlerinin vatandaşlık başvurusunu geciktiriyor ve kamu yardımlarını daha da kısıtlıyor. Bu yasa Marine Le Pen’in önerileriyle büyük benzerlik taşıyor ve aşırı sağın dilinin “merkez” tarafından benimsendiğini gösteriyor.
İtalya: Başbakan Giorgia Meloni liderliğindeki aşırı sağcı hükümet Akdeniz’de göçmen kurtarma operasyonlarını hedef alan yasalar çıkardı. Göçmen taşıyan sivil toplum gemilerine liman izni verilmiyor; gemi kaptanlarına hapis ve para cezası getiriliyor. Meloni ayrıca “İtalyan aile yapısına zarar verdiği” gerekçesiyle LGBTİ+ derneklerini ve etkinliklerini hedef aldı.
Macaristan ve Polonya: Macaristan’da Viktor Orban, “büyük göç”ün Batı medeniyetini yok ettiğini söyleyerek çokkültürlülüğe savaş açtı. Polonya’da sınır dışı edilen göçmenlere karşı sınırda devriye gezen silahlı paramiliter gruplar destekleniyor. Bu ülkelerde “aile değerlerini koruma” adı altında LGBTİ+ evlilikler yasaklandı; trans bireylerin resmi tanınması iptal edildi.
Avrupa Parlamentosu ve AB genelinde: Göç karşıtı politikaların yükselişi sadece ulusal parlamentolarda değil AB düzeyinde de etkisini gösteriyor. Avrupa Komisyonu 2025 başında onayladığı “Yeni Göç ve İltica Paktı” ile göçmenlerin sınırda daha hızlı “filtrelenmesini”, itiraz süreçlerinin kısaltılmasını ve geri gönderme prosedürlerinin hızlandırılmasını kabul etti. Bu pakt insan hakları kuruluşları tarafından “yasal refoulement” (geri göndermeme ilkesinin ihlali) olarak tanımlandı.
Toplumsal cinsiyet eşitliğine saldırılar: Bu otoriterleşme yalnızca göçmenleri değil, kadınları ve LGBTİ+ bireyleri de hedef alıyor. “İki cinsiyet vardır” kampanyaları hem siyasi partiler hem de dini yapıların desteğiyle yaygınlaştırılıyor. İtalya’da eğitim müfredatından toplumsal cinsiyet eşitliği dersleri çıkarıldı. Polonya’da “toplumsal cinsiyet ideolojisine karşı” kampanyalarla üniversiteler hedef alınıyor. Almanya’da CDU gibi muhafazakâr partiler “cinsiyet ideolojisine karşı aile birliği” adı altında yeni yasalar öneriyor.
Bu örnekler aşırı sağın yalnızca radikal uçlardan değil, sistemin içinden beslendiğini gösteriyor. Irkçılık, transfobi, kadın düşmanlığı gibi eğilimler; kapitalizmin çoklu krizini yönetme stratejilerine entegre ediliyor. Bu politikalar sadece krizin sonucu değil; aynı zamanda bu krizin sürdürülmesinde işlevsel olan, öfkeyi aşağıya yönelten sistematik araçlar hâline geliyor.
İklim krizi: Kapitalizmin felaket mimarlığı
Kapitalizmin yarattığı çoklu krizlerden biri de, belki en geri döndürülemezi olan ekolojik yıkım. Artık iklim krizi bir “gelecek senaryosu” değil; içinde yaşadığımız zamanın temel gerçeği. Kuzey Afrika’da 50 dereceyi aşan sıcaklıklar, Avrupa’da kuraklıktan çöken tarım üretimi, ABD’de yılda 10’dan fazla eyaleti vuran orman yangınları, Akdeniz’de ısınan sularla kaybolan balık türleri… Bunların hiçbiri “doğal afet” değil, sermayenin sınırsız kâr arayışının sonuçları.
Ancak iklim krizinin kendisi kadar vahim olan şey, buna verilen yanıtların da sistem içi çözümlerle sınırlı olması. COP zirveleri her yıl düzenleniyor, liderler kameralar önünde el sıkışıyor ama her zirveden sonra karbon emisyonları daha da artıyor. Fosil yakıt sübvansiyonları sona ermiyor; yeşil dönüşüm yalnızca bir pazar yaratma stratejisi olarak görülüyor.
Trump’ın ikinci döneminde ABD’nin iklim politikasında yaşanan gerileme bu durumu net biçimde yansıtıyor. COP zirvelerini “elitlerin yoga kampı” olarak küçümseyen Trump, Alaska’da yeni petrol arama ruhsatları dağıtırken Kongre fosil yatırımlarına yeni teşvik paketleri geçirdi. İklim adaleti hareketine yönelen baskı da artıyor; iklim eylemleri artık birçok eyalette “altyapıya sabotaj” suçlamasıyla yargılanıyor.
İklim krizi yalnızca çevresel bir sorun değil; sınıfsal bir mesele. Bu sistemde suyu kirletenler kâr ederken, kuruyan tarlaların hesabı emekçilere kesiliyor. Yeni bir dünya sadece barış ve adalet için değil; hayatta kalabilmek için de bir zorunluluk.
Türkiye: Çıkışsızlık ve direnç arasında
Türkiye’de bu krizlerin tamamı iç içe yaşanıyor. Emekçilerin alım gücü düşerken, enflasyonla baş etmek yerine yoksulluk yönetiliyor. Göçmenler hedef gösterilirken, Kürt sorununda çözüm konusunda hâlâ somut bir adım atılmamış durumda. Dış politikada Filistin ve Suriye üzerinden militarist güç gösterileri yapılırken içeride baskılar yoğunlaşıyor. Fakat burada da mücadele var. Kadın hareketi, LGBTİ+ hareketi, barış mücadelesi verenler, Filistin ile dayanışma hareketi pek çok yerde gösterilerle sokakları boş bırakmıyorlar. İşçiler, sendika hakkı, ücret artışları, sosyal haklar için direniyor. Ancak güçlü bir antikapitalist siyasi alternatifin eksikliği bu mücadelelerin birleşmesini zorlaştırıyor.
Direnişin haritası: Umut nerede?
Karanlık bir tabloya rağmen dünya sessiz değil. Aksine, küresel direniş haritası her geçen gün genişliyor. Bu direnişler kapitalizmin çoklu krizine karşı hem tepki hem de umut üretiyor.
Filistinliler direniyor: İsrail’in aralıksız bombardımanına ve abluka koşullarına rağmen Filistinliler topraklarını terk etmiyor. Mülteci kamplarına, yer altı sığınaklarına, yıkıntılara rağmen ayakta kalıyorlar. Bu ısrar sadece bir hayatta kalma değil; bir halkın kolektif direniş biçimi.
ABD’de “Kral’a Hayır” direnişi: Trump’ın ikinci döneminde yükselen otoriterliğe karşı ABD’nin dört bir yanında “Not My King” (Benim Kralım Değil) ve “No to Trumpism” (Trumpçılığa Hayır) eylemleri örgütlendi. Bu eylemler yalnızca seçim sürecinde değil Trump’ın İsrail’e verdiği koşulsuz destek ve göçmen düşmanı yasalarla birlikte yaygınlaştı.
Liman işçilerinden İsrail’e blokaj: Yunanistan’da, İspanya’da, ABD’de Los Angeles, Oakland ve Seattle gibi limanlarda çalışan işçiler İsrail’e silah taşıyan gemilerin yüklenmesini engelledi. “İsrail’e Silah, Filistin’e Ölüm Taşımıyoruz” sloganlarıyla grevler örgütlendi. Bu eylemler 1980’lerdeki Güney Afrika’ya karşı uygulanan boykotları hatırlatan bir etki yarattı.
Madleen yelkenlisi ve denizden dayanışma: Greta Thunberg ve iklim adaleti aktivistleri 2025 yazında Filistin’e insani yardım ve sembolik dayanışma götürmek için Madleen isimli bir yelkenliyle yola çıktı. Bu eylem sadece yardım değil, küresel sessizliğe karşı bir ses yükselişiydi. Açıklamalarında “Gazze bir iklim, vicdan ve adalet meselesidir” diyerek mücadelelerin birleşebilirliğine işaret ettiler. Şu anda Hanzala gemisi yolda.
