“Kendimi bir gün dünyada buldum ve kendime tek bir hak tanıdım: ötekinden insanca bir davranış isteme hakkını.” ~FRANTZ FANON, Siyah Deri Beyaz Maskeler
Liberalizmin krizi
Liberal düşünce külliyatında bireye yönelik vurgu sıklıkla kanunun hakimiyeti, evrensel eşit yurttaşlık, devletin tarafsızlığı gibi ilkeler etrafında şekillenmektedir. Modern bir öğreti olan liberalizm, bireye metodolojik ve ontolojik olarak öncelikli rol atfederek en gerçek varlık statüsündeki bireyi tüm kolektif bağların ‘tehlikelerinden’ uzak tutmaya çalışır. Anayasacılık düşüncesi bu bağlamda anlam kazanmaktadır, zira bireysel özgürlükleri ortadan kaldırma tehlikesine karşı devleti sınırlandırma amacı güder. Büyük politik toplum ile olan yurttaşlık bağında bireyler evrensel hak paketlerine eşit biçimde sahip olmakta ve etnik, kültürel, cinsel, dinsel vb. kimlikler arasında liberal devlet tarafsız bir konumda yer almaktadır. 20. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde, liberal düşünce kabaca bu anlatıya önemli ölçüde bağlı bulunmaktaydı. Ancak bu döneme kadar yaşanan tarihsel gelişmeler liberalizmin temsil krizini görünür kılacaktı: Farklı kültürel, etnik, dinsel, cinsel gruplar eşit bir biçimde temsil edilebilmekte midir? Tüm yurttaşlar gerçekten eşit midir? Siyah, beyaz karşısında; hispanik, anglosakson karşısında; kadın, erkek karşısında; müslüman, hristiyan karşısında; LGBTİ+, heteroseksüel karşısında eşit midir? 20. yüzyılın ikinci yarısında karşılaştığımız toplumsal mücadeleler, sözü edilen eşitliğin yalnızca formel bir nitelikte olduğunu ve asıl meselenin ona içerik kazandırmak gerektiğini yankılayan sarih örneklerdir.
Liberalizme ilişkin bu açıklama, düşün alanının son elli yılında ağırlık kazanan kimlik ya da tanınma politikasına ilişkin yaşanan tartışmaların ana hatlarını ortaya koyma imkânı sağlamaktadır. Liberal öğretinin bireyi ve bireysel özgürlüğü korumaya dönük gayreti, bireylerin bir topluluğa mensup ve bir kimliğe sahip olmasının gerektirdiği ihtimamı dışlamaktadır. Esasında öğretiye dönük eleştiriler, liberalizmin birey tasarımının kültürel, toplumsal bağlarından yalıtık olduğuna, bu nedenle atomistik bir varlık olarak tasarlanan bireyin yaşamının sakatlanacağına, tercihleri doğrultusunda özgürce eylemde bulunamayacağına göndermede bulunur. Bütün bunlar kuşkusuz modernitenin politik örgütlenme biçimi olan ulus-devletlerin asimilasyon politikalarına karşı geleneksel yurttaşlık kavramını genişleterek demokratikleştirme çabalarının bir parçasıdır.
Tanınma politikasının tarihsel-düşünsel arka planı ve teorik çerçevesi
Kimlik/tanınma politikasının geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinden günümüze politik gündemin merkezine taşınmasında kimi etkenler öne çıkmaktadır. Batılı ülkeler savaş sonrası işgücü ihtiyacını karşılamak ve ekonomiyi canlandırmak amacıyla işçi göçmenleri ağırlamış ve ağırlanan göçmenlere duyulan hoşnutluğun sonucu olarak bazı yurttaşlık haklarından faydalanmalarına imkân sağlanmış, geleneksel yurttaşlık kavramı esnetilmiştir. Öte yandan 20. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde sermaye küresel ölçekte serbestçe hareket etmeye başlamış ve ulusüstü herhangi bir düzene tabi kalmadan dünyayı hareket alanı olan bir pazar haline getirmiştir. Küreselleşmenin homojenleştirici bu veçhesi, ulus-devletlerin sonuna gelinip gelinmediği tartışmasını başlatmıştır. Bu doğrultuda bir yandan ulus-devletlerin artık miadını doldurduğu, diğer yandan bilakis daha güç kazandığı ileri sürüldü. Esasında ulus-devletlerin üç sacayağı olan ekonomik, askeri ve kültürel egemenliği aşınsa[i] da bütünüyle ortadan kalktığını söylemek mümkün görünmemektedir. Yakın dönemde yaşadığımız Covid-19 salgın deneyimlerimiz ulus-devletlerin etkinliğini görünür kılmaktadır.
