Göçmenlerin Gündemi (15 – 21 Aralık)

16 Aralık

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı: “Omuz omuza bir arada yaşamı inşa edeceğiz” (Enternasyonal Dayanışma)

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, 18 Aralık Dünya Mülteciler Gününde İHD İstanbul Şubesinde açıklama yapacak.

Dayanışma Ağı tarafından konu ile ilgili yapılan duyuru şöyle:

“Omuz omuza bir arada yaşamı inşa edeceğiz

18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü’nde, farklı nedenlerle göç etmek zorunda kalan milyonlarca insanın haklarının, yaşadıkları zorlukların ve verdikleri yaşam mücadelesinin bir kez daha altını çiziyoruz.

Göçmenlere yönelik ayrımcılık, nefret söylemi ve dışlayıcı yaklaşımlar toplumsal barışı zedelemekte; eşitlik ve kapsayıcılık temelinde geliştirilen politikalar ise ortak yaşamı güçlendirmektedir.

Bir arada yaşamak, farklı kimlikler, diller ve kültürler arasında karşılıklı saygı ve dayanışmayı güçlendirmekle mümkündür. Barış, yalnızca çatışmaların sona ermesi değil; herkes için adil, güvenli ve onurlu yaşam koşullarının sağlanmasıdır.

Göçmenlerin toplumsal yaşama eşit biçimde katılabildiği, haklarının korunduğu bir ortam, kalıcı ve sürdürülebilir barışın temelini oluşturur.

Göçmen ve Mülteci Dayanışması olarak bugüne kadar hak ihlallerini takip etmekle birlikte barışı ve bir arada yaşamayı savunduk.

Bugün de yine tüm kamu kurumlarını, yerel yönetimleri ve toplumu göçmenlerin haklarını gözeten, bir arada yaşamı ve barışı güçlendiren kapsayıcı ve hak temelli politikalara davet ediyoruz.

Dayanışmayı büyütmenin ve barışı birlikte inşa etmenin mümkün olduğuna inanıyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı

17 Aralık

Seyit Aslan: “İktidar ekonomik krizin faturasını göçmenlere kesiyor” (Enternasyonal Dayanışma)

18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü için başladığımız röportaj dizisi kapsamında Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan’a sorularımızı yönelttik.

Enternasyonal Dayanışma: 1 Ocak 2026’dan itibaren göçmenler, sağlık konusundaki haklarını kaybedecekler. Birçok alanda göçmenlere yönelik benzer zorluklar ortaya çıkıyor. Toplumun en yoksul kesimini oluşturan göçmenlerin birçok alanda haklarının kısıtlanması konusunda neler söylemek istersiniz?

Seyit Aslan: 1 Ocak 2026 itibarıyla yürürlüğe girecek olan bu düzenleme, kelimenin tam anlamıyla bir yaşam hakkı ihlalidir ve kabul edilemez. Sermaye iktidarı ve tek adam rejimi, yıllardır “koz” olarak kullandığı, ucuz iş gücü olarak gördüğü, AB ile pazarlık masasına sürdüğü mültecileri şimdi de en temel insani haklarından mahrum bırakarak “gönüllü” adı altında gitmeye zorluyor. “zorla geri göndermenin” aşamalı halidir bu. Göçmenler bugün Türkiye işçi sınıfının en alt, en güvencesiz ve en çok sömürülen katmanını oluşturduğunu biliyoruz. Onların sağlık hakkının elinden alınması, kayıt dışı ve kölece çalışma koşullarına daha fazla mahkum edilmeleri demektir. Patronlar için “maliyetsiz”, hastalandığında kapı önüne konulacak iş gücü anlamına geliyor.

Bu mültecilere iki seçenek sunuyor: ucuza, kaçak, en temel haklarından mahrum kal veya bilinmezliğe, savaş koşullarının ortadan kalkmadığı Suriye’ye dön! Ki her ikisi de mülteciler için felaket demek. İktidar, ekonomik krizin faturasını göçmenlere keserek yerli ve göçmen emekçileri birbirine düşman etmeyi hep amaçladı. Bizim cevabımız nettir: Yerli ve göçmen işçilerin talepleri ortaktır. Sağlık gibi en temel insani haklar, parasız ve herkes için ulaşılabilir olmalıdır. Bu haklar koz olarak kullanılamaz, baskı unsuruna dönüştürülemez.

E.D.: Son bir yılda ağırlaşan koşullar ve baskı altında bir milyon kişi Suriye’ye geri döndü veya gönderildi. Suriye yönetiminin farklı etnik ve dini kimliklerden insanlara yönelik olumsuz tutum ve uygulamalarına sürekli tanıklık ediyoruz. Bu koşullarda Suriyelilerin geri gönderilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

S.A.: Son bir yılda 1 milyon insanın “ağırlaşan koşullar ve baskı” altında gönderilmesi, iktidarın iddia ettiği gibi “onurlu ve gönüllü” bir geri dönüş değildir; bu açıkça bir tehcir politikasıdır. Medyaya yansıyan ve Suriye rejiminin farklı etnik/dini gruplara yönelik tutumunu gösteren haberler, bu insanların bilerek ve isteyerek bir felakete sürüklendiğini kanıtlıyor. Emperyalizm yıllardır bölgemizi çembere almıştır, şimdi ABD’nin himayesindeki El-Kaide askeri, HTŞ’nin komutanı Colani Suriye’nin kaderini ABD ile el ele belirliyor. Burada Suriye halkı için istikrar, özgürlük ve güvenlikten bahsedemeyiz. Hatırlatalım, Suriyeliler keyiflerinden Türkiye’ye gelmediler. Emperyalistler ve bölgedeki ülkeler, ki buna AKP iktidarının Suriye politikası da dahildir, Suriye halkının kaderini karadeliğe dönüştürdüler. Keza bu koşullarda AKP’nin uluslararası hukuktaki “geri göndermeme ilkesini” (non-refoulement) açıkça ihlal ettiği ortada.

Suriye’de gerçek bir barış ve demokratik ortam sağlanmadan, can güvenliği garantisi uluslararası bağımsız heyetler tarafından teyit edilmeden yapılan her türlü geri gönderme işlemi durdurulmalıdır. Çözüm, mültecileri otobüslere doldurup sınırın ötesine atmak değil; savaşı besleyen politikalardan vazgeçmek, Türkiye’deki göçmenlere mülteci statüsü vermek ve yerli emekçilerle birlikte insanca yaşam koşullarını sağlamaktır.

17 Aralık

Evrim Kepenek: “Türkiye bütünlüklü ve uzun vadeli bir mülteci politikası oluşturmadı” (Enternasyonal Dayanışma)

18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü için bir röportaj dizisine başlıyoruz. İlk olarak bianet editörü Evrim Kepenek’e sorularımızı yönelttik.

Enternasyonal Dayanışma: 1 Ocak 2026’dan itibaren göçmenler, sağlık konusundaki haklarını kaybedecekler. Birçok alanda göçmenlere yönelik benzer zorluklar ortaya çıkıyor. Toplumun en yoksul kesimini oluşturan göçmenlerin birçok alanda haklarının kısıtlanması konusunda neler söylemek istersiniz?

Evrim Kepenek: Bir toplumda en görünmeyen kesimler, çoğu zaman yoksulluğu ve şiddeti de en derin biçimde yaşayan kesimler oluyor. Kendi ülkelerini terk etmek zorunda kalarak Türkiye’ye gelen insanlara burada reva görülen yaşam koşulları ise, korkunç boyutlara varan hak ihlallerini beraberinde getiriyor.

Özellikle göçmen kadınlar, cinsel saldırı ve şiddetle karşılaştıklarında polise başvurmaktan çekiniyor; çünkü “geri gönderilme” korkusu hayatlarının her anında onların peşini bırakmıyor. Ne yazık ki başvuru yapan kadınların dahi bazı vakalarda kolluk güçleri tarafından şiddete maruz bırakıldığı biliniyor.

Buna ek olarak uygulanan yer değiştirme yasakları nedeniyle, göçmenler ikamet ettikleri şehirlerin dışına çıkamıyor; şehirler arasında serbestçe yolculuk yapamıyorlar. Bu kısıtlamalar, zaten kırılgan olan yaşam koşullarını daha da ağırlaştırarak ciddi ve süreklilik arz eden hak ihlallerine yol açıyor.

E.D.: Son bir yılda ağırlaşan koşullar ve baskı altında bir milyon kişi Suriye’ye geri döndü. Mevcut Suriye yönetiminin farklı etnik ve dini kimliklerden insanlara yönelik tutum ve uygulamaları karşısında Suriyelilerin geri gönderilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

E.K.: Bu insanlar ülkelerini isteyerek değil, mecbur bırakıldıkları için terk ettiler ve Türkiye’ye geldiler. Aradan geçen yıllarda öyle bir noktaya gelindi ki, burada tutundular, bir hayat kurdular; kimilerinin çocukları oldu, kimileri ise çocuk yaşta gelip burada büyüdü. Ben 2010 yılında Türkiye’ye ilk gelenlerle yaptığım söyleşilerde tanıdığım o insanları hâlâ merak ediyorum: Şimdi neredeler, ne yapıyorlar, geri döndüler mi, yoksa burada kalmaya mı çalışıyorlar?

Buraya gelmiş, yaşamını kurmuş insanlara bir anda “artık burayı terk edin” demek ne insani ne de etik. Üstelik geri dönenlerle yaptığım röportajlardan da bildiğim kadarıyla, orada çok ciddi altyapı sorunları var. Tapu ve mülkiyet meseleleri hâlâ çözülebilmiş değil. Örneğin, yıllar önce terk edilmiş bir dükkânı açıp işleten biri düşünelim; asıl sahibi geri döndüğünde bu dükkân kime ait olacak? Ya da bir tarlayı on yıl boyunca ekip biçmiş, üzerine ev yapmış bir insan için, mülkiyet nasıl belirlenecek? Bu karşılaşmaların nasıl çözüleceğine dair ortada net bir mekanizma yok.

Özellikle çocuklar açısından tablo daha da kaygı verici. Eğitim ve sağlık sistemleri hâlâ tam olarak kurulmuş değil. Türkiye’de okula gitmiş, bir düzen kurmuş bir çocuğu alıp yeniden oraya göndermek, çocukların güvenliği ve psikolojik iyilik hâli açısından ciddi riskler barındırıyor.

Gidenler de kalanlar da sorun yaşamaya devam ediyor. Çünkü Türkiye, özellikle Suriyelilerin geliş sürecinde bütünlüklü ve uzun vadeli bir mülteci politikası oluşturmadı. Süreç büyük ölçüde Avrupa Birliği’nden gelen fonlarla şekillendi; bu kaynaklar ise çoğunlukla geri gönderme merkezlerine ya da geçici barınma alanlarına aktarıldı. Mültecilerin eğitimine, istihdamına ve toplumsal uyumuna doğrudan ve kalıcı biçimde katkı sunacak bir sistem hiçbir zaman kurulmadı.

Bugün yaşanan belirsizliklerin ve kırılganlıkların temelinde de tam olarak bu politika eksikliği yatıyor.

18 Aralık

Ümit Aktaş: “Göçmenler konusunda ahde vefa ilkesi umursanmıyor” (Enternasyonal Dayanışma)

18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü için yaptığımız röportaj dizisi devam ediyor. Yazar Ümit Aktaş’a sorularımızı yönelttik.

Enternasyonal Dayanışma: Ocak 2026’dan itibaren göçmenler sağlık konusundaki haklarını kaybedecek. Birçok alanda göçmenlere yönelik benzer zorluklar ortaya çıkıyor. Toplumun en yoksul kesimini oluşturan göçmenlerin pek çok alanda haklarının kısıtlanması hakkında neler söylemek istersiniz?

Son bir yılda ağırlaşan koşullar ve artan baskılar nedeniyle yaklaşık bir milyon kişi Suriye’ye geri döndü ya da gönderildi. Suriye yönetiminin farklı etnik ve dini kimliklere yönelik olumsuz tutum ve uygulamalarına sürekli tanıklık ediyoruz. Bu koşullarda Suriyelilerin geri gönderilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Ümit Aktaş: Göçmenler birçok toplumda olduğu gibi Türkiye’de de birçok haktan mahrum kılınmakta, toplumun en dibindeki ve en kısıtlı bir yaşama mahkûm edilmekte. Yaşama koşulları darlaştıkça bu kısıtlılık daha da artmakta.

Ülkemizdeki çalışanların ve emeklilerin hâli de ortada. Ancak onların hiç değilse bazı yasal hakları var ama göçmenler bu haklardan da yoksunlar. Temsil kabiliyetleri ve sözcüleri yok. Başvurabilecekleri bir merci de.

Onlar hakkında konuşacak ve haklarını savunacak olan sivil toplum kuruluşları da giderek zayıfla(tıl)makta. Bu, ülkemiz hakkında bir utanç.

Doğal olarak Suriyeliler de bu durumdan nasiplerini almaktalar. Üstelik onlar Türkiye’ye en fazla entegre olan bir göçmen grubu. Daha şimdiden birçok sektörde onların eksiklikleri belirginleşmeye başladı.

Ama ne var ki Türkiye tıpkı onları getirme sürecinde yaptığı gibi şimdi de bu konudaki siyasetini tamamıyla devletin çıkarları ve yönelimleri çerçevesinde belirