Onlar ne sendika afişlerinde görünür ne seçim mitinglerinde anılır ne de kalkınma planlarında yer bulur. Çünkü bu ülkede mevsimlik tarım işçileri yalnızca tarlaya değil unutulmaya da gider. Ne çalıştıkları toprağın sahibi onlardır ne de yaşadıkları çadırın. Ellerindeki çapa, sırtlarındaki çuval, ayaklarındaki çamur kadar görünür değildir hakları. Türkiye büyürken onlar sayılmadan yaşar; hasat yapılırken hiç var olmamış gibi silinirler.
Bu yazı işte o en görünmeyen sınıfın – çadırda doğan, tarlada büyüyen, güvencesiz, sistemin dışında yaşayanların– hayatına yakından bakıyor.
Görünmeyen göç, duyulmayan ses
Yaz geldiğinde Türkiye’nin bazı yolları dolup taşar. Ama bu kalabalıklar tatil beldelerine gitmez. Bu göç valiz yerine çapa taşıyan insanların göçüdür.
Her yıl binlerce aile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan batı ve kuzeye doğru yola çıkar. Kimi biber toplamaya gider kimi fındık toplamaya kimi narenciye kasalamaya. Kamyon kasalarında, minibüslerde, traktör römorklarında taşınan sadece insanlar değildir; onlar aynı zamanda bu ülkenin en ağır yükünü yani görünmez emeği taşır.
Bu mevsimlik göç; ne yol kenarı tabelalarında görünür ne televizyon haberlerinde yer bulur ne de milletin vekilleri tarafından dert edinilir. Çünkü bu ülkede bazı insanlar mevsimlik göç eder ama devlet bazı coğrafyalardan mevsimlik olarak çekilir.
Geride kalan yalnızca naylon çadırlar değildir.
Geride kalan, o çadırların altında kurulan görünmeyen bir ülkedir.
Geçmişten bugüne: Tarlada kalan hikâyeler
Mevsimlik tarım işçiliği Türkiye’de yeni bir olgu değil. 1980 sonrası tarımsal üretimde yaşanan yapısal dönüşümler, küçük üreticilerin tasfiyesini hızlandırdı. Büyük toprak sahipleri için iş gücü esnekliği önemli hale gelirken, Doğu ve Güneydoğu’daki yoksul aileler için mevsimlik tarım hayatta kalmanın tek yolu oldu.
1990’larda köy boşaltmaları, iç göç ve bölgesel eşitsizlikler bu kitlesel hareketi daha da büyüttü. Artık her yıl 900 binden fazla insan evini değil, hayatını sırtlayıp tarlalara doğru yollara düşüyor.
Ama bu göç ne planlıdır ne güvencelidir ne de insanca koşullara sahiptir.
Bir kâğıt bir hayat kurtarır mı?
Bursa Valiliği’nin 2024/5 sayılı Mevsimlik Tarım İşçileri Genelgesi mobil sağlık ekiplerinden prefabrik yaşam alanlarına, çocuklar için geçici eğitim merkezlerinden işçilerin dijital sistemlere kaydına kadar kapsamlı hedefler içeriyor. Ancak bu metin, gerçek hayatla temas etmeyen ideal bir senaryo olmaktan öteye geçemiyor.
Çünkü e-METİP sistemine giren işçilerin çoğu elektriğin, suyun, tuvaletin olmadığı çadırlarda yaşıyor. Hedeflenen “iklime uygun betonarme yapılar” yok; yine naylon brandalar, çamura saplanan ayakkabılar, kamyon kasasında uyuyan çocuklar var.
2024 yılı itibarıyla resmi rakam 300 bin ama sahadaki sayılar 1 milyona yakın. Yani her üç mevsimlik işçiden ikisi kayıt dışı. Devletin gözüne görünmeyen bu insanlar ancak iş kazasında veya ölüm haberlerinde “varlık” kazanabiliyor.
Denetim komisyonları ise ya hiç kurulmamış ya da sadece kâğıt üzerinde var. METİP yerleşkeleri 15 ilde 28 noktada kurulu; geri kalan 66 ilde mevsimlik işçilerin izine rastlamak mümkün ama devletin izine rastlamak neredeyse imkânsız.
Kadınlar: Tarlanın yükünü değil sistemin yükünü taşıyanlar
Kadın mevsimlik tarım işçileri sistemin en sessiz kurbanlarıdır.
Çoğu Kürt kadınlardan oluşur, anadili Türkçe değildir. Ne sağlık ocağında kendini ifade edebilir ne sosyal hizmet görevlisiyle konuşabilir. Zaten devlet onları anlamak için değil, yönetmek için vardır.
Sabah saat 4’te kalkar, çocuklarını çadıra bırakır, 12–14 saat çalışır. Yevmiyesi erkeklerden %30 daha düşüktür. Hasta olsa dahi işe gitmek zorundadır, çünkü yokluğu eve açlık olarak döner.
Hamileyken bile çalışır, çoğu doğumu çadırda yapar. Tuvalet yok, banyo yok, hijyen yok. Cinsel tacize uğradığında ise susar. Çünkü konuşmanın da, duyulmanın da bir bedeli vardır.
2023 tarihli bir saha araştırmasından veriler:
*Kadınların %39’u içilebilir suya ulaşamıyor.
*%46,8’i banyo yapamıyor.
*%14,2’si vajinal enfeksiyon taşıyor.
*%18,5’i çadırda doğum yapmış.
*%40’tan fazlası 18 yaş altı doğum yapmış.
Bu kadınlar yalnızca üretmiyor. Aynı zamanda çocuk bakıyor, yemek yapıyor, su taşıyor, hastaya bakıyor.
Yani kadın bu sistemin hem emekçisi hem de sigortasız sosyal hizmetçisidir.
Çocuklar: Ne eğitim ne oyun —sadece iş
TÜİK’e göre 5–17 yaş arası çalışan çocukların yarısından fazlası tarımda çalışıyor. Bu çocukların %34’ü okul yüzü görmemiş.
Okul çağındaki çocuklar göç mevsimi geldiğinde defterini değil çapasını alıp tarlaya koşuyor.
Sabah 6’da başlıyorlar, akşam 8’de paydos. Teneffüs yok, güvenli alan yok, yemek yerleri çamur zeminde bir naylon örtü.
Eğitim Bakanlığı’nın “okul tespit modülü” sistemi, internet, elektrik ve öğretmen olmadığı için birçok noktada çalışmıyor.
Birçok çocuk sadece bedenini değil, hayalini de çalıştırıyor o tarlalarda.
Ve biliyoruz ki:
Bu çocuklar bir yıl sonra yine aynı göçü yaşayacak.
Eğitime erişemedikleri için tarım işçiliği nesilden nesile devredilecek.
Çünkü onlar da anası-babası gibi çadırlarda yaşayan tarım emekçisi olacaklar zamanla.
Babasına sorarsan gönderdik ama istemedi der, o kadar. Okumasını çok da istemez. Gerek yoktur. Nasılsa miras olarak yoksulluğunu bırakacaktır çocuklarına.
Çocukluktan işçiliğe, hayalden yorgunluğa geçiş bu ülkede sıradanlaşmış bir yıkımdır.
Sosyal güvence: Olmayanın raporu var
Sistemin en trajik yanı sayılarla övünülürken gerçeklerin görmezden gelinmesidir.
E-METİP kayıt sistemine giriş yapanlar “sisteme alındı” sayılıyor ama bu kayıt sağlık hizmetine erişim sağlamıyor.
Sigorta isteğe bağlı. İşveren isterse yapıyor, istemezse yok.
Zaten işçilerin büyük çoğunluğu ne sigorta ne hak ne tazminat biliyor.
Bir işçinin ifadesi:
“Adımı sisteme girdiler dediler. Hastaneye gittim, her şeyi cebimden ödedim. Adım var ama varlığım, cismim yok gibi.”
Bu ülkede mevsimlik tarım işçisinin adı var ama hukuku yok.
Çünkü devlet bu insanlara hizmet üretmiyor, sadece yoksulluklarını yönetiyor.
Yerel yönetimler ve sivil toplum: Sessiz ortaklar
Belediyelerin çoğu mevsimlik işçileri “geçici” gördüğü için yatırım yapmıyor.
Ama geçici olan onlar değil, yalnızca yönetenlerin ahlakıdır.
Adana’da bazı yerel yönetimler mobil duş ve tuvalet hizmeti kurdu ancak bu istisna kaldı.
Birçok belediye çöplerin bile toplanmadığı alanlarda sessiz.
Sivil toplum kuruluşları ise birkaç yardım kolisinin ötesine geçemiyor.
Ne sendika ne sosyal hizmet ne kalıcı dayanışma ağı kurulabilmiş durumda.
Bu yalnızlık, bu çaresizlik, yalnızca devletin değil, toplumun da sınıfta kaldığını gösteriyor.
Tarlada ölüm: İş kazası mı, kader mi?
Mevsimlik tarım işçileri yalnızca ağır koşullarda değil, ölümle iç içe bir düzende çalışıyor.
Her yıl onlarca işçi traktör devrilmesi, zehirli tarım ilacına maruz kalma, sulama kanalında boğulma, yıldırım çarpması gibi nedenlerle yaşamını yitiriyor. Ama bu ölümler ne haber bültenlerine yansıyor ne de “iş cinayeti” olarak kayda geçiyor.
2023’te yalnızca Temmuz ve Ağustos aylarında 38 tarım işçisi hayatını kaybetti. Bunların çoğu çocuk ya da yaşlıydı.
Güvenlik önlemi yok; kask, eldiven, maske lüks sayılıyor.
Üstelik bu ölümlerden neredeyse hiçbiri soruşturulmuyor.
Çünkü tarladaki ölüm “mevsimlik kader” olarak görülüyor.
Oysa bu doğrudan devletin ihmali ve işverenin sorumluluğudur.
Görünmeyen ayrımcılık: Etnik kimlik ve ötekileştirme
Mevsimlik işçilerin büyük bölümü Kürt illerinden gelen ailelerden oluşuyor.
Ancak tarlaya vardıklarında yalnızca yoksullukla değil, aynı zamanda sistematik bir dışlanmayla karşılaşıyorlar.
*Bazı münferit olaylar tüm mevsimlik işçilerin üzerine suçlu damgası vurmak için gerekçe yapılıyor; oysa bu yaftalama, yoksulluğu kriminalize etmekten başka bir anlam taşımıyor.
*Bazı bölgelerde işçilerin kaldığı çadır alanlarına farklı gerekçelerle saldırılar düzenleniyor.
*Yerel halkın “burayı kirletiyorlar” gibi söylemleriyle karşılaşıyorlar.
*Çocuklar mahalleye alınmıyor, marketler bile hizmet vermiyor.
Devlet bu ayrımcılığa sessiz kalıyor.
Halbuki bu mesele yalnızca yoksulluk değil; aynı zamanda kimlik temelli eşitsizliktir.
Bu nedenle sosyal hizmet politikalarının çok dilli, çok kültürlü ve eşitlikçi bir zeminde yeniden kurgulanması şarttır.
Dayıbaşı sistemi: Devletin boşluğunu sömürüyle dolduran ara katman
Tarım işçileri, işverenle doğrudan değil, çoğu zaman “dayıbaşı” denilen aracılarla muhatap olur.
Bu aracılar çoğunlukla köylülerden seçilir hem taşımayı hem yevmiyeyi hem de çadır alanını organize eder.
Ama bu sistemin denetimi yoktur:
1) Yevmiyeden kesinti yapar, sigorta yatırmaz, kadını/çocuğu daha ucuza çalıştırır.
2) İşçi hakkını aramaya kalkarsa “bir daha iş verilmeme” tehdidiyle karşılaşır.
3) Devlet bu sömürü mekanizmasına göz yumar.
Dayıbaşı sistemi modern köleliğin en görünmez biçimidir.
Devletin boşluğunu kayıt dışı tahakkümle doldurur.
Köylüden işçiye, üreticiden kulluğa
Türkiye’de tarım politikaları yıllardır küçük üreticiyi değil büyük sermayeyi besliyor.
1980 sonrası IMF tarım politikalarıyla kooperatifler zayıflatıldı, köyde üretim çökertildi.
Köylüler üretici olmaktan çıktı. Artık kendi toprağında bile işçi konumunda.
Bugün tarlaya giden birçok aile, bir zamanlar üretici olan dedelerin torunları.
Ama şimdi 900 TL’lik yevmiye için 14 saat çalışmak zorundalar.
Tarımda şirketleşme arttıkça insan emeği ucuzlaştı.
Sözleşmeli tarım, tohum tekelleri, gübre ithalatı… Bu yapılar üretimi değil sömürüyü derinleştirdi.
Devlet mevsimlik işçiliği bir çözüm değil bir kader olarak kodladı.
Ve bu kod milyonlarca insanı ömür boyu çadıra mahkûm etti.
Çözüm nerede?
Devletin her yıl yayımladığı genelgelerle övünmesi değil bu insanların onurunu tanıması gerekiyor.
Gerçek çözüm bürokraside değil sahada ve vicdanda saklıdır:
1) Sosyal sigorta zorunlu hale getirilmelidir.
İsteğe bağlı sigorta değil otomatik sigorta sistemi kurulmalıdır.
2) Kadın işçilere özel sağlık hizmetleri sağlanmalıdır.
Mobil jinekoloji üniteleri, regl hijyen paketleri, hamile kadınlar için izin sistemi şarttır.
3) Çocuklara kalıcı eğitim merkezleri açılmalıdır.
Mobil okullar, gezici öğretmenler, EBA erişim noktaları kurulmalıdır.
4) Yerel yönetimler altyapıdan sorumlu tutulmalıdır.
Su tankeri, çöp toplama, mobil duş-tuvalet, temizlik hizmetleri, yol zorunlu olmalıdır.
5) Sivil toplum desteklenmeli, sendikalaşma teşvik edilmelidir.
Mevsimlik işçiler için bölgesel sendika şubeleri ve hak bilgilendirme ofisleri açılmalıdır.
Son söz: Büyüyen tarım mı, küçülen insan mı?
Türkiye tarımı mevsimlik tarım işçileri olmadan bir gün bile ayakta kalamaz; çünkü o eller tarlaya inmezse biber dalında çürür, fındık daldan inmez, narenciye kasaya girmez. Onlar sadece ürün toplayan değil bu ülkenin gıda zincirini ayakta tutan görünmeyen omurgadır.
Ama bu insanlar hâlâ sağlıksız, güvencesiz, eğitimsiz ve desteksiz bir yaşamda sıkışmış durumda.
Bu bir tarım politikası sorunu değil, bu bir insanlık meselesidir.
Bir ülkenin büyüklüğü yalnızca toprağının bereketiyle değil, o toprağı işleyen insanlara verdiği değerle ölçülür.
Erkan Erdem
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin üçüncü sayısında yayımlanmıştır.)
Not: Yazıdaki saha verileri ve istatistikler; TÜİK, İHD, GİSBİR ve yerel STK raporlarından alınmıştır.