Küreselleşme küresel olana ihtiyaç duyduğu kadar yerel olana da ihtiyaç duyar, düzen ihtiyacını yerelden elde eder. Örneğin kültürel bir homojenleşmeye gideceğimiz endişesinin aksine etnik, kültürel, dilsel, dinsel grupların kimlik taleplerinin desteklendiği bir dönemece girdik. Onun yerel veçhesi, küyerelleşme şeklinde kavramsallaşmaktadır. Kültürel farlılık vurgusuyla küyerel küreselleşme, ulus-devletin sorgulanmasına neden olmuştur.
Son olarak da evrensel hakikat iddiaları, tarihi bütünlük ve süreklilik içinde okuyan anlatılar, ilerleme düşüncesi, evrimci tarih yorumu, tarihsel materyalizm vb. üst anlatıları parçalanmaya mahkûm gören postmodern akım aynı dönemde yankı buldu. Doğu Bloku’nun yıkılmasının da etkisiyle artık evrensel talepler, tüm insanlığa dönük çağrılar yerini tikel taleplere, belirli grupların kimlik taleplerine bırakır, böylece politik tartışmaların ana eksenine kimlik sorunları oturmaya başlar. Sıraladığımız etkenler, tüm insanlarda aynı olan yerine farklı olana vurgunun artmasına, ulus-devletin asimilasyon politikalarına cephe alınmasına ortam hazırlamıştır.
Ulus-devletin antidemokratik yurttaşlık düşüncesi, geçmişten bu yana başat/egemen/hâkim uluslar karşısında azınlık ulusların, göçmenlerin, cinsel, dinsel vb. grupların asimilasyonunu hedeflemiş ve hatta kimi gruplar (örneğin ABD’de siyahlar) asimile dahi edilmeyecek denli (disimilasyon) yok sayılmıştır. Ulus-devletlerin üzerine inşa edildiği (başat) ulus, genel hatlarıyla milliyet bağı üzerinden kurgulanır. Kimi ulus-devletler etnik (ulus-devletlerin büyük bir bölümü), kimi dinsel (örneğin İsrail), kimi ise hem etnik (dilsel, kültürel) hem de dinsel kimlik üzerinden (Türkiye gibi) devletin ulusunu inşa eder. Bunların bütününde ortak olan ise ulus-devlet paradigmasının yaslandığı ulus kavramının dışlayıcı, antidemokratik karaktere sahip olmasıdır. 1960’larda eritme potası (melting pot) adı verilen asimilasyon politikalarına karşı Amerika’da Sivil Haklar Hareketi ve feministlerce verilen toplumsal mücadelelerin etkisiyle kimlik kavramı politik bir boyut kazanmış, kendini gerçekleştirme ve yabancılaşmadan kurtulma adına topluluklar kimliklerinin tanınması talebini yükseltmişlerdir. Etnik, kültürel, dinsel vb. kimliklerin tanınmasını amaç edinen politikalar bu nedenle kimlik politikası ve bu yönde verilen mücadeleler de tanınma mücadelesi olarak anlaşılmaktadır. Liberalizme dönük eleştiriler ise, tam da ulus-devletin farklılıklara yönelik asimilasyon politikalarına yanıt verememesi ve farklılık körü olmasından ileri gelmektedir.
Farklı kültürel grupların tanınma mücadelesini temsil eden tanınma politikası ekseninde, liberalizme yöneltilen eleştiriler komüniteryanizm adı altında şematize edilmiştir. Alasdair MacIntyre, Michael Sandel, Charles Taylor ve Michael Walzer gibi filozofların dahil olduğu bu grup, bireylerin olduğu kadar kültürlerin de yaşama ve korunma hakkına sahip olduğunu savunmakta ve hak kavramını bireylerden kültürlere taşımaktadır. Bu, Taylor’ın düşüncesinde olduğu gibi, kültürlerin barış içerisinde yaşayabileceğine, demokratik potansiyellerinin görünür kılınabileceğine yönelik inanca dayanmaktadır, bu nedenle tüm kültürler eşdeğerli görülmektedir. Herder-Hegelci çizgiden hareket ederek bireyi kültürel bağlamı içerisinde düşünen, adalet ilkelerini iyi yaşama ilişkin anlayışlardan bağımsız görmeyen, liberal ulus-devletlerin farklı kimlikler ve yaşam biçimleri karşısında tarafsız olmadığının altını çizen çokkültürcü komüniteryan filozoflarla koşut bir biçimde liberal çokkültürcü filozoflar da bireyin mensubu olduğu topluluk bağlarının önemine yer açarak liberalizmi kültür ve azınlık hakları kavramlarıyla telif etmeyi amaçlamıştır. Örneğin Will Kymlicka’ya göre kültürel haklar tanınmalıdır zira birey ancak içinde bulunduğu toplumsallık kültürünün sunduğu bağlam sayesinde özgür tercihlerde bulabilir. Toplumsallık kültürünü yitiren bireyler, seçimlerinin bağlamını da yitireceklerinden özgürlükleri de tehlikeye girecektir.[ii]
Tanınma politikasını merkeze alan çokkültürcülük düşüncesi, dezavantajlı olan kültürel grupların kimliklerinin korunmasında devlete pozitif rol atfetmektedir. Onu Osmanlı’nın millet sisteminden ayıran şey de bağlamını Batılı, modern, kitlesel demokratik toplumlardan almasında yatmaktadır. Çokkültürcülük haricinde çağdaş tanınma mücadelesinin gündemini ise ağırlıkla eleştirel teorinin temsilcilerinden Axel Honneth ve Nancy Fraser arasında sürdürülen tartışma belirlemektedir. Söz konusu tartışma Hegelci fenomenolojinin kavramlarının farklılık politikasını açıklamakta işlev görüp göremeyeceği, tanınma ile bölüşüm yahut yeniden dağıtım arasında bir telifin sağlanıp sağlanamayacağı ekseninde şekillenmektedir.[iii]
Türkiye’deki yansımaları: Alevilik
Batılı liberal devletlerde ulus-devlet eleştirisi liberalizm eleştirisiyle girift halde bulunur. Ulus-devletlerde başat olmayan kültürlerin, kimliklerin tanınması ve korunmasına yönelik yaklaşımlar liberalizme yönelik eleştirilerle bütünlük içerisindedir. Ancak liberal devletlerde eleştirilerin bu girift yanı, liberal olmayan devletlere özgü değildir. Sözgelimi Türkiye, kuruluşundan bu yana liberalizmin kayda değer etkisinin olmadığı bir örnek oluşturmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de ulus-devlet örgütlenmesine yönelik eleştiri liberalizmin eleştirisine zaruri bir ihtiyaç doğurmamaktadır. Zira hesaplaşılacak devlet anlayış ve pratiklerinin dayandığı öğreti liberalizm olmamıştır.
Cumhuriyet Türkiye’si, Osmanlı İmparatorluğu’nun çokkültürlü toplum yapısını miras almıştır. Çokkültürlü Türkiye toplumu, başat ulusun kimlikleri olan etnik Türklük ve Sünni Müslümanlığın yanı sıra en büyük ulusal azınlık olan Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Museviler, Hristiyanlar, Aleviler ve daha birçok topluluğu barındırmaktadır. Ancak bu çeşitliliğe karşın kurucu kadro tarafından geliştirilen ulus ve yurttaşlık anlayışı belirli bir etnik ve dini grubun (Türk ve Sünni Müslüman) kimliği üzerinden inşa edilmiştir. Bu nedenle Türkiye toplumunun çokkültürlü yapısına uygun bir devlet politikası geliştirilmesi ve geleneksel yurttaşlık anlayışının demokratikleşmesi yönündeki talepler, Türkiye halklarının eşitlik mücadelesinin odağını oluşturmaktadır.
Türkiye halkları kendilerine dayatılan kimlikler değil, onlara miras kalan kimliklerinde ısrarlı. Hem onurlarının korunmasını hem de başat kültür karşısındaki dezavantajlı konumlarından kurtulmak adına haklar talep ediyor. Aleviler de kimliklerindeki ısrarını sürdüren ve zedelenen onurlarının onarılmasını talep eden topluluklardan biridir. Aleviler resmi anlayışın Sünni-Hanefileştirme politikalarına karşı eşit yurttaşlık çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması, cemevlerinin ibadethane statüsü kazanması, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve inanç özgürlüğünün sağlanmasını talep etmektedir.
KONDA Araştırma’nın 2021’de yaptığı araştırmaların sonucuna göre inanç ve mezhep yönünden Türkiyeli yurttaşların %88’i kendilerini Sünni Müslüman olarak tanımlarken %4’ü Alevi olarak tanımlamaktadır. Ancak azınlıkların veya başat olmayan grupların maruz kaldıkları baskı nedeniyle kimliklerini özgürce ifade edemedikleri göz önüne alındığında bu oranların gerçekliği yansıtmadığı düşüncesi makul görünmektedir. Keza pek çok tarihçi-yazar ve Alevi temsilcinin Türkiye’deki Alevi nüfusuna yönelik tahminleri 10-15 milyon arasında seyretmektedir.[iv]
Aleviliğin dinsel ve mezhepsel bir kimliğe mi yoksa kültürel bir kimliğe mi; İslam’ın bir yorumuna mı yoksa İslam’dan müstakil bir inanca mı karşılık geldiği yönündeki açmazlar nedeniyle üzerinde uzlaşılmış bir Alevilik tanımı bulunmamaktadır. Örneğin kimi tanımlarda Aleviliğin bir inanç değil felsefe olduğu; etnik, sosyal ve dinsel kaynaşmaların ürünü olduğu; Şiiliğin bir parçası olduğu; Hz. Ali’yi sevenler ve onun soyundan gelenlerin rengini verdiği bir kurum olduğu ifade edilmektedir. Genel tanımlar bu yönde olsa da bu tanımların dışına çıkıldığı görülmektedir. Sözgelimi Kureyşan Ocağı Aleviliği İslam’ın son inanç yolu olarak tanımlar.[v] Bu bakımdan Aleviler homojen olmayan bir topluluktur.
Cumhuriyet Türkiye’sinde resmi uygulama, Osmanlı’nın millet sisteminde azınlıkları gayrimüslimlerle sınırlayan tutumu sürdürmüş, Lozan Antlaşması’nda yalnızca gayrimüslim halklara -Ermeniler, Museviler ve Rumlara- azınlık statüsü tanımıştır. Bu durumda başat olmayan Müslüman etnik topluluklar azınlık olarak kabul edilmeyerek Türk ve Sünni Müslüman kimliğinin eritme potasına dahil edilmiştir. Aleviler ise millet sisteminin devamı olarak gayrimüslim kategorisine dahil edilmemiştir. Esasında azınlık statüsü yalnızca gayrimüslim topluluklara sağlandığı durumda dahi Alevi toplulukların dışlanmaması beklenirdi. Zira Aleviliği İslam’ın dışında konumlandıran Alevi kesimler de bulunmaktadır. Bu kesimlerde bilindik anlamda namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek gibi ibadetler bulunmamakta ve İslami inanç unsurlarından uzak inançsal ve kültürel öğeler öne çıkmaktadır. Ancak Lozan’ın oldukça eksik olsa da toplumsal çeşitlilik lehine sağladığı önemli imkanlar, resmi uygulamalara ve mevzuata bakıldığında -Vakıflar sorunu, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül örneklerinde olduğu gibi- azınlık statüsü kazanmış toplulukların temel hakları ihlal edilmiş, yine uluslararası koruma garantisi olmayan ama iç hukukça korunması gereken kültürel haklara aykırı uygulamalar hasıl olmuştur. Bu nedenle -en büyük ulusal azınlık olan Kürtlerin kaderini büyük ölçüde olumsuz yönde etkileyen- Lozan’ın her yurttaşa ve kültürel haklara ilişkin eşitlikçi, başka deyişle negatif haklar temelli çerçevesinin dahi dışına çıkılmaktadır. Bu da tekçi rejimin insan hakları değil, milli güvenlik devletinde ısrarcı olduğunun sürekli bir ilanıdır.
