Tüm dünyada yaşanan ekonomik sıkıntıları, egemen sınıflar en iyi bildiği yolla, yani yükü emekçilerin sırtına yıkarak atlatmaya çalışıyor. Türkiye’de de yaşanan tablo farklı değil. Tek adam iktidarının ekonomi politikaları, işçiler ve emekçiler için her geçen gün bir öncekini aratacak sonuçlar doğuruyor.
Asgari ücretin çoktan açlık sınırı altında kaldığı, yoksulluk sınırının ise neredeyse dört asgari ücret seviyesine geldiği bu günlerde, Şimşek programının bel kemiğini oluşturan esnek, güvencesiz, düşük ücretlerle çalışma rejimi tüm emekçilere zorla dayatılıyor.
Uygulanan ekonomi programı özellikle işçi sınıfı üzerinde derin ve yıkıcı etkiler yaratıyor. Program, kendi hedefi olan enflasyonla mücadelede bile başarılı olamıyor. Ekonomi giderek bir iflasa sürükleniyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “rasyonel ekonomi” programı çeşitli sermaye gruplarınca övülüyor ama faturayı ödeyen işçi sınıfı, köylüler ve diğer emekçiler oluyor.
Hükümet işçilere TÜİK’in açıkladığı, gerçek olmayan enflasyonun yarısından daha az ücret zammı teklif ediyor. Kamu işçilerine teklif edilen ücret zammı yüzde 16.
Sermayenin rasyonel politikalarından işçilere yoksulluk, sömürü, şiddet ve eşitsizlik çıkıyor. İşçi sınıfının milli gelirden aldığı pay sürekli azalıyor.
Enflasyon canavarı ve erimeye devam eden alım gücü
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre yıllık enflasyon oranları Mayıs 2025 itibarıyla yüzde 35 olarak açıklanmış olsa da, bağımsız araştırmacılar ve insanlar, gerçek enflasyonun bu rakamların çok ötesinde olduğunu biliyor ve dile getiriyor. Örneğin, Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG), Mayıs 2025 enflasyonunu, TÜİK’in açıkladığı rakamların oldukça üzerinde, yüzde 71 olarak açıkladı.
Bu durum TÜİK verilerine olan güveni sarsmakla kalmıyor, aynı zamanda memur ve emekli maaş artışlarının enflasyon karşısında hızla erimesine neden oluyor. Çünkü hükümet ücret artışlarını TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranları üzerinden yapıyor.
Yüksek enflasyonun en ağır faturasını sabit gelirli işçi sınıfı ödüyor. Gıda, kira, enerji gibi temel ihtiyaç kalemlerindeki astronomik artışlar, asgari ücretin ve emekli maaşlarının alım gücünü dibe çekmiş durumda. Son bir yılda gıda enflasyonu TÜİK’e göre yüzde 40’ın üzerinde seyrederken, kiralar birçok kentte yüzde 100’ün üzerinde arttı.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) faiz artırımları yoluyla enflasyonu düşürme çabaları, bir yandan kredi maliyetlerini yükselterek tüketimi kısarken, diğer yandan üretim ve istihdam üzerinde baskı yaratıyor. Bu durum, işsizlik riskini artırırken, mevcut çalışanların ücretlerinin enflasyon karşısında yetersiz kalmasına, işçi sınıfının satın alma gücünün daha da düşmesine neden oluyor.
Vergi adaletsizliği: Yük kimin omuzlarında?
Ekonomi programının en problemli boyutlarından biri de vergi dağılımındaki derin adaletsizlik. Türkiye’de vergi gelirlerinin önemli bir kısmı, dolaylı vergilerden, yani tüketiciden alınan vergilerden oluşuyor.
2024 verilerine göre Türkiye’de vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 65-70’i dolaylı vergilerden, kalan yüzde 30-35’i ise doğrudan vergilerden (gelir ve kurumlar vergisi gibi) elde ediliyor. Bu oran, gelişmiş ülkelerin ve OECD ülkeleri ortalamasının oldukça üzerinde. OECD ülkelerinde dolaylı vergilerin payı ortalama yüzde 35 civarında seyrederken, doğrudan vergilerin payı daha yüksek ve vergi yükü daha adil bir şekilde dağıtılıyor.
“Peki, vergiyi kimler ödüyor?” sorusunun cevabı bu çarpık tabloyla yakından ilişkili.
KDV, ÖTV gibi dolaylı vergiler tüketiciden, yani esasen işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimlerden alınıyor. Bir ürün veya hizmet satın alındığında herkes aynı oranda vergi ödüyor. Bu da geliri düşük olanın, gelirine oranla daha fazla vergi ödemesi anlamına geliyor. Örneğin, asgari ücretli bir işçi temel ihtiyaçlarını karşılarken ödediği KDV ile yüksek gelirli bir bireyin lüks tüketim ürünlerinde ödediği KDV oranı aynı. Bu durum gelir eşitsizliğini daha da derinleştiriyor.
İşçilerin vergi yükü ise her geçen gün katlanarak artıyor. Ücretli çalışanlar, gelir vergisi dilimleri nedeniyle kazançları arttıkça daha yüksek oranda vergilendiriliyor. Yıl içinde asgari ücret zammı veya toplu sözleşme ile ücretlerinde iyileşme yaşayan işçiler kısa sürede bir üst vergi dilimine girerek daha fazla vergi ödemek zorunda kalıyor. Bu durum ücret artışlarının net kazanca yeterince yansımamasına neden oluyor.
Vergi dilimleri yıllardır enflasyon karşısında güncellenmiyor. Hükümetin bilinçli olarak yürüttüğü bu politika sonucu işçi sınıfı daha fazla vergi ödüyor, reel gelirleri daha hızlı eriyor.
Öte yandan sermaye ve yüksek gelir gruplarına yönelik vergilendirme, dolaylı vergilere kıyasla daha esnek ve vergi kaçırmalarına daha açık olabiliyor. Kurumlar vergisi oranları düşük tutulurken kâr payı dağıtımları ve sermaye gelirleri üzerindeki vergilendirme çok yetersiz kalıyor. Bu da zenginle yoksul arasındaki uçurumu her geçen gün daha da derinleştiriyor.
Ucuzun da ucuzuna çalıştırma: İşçilerin yüzde 32’si kayıt dışı, yüzde 11’i esnek çalışıyor
Şimşek programının işçilerin çalışma yaşamına müdahalesinin bir diğer ayağı da kayıt dışı ve esnek çalışmanın önünün sonuna kadar açılması. Evden üretim, evden çalışma, patron istediği zaman işe çağırılma işçi sınıfı içinde giderek yayılıyor.
Bu da işçiler için güvencesiz, sigortasız, ucuzun da ucuzuna çalışmak demek. 2024 yılında Türkiye’de yarı zamanlı ve esnek çalışanların genel istihdam içindeki oranı yüzde 11 olarak gözüküyor. Kayıt dışı çalışma ise yüzde 32.
İşçi sınıfının mücadelesi
Enflasyonun ağır yükü ve vergi adaletsizliği altında ezilen işçi sınıfı, bu duruma karşı sessiz kalmıyor ve çeşitli biçimlerde mücadele etmeye devam ediyor. Ücretlerini yükseltmek ve insanca yaşam koşulları elde etmek için işçi sınıfının yapabileceği ve yapmakta olduğu eylemler hayati önem taşıyor:
- Güçlü ve birleşik sendikal mücadele: İşçi sınıfının en önemli gücü örgütlü yapısıdır. Sendikalar toplu iş sözleşmelerinde enflasyon karşısında eriyen ücretlerin iyileştirilmesi için kararlı bir mücadele yürütmeli, ücret artışlarının sadece enflasyon oranında değil, aynı zamanda refah payı içerecek şekilde yapılmasını talep etmelidir. Sendikaların işyerlerindeki taban örgütlülüğünü artırması, işçilerin bir araya gelerek ortak talepler etrafında kenetlenmesi, pazarlık gücünü önemli ölçüde artıracaktır.
- Grevler ve direnişler: Ekonomik koşulların ağırlaşması ve taleplerin karşılanmaması durumunda grevler, işçi sınıfının en etkili mücadele araçlarından biridir. Üretimi durdurmak işvereni ve hükümeti talepleri dinlemeye zorlar. Yasal kısıtlamalara rağmen işçiler fiili grevler, iş yavaşlatma eylemleri ve direnişlerle seslerini duyurabilirler. Direnişler sadece ücret talepleriyle sınırlı kalmamalı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, iş güvenliği ve sendikal hakların güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsamalıdır.
- Sokak eylemleri ve kitlesel gösteriler: Sendikaların ve sivil toplum kuruluşlarının çağrılarıyla düzenlenen kitlesel gösteriler, hükümet ve kamuoyu üzerinde baskı oluşturmanın önemli bir yoludur. Enflasyonun, hayat pahalılığının ve vergi adaletsizliğinin halkın geniş kesimleri üzerindeki etkileri, sokaklara yansıdığında daha görünür hale gelir. Emekliler, kamu çalışanları ve özel sektör işçilerinin ortak taleplerle bir araya gelmesi, mücadelenin etkisini artıracaktır.
- Siyasi talepler ve seçimler: İşçi sınıfı, sadece ekonomik taleplerle yetinmemeli, aynı zamanda siyasi alanda da aktif olmalıdır. Vergi adaletini, adil gelir dağılımını, sendikal hakların güvence altına alınmasını ve işçi haklarını savunan siyasi partileri ve adayları desteklemek uzun vadede kalıcı değişikliklerin önünü açabilir.
- Uluslararası dayanışma: Dünya işçi sınıfının mücadelesi ulusal sınırları aşmalıdır. Uluslararası sendikalar ve işçi örgütleriyle dayanışma içinde olmak, küresel sermayeye karşı ortak bir cephe oluşturmak mücadelenin gücünü artırır.
Sonuç: Acil bir değişim şart
Mehmet Şimşek’in ekonomi programının özellikle işçi sınıfı açısından yıkıma yol açtığı, işçi sınıfı ve diğer tüm emekçileri derin yoksulluğa sürüklediği ortadadır.
Sıkı para politikaları ve mali disiplin adı altında uygulanan kemer sıkma politikaları, tek başına enflasyonu düşürmekte yetersiz kalırken işçi sınıfı üzerindeki ücret baskısını artırmaktadır.
Acil bir paradigma değişimine ihtiyaç vardır. Şimdiye kadar uygulanan bütün ekonomik ve sosyal programların değiştirilmesi gerekir. Bu değişim sadece ekonomiyi değil, aynı zamanda sosyal adaleti ve adil gelir dağılımını merkezine alan kapsayıcı bir modeli gerektirmektedir.
Adil bir vergi sistemiyle gelir ve servet eşitsizliğinin azaltılması, asgari ücretin insanca yaşayacak seviyeye çıkarılması, sendikal hakların güvence altına alınması ve işçi sınıfının refah seviyesinin artırılması, sürdürülebilir bir ekonomik büyümenin temelini oluşturabilir.
Aksi takdirde Türkiye ekonomisi enflasyon sarmalından kurtulamayacağı gibi işçi sınıfının ve emekçilerin yaşam mücadelesindeki zorluklar katlanarak devam edecektir.
Faruk Sevim
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin üçüncü sayısında yayımlanmıştır.)