Filistin için milyonlar sokaklarda: Londra, Paris, Berlin, New York, Johannesburg, Kuala Lumpur, Rabat, Santiago, Melbourne… Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan haftalarca sokaklara çıktı. Gazze’yle dayanışma yürüyüşleri artık izole eylemler değil, kalıcı bir uluslararası halk tepkisine dönüştü. Üniversite işgalleri, kamu binaları önündeki oturma eylemleri, Filistin bayrağının diplomatik binalara asılması gibi onlarca yaratıcı eylem yöntemi uygulandı.
1 Mayıs ve işçi direnişleri: 2025 1 Mayıs’ı son yılların en kitlesel ve politik 1 Mayıs’ıydı. Hindistan’da 100 milyondan fazla işçi greve çıktı. Bangladeş’te tekstil işçileri ücret artışı için sokaklara döküldü. Fransa’da emeklilik yasasına karşı yürüyenler 1 Mayıs’ta da hükümete geri adım attırmak için meydanları doldurdu. Arjantin’de IMF politikalarına karşı öğrenciler ve emekçiler haftalarca direniş çadırları kurdu. Güney Afrika’da maden işçileri greve çıktı; Şili’de kadın emekçiler kürtaj hakkı ve eşit ücret talepleriyle yürüdü. ABD’de farklı baskı ve sömürü konularını bir araya getirmeyi başaran binden fazla miting ve etkinlik düzenlendi.
Üniversiteler ayakta: ABD’de Columbia, Harvard, UCLA gibi üniversitelerde öğrenciler “Filistin ile dayanışma kampları” kurdu. Üniversite yönetimlerinden İsrail’le ilişkili şirketlerden yatırımların çekilmesi talep edildi. Avrupa’da Amsterdam, Bologna, Paris ve Madrid üniversitelerinde benzer işgaller yaşandı. Akademisyenler de öğrencilere destek açıklamaları yaptı.
Kadınlar, LGBTİ+’lar ve gençlik: Polonya, Macaristan, Türkiye ve Arjantin gibi ülkelerde kadın ve LGBTİ+ hareketi sadece yaşam hakkı için değil, aynı zamanda aşırı sağın yükselişine karşı direnişin ön saflarında yer aldı. İstanbul’daki Onur Yürüyüşü’ne getirilen yasaklara rağmen aktivistler polis barikatlarını zorlayarak yürüdü. Arjantin’de kürtaj hakkını korumak için “yeşil dalga” geri döndü.
Bu çok yönlü direniş dalgası sadece tepkisel değil, aynı zamanda yeni bir dünya ihtimalini büyütüyor. İşçi sınıfının içinden, ezilen halkların mücadelesinden, gençliğin ve kadın hareketinin öfkesinden doğan bu enerji antikapitalist bir alternatifi mümkün kılıyor. Bu nedenle “umut” soyut bir beklenti değil. Somut eylem, dayanışma ve örgütlenmeyle büyüyen bir toplumsal güçtür.
Direnişin yolunu büyütmek
Trump’ın ikinci dönemi kapitalizmin artık insanlığa sunabileceği bir şey kalmadığını gözler önüne serdi. Yeni savaşlar, yeni duvarlar, yeni yasaklar… Bu krizden sistemin çıkışı yok. Ama bizim olabilir.
İşçi sınıfı, kadınlar, gençler, LGBTİ+’lar, göçmenler, ezilen halklar… Bu krizin mağdurları değil, bu dünyanın yeniden kurucuları olabilir. Bugün dünyanın dört bir yanında bunun örneklerini görüyoruz. Hindistan’daki 100 milyonluk grev, Filistin için limanları bloke eden işçiler, üniversite kampüslerinde kurulan dayanışma çadırları, Şili’de kürtaj hakkı için sokaklara çıkan kadınlar… Hepsi başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösteren işaretler.
Politik alanda da yeni arayışlar filizleniyor. İngiltere’de Labour Parti’den ayrılan Jeremy Corbyn ve diğer milletvekillerinin kurmayı amaçladığı parti; iklim adaleti, emek hakkı, göçmen dayanışması ve toplumsal eşitlik ilkeleri üzerine inşa edilen, sistemin sol boşluğunu doldurmaya aday genç bir hareket. Parti girişimine birkaç günde 400.000 kişi üye oldu. ABD’de, Demokratik Sosyalistler (DSA), Amazon işçilerinin sendikalaşmasından Filistin dayanışmasına kadar birçok alanda aktif. Gençlerin radikalleşmesinde DSA’nın etkisi büyük. Aynı zamanda kampüslerde kurulan Filistin dayanışma kamplarının da içinde yer alıyorlar. Fransa’da sosyalist, yeşil ve radikal sol partilerin oluşturduğu NUPES (Yeni Halk Birliği) ittifakı Macron’un neoliberal saldırılarına karşı önemli bir direnç hattı inşa etti. Emeklilik yasasına karşı sokakta direnen kitlelerle seçim alanında da bağ kurabilen nadir örneklerden biri. İspanya’da, Podemos’un içinden çıkan yeni kuşak feminist ve çevreci siyasetçiler, yerel düzeyde belediyeciliğe dayalı alternatifler üretmeye devam ediyor. Barselona’daki “konut hakkı belediyeciliği” projeleri dikkat çekici. Arjantin’de, Frente de Izquierda (Solun Cephesi), IMF politikalarına karşı sokağın sesini parlamento kürsüsüne taşıyan bir örnek. Sendikalarla bağını koruyan bu yapı, öğrenciler, kadınlar ve işsiz gençlik arasında da etkili. Almanya’da, Berlin merkezli Sol Perspektif hareketi, iklim adaleti ve sosyal eşitlik ekseninde Yeşiller’in liberal merkezdeki duruşuna bir alternatif sunmaya çalışıyor. Brezilya’da, seçimleri Lula’nın kazanması ile birlikte sosyal hareketlerin ve yerli halkların sesinin meclise daha fazla taşınması yönünde adımlar atılıyor. Ancak sokaktaki örgütlü hareketin bağımsızlığı sürüyor. MST (Topraksız İşçiler Hareketi), agrokapitale karşı alternatif bir üretim ve yaşam modeli örüyor.
Tüm bu örnekler başka bir siyasetin mümkün olduğunu, sadece muhalefet etmek değil; kurmak isteyenlerin var olduğunu gösteriyor. Henüz her yerde güçlü değiller ama yön göstericiler.
Greta Thunberg’in iklim krizine karşı mücadelede dediği gibi:
“İktidardakilerin konferanslara, anlaşmalara ya da zirvelere ihtiyaçları yok. Gerçek iklim adaleti için bugün harekete geçebilirler. Ve yeterince insan bir araya geldiğinde, değişim kaçınılmaz olur. O yüzden umut aramayı bırakın – umudu yaratmaya başlayın.”
Umut, beklemek değil; yaratmaktır. Sokağa çıkan her öğrenci, grev yapan her işçi, barikatları aşan her kadın, susturulmaya çalışılan her göçmen – umudu büyütüyor.
Bu nedenle görev açık: Mücadeleyi ortaklaştırmak, antikapitalist bir hat örmek, uluslararası dayanışmayı büyütmek.
Kapitalizmin bir çıkışı yok. Ama bizim bir yolumuz var.
Yıldız Önen
(Enternasyonal Sosyalizm dergisinin 3. sayısında yayımlanmıştır.)
1. Choonara, Joseph, The late, late capitalism show https://isj.org.uk/the-late-late-capitalism-show/
2.Rodino, Virginia and Fretz, Eric; Fighting Trump: resistance in the US, https://isj.org.uk/resistance-trump/
3.Önen, Yıldız, Trump’ın ikinci dönemi, çift kutuplu dünya senaryoları ve sosyalistler, https://enternasyonaldayanisma.org/2025/02/24/trumpin-ikinci-donemi-cift-kutuplu-dunya-senaryolari-ve-sosyalistler/
Trump ve çoklu krizler dönemi, https://ilketv.com.tr/trump-ve-coklu-krizler-donemi/
NATO zirvesine giderken Avrupa’da kaos hâkim, https://ilketv.com.tr/nato-zirvesine-giderken-avrupada-kaos-hakim/