Tanınma mücadelesine sinematik bir katkı: Elif Ana
38 Dersim Tertelesi, Maraş, Çorum ve Sivas katliamları milli güvenlikçi devletin Alevilere dönük bir asırdır sürdürdüğü savaş ve yok sayma politikasının sonuçlarıdır. Alevi yurttaşların kimlikleriyle var olma mücadelesi, yerelden gelen talepler ve gücün farklı ellerde toplanması olasılığı milli güvenlikçi devlet anlayışını güç kıskançlığı krizlerine gark ederek ‘güvenlik zaafları’nda enflasyona neden olmaktadır. Güvenlik zaafına neden olan ne varsa gereken yöntemlerle(!) karşılık verilmelidir. Ancak Alevi yurttaşlar katliamlara, soykırıma uğradıkça mücadelelerinden yılmak bir yana, kültürleri veya inançlarıyla dürüst bir ilişki kurarak var olma mücadelelerine belleğin eşliğinde daha sıkıca sarılmışlardır. Bu bellek ise farklı patikalardan yol almaktadır, ki bu patikalardan birisi de kuşkusuz sanat, daha özelde sinemadır.
Esasında Türkiye halklarının tanınma mücadelesinin izlerini sürmek adına Türkiye sinemasını yokladığımızda iç açıcı bir tabloya rastlamamaktayız. Halkların kimlikleriyle var olma mücadelelerini (farklılık politikasını) konu alan eserlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Karşılaşılan bir diğer sorun, verilen eserlerin bir kısmının da bu temaları yeterince yansıtamamasıdır. Ne var ki farklılık politikasının izini sürmede Türkiye sineması çorak topraklara sahip. Böyle olsa da bu çorak toprakları verimli hale dönüştürme yönünde gayretlerle de karşılaşmaktayız. Bu gayretlerden biri, Kazım Öz ve Semir Aslanyürek yönetmenliğinde çekilen, Aliye Uzunatağan, Ali Sürmeli, Sermiyan Midyat ve İlyas Salman gibi isimlerin bulunduğu oyuncu kadrosu ve arka planda görünmeyen diğer sinema emekçilerinin kolektif emeğinin ürünü olan Elif Ana filmidir.
2022 yılında vizyona giren, dört mevsimde çekimleri yapılan Elif Ana filmi, Aleviler arasında oldukça ün kazanmış ve ermiş olarak görülen Elif Ana’nın (Elif Sugan) yaşamının işlendiği biyografik bir eserdir. Elif Ana, Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde dünyaya gelir. Yaşamı boyunca hem yardımseverliği hem de şifacı yönüyle öne çıkan bilge bir şahsiyet olarak tanınmaktadır. Yardıma ihtiyaç duyanlar, çocuğu doğmayan eşler Elif Ana’yı ziyaret ederek dertlerine derman bulurlar. Sezgi yetisi oldukça güçlüdür. Yaşanacakları önceden sezer ve dağlara, mağaralara kaçar. Bu yeti ona henüz çocukluğunda bahşedilmiştir. Sezgi gücünün, yardımseverliğinin yanı sıra Alevi yurttaşların empatiye verdiği değeri de mizacında taşır. Bu nedenle filmde görüldüğü üzere, yalnızca Alevilerin maruz kaldığı Dersim 38, Maraş, Çorum ve Sivas gibi katliamlar ve soykırımlar değil, Ermeni Soykırımı da Elif Ana’nın kalp gözünden ekrana yansır. Elif Ana’yı sembolik bir değer haline getiren en önemli yanlarından biri de Alevilerin iyiliğe verdiği değerin onda vücut bulmasıdır. Bu nedenle filmin mottosu, Elif Ana türbesinin girişinde bulunan bir yazı olmuştur: İyilik iyidir.
Elif Ana Alevi yurttaşlar arasında bu özellikleriyle tanınmaktadır ancak filmin temel kaygısının onun yaşamını olduğu gibi aktarmaktan ibaret olduğu söylenemez. Aksi halde izleyici oldukça pasif tüketicilere dönüşüp yalnızca imajlara tanık olurdu. Bu, burjuva sanatının kalbinde yatan yanılsamacılık düşüncesiyle yakından ilintilidir. Burjuva sanatının yanılsamacılığı, eserin gerçekmiş gibi deneyimlenmesini amaçlar ve izleyici, okuyucu veya dinleyiciyi toplumsal gerçeklik karşısında pasif bırakır. Böylece mevcut toplumsal gerçekliğin değişmez olduğunu düşündürerek sürdürülmesine hizmet eder. Ancak Elif Ana eserindeki amacın toplumsal gerçekliğe bir müdahale olduğuna tanık oluruz. Zira izleyici, Türkiye’nin bir asırlık ulus-devlet paradigmasının neden olduğu katastrofik deneyimlere karşı direncin sesini duyar. Eserde Kürt Aleviliği farklılıklarıyla var olduğunu, dışarıdan dayatılan tanımları değil, ne ise o olarak tanınma çağrısını haykırır. Elif Ana, Cumhuriyet’in bir asırlık panoramasını sunmakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal gerçekliğe karşı izleyiciyi harekete geçirir.
Filmin yönetmeni Öz, yalnızca Elif Ana’da değil, diğer birçok filminde de aynı duyarlığı işlemiştir. Sözgelimi Zer filminde müzisyenlik mesleği için eğitim gören Jan, babaannesinin söylediği bir şarkının onu götürdüğü yere gider: Dersim 38’e. Bu ve benzeri eserleri Öz’ün geçmişle, bellekle kurduğu sıkı bağı göstermektedir. Öz, geçmişi yaşanıp biten bir şey olarak görmemektedir. Şimdi ve yeni bir gelecek için geçmişi sürekli çağırır.
Yüzleşilmemiş bir geçmişin şimdideki yankılarını yönetmen kimliğiyle bizzat deneyimler, Öz. Filmleri sansürlenmekle[vi] kalmayıp defaten gözaltına alınmış, hakkında terör örgütü propagandası yapmaktan, silahlı terör örgütüne üyelikten soruşturmalar açılmıştır. Öz, söz konusu suçlamaları bir röportajında şu veciz sözlerle yanıtladı:
“Ben ‘silahlı bir örgütün üyesi’ değil, ‘kameralı bir örgütün’ üyesiyim. Işık taşıyanların, dekor kuranların, karakter canlandıranların, senaryo yazanların, makyaj yapanların oluşturduğu, dünya çapında yüz binlerce üyesi olan ‘sinema örgütü’nün üyesi…”[vii]
Elif Ana, geçmişi şimdide tutarak geleceği yeniden kurmanın bir mücadelesidir. Eser çağa tanıklık etmekle kalmamaktadır, aynı zamanda farklı kültürel gruplara karşı sürdürülen tekçi, otoriter ulus-devlet paradigmasına karşı ben varım, diyen bir topluluğun direnişidir. Bu anlamda başat olmayan kültürel grupların tanınma mücadelesine sunulan bir katkı değeri taşımaktadır. ‘Kameralı örgüt’e selam olsun!
Rasih Gönenç
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin üçüncü sayısında yayımlanmıştır.)
[i] Bauman, Z., (2018). Küreselleşme, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, s. 78-83.
[ii] Kymlicka, W., (1989). Liberalism, Community and Culture, Clarendon Press, Oxford, s. 164-165.
[iii] Mollaer, F., (2017). “Kimlik Politikasını Yeniden Düşünmek: Çağdaş Tanınma Tartışmasının Birikimi”. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 16 (4), 1335-1147, s. 1135.
[iv] https://www.indyturk.com/node/461171/siyaset/k%C3%BCrtler-ve-araplar-d%C4%B1%C5%9F%C4%B1nda-t%C3%BCrkiyedeki-di%C4%9Fer-topluluklar-t%C3%BCrk-kimli%C4%9Fini
[v] Taş, K., (2022). “Aleviliğin Tanımı ve Temel İbadetleri (Kureyşan Ocağı Özelinde)”. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, s. 473.
[vi]Son filmi olan “OY’una Geldik” de aynı kaderi paylaşmış, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yasaklanmıştır.
[vii] https://www.evrensel.net/haber/370608/yonetmen-kazim-oz-hakkinda-15-yila-kadar-hapis-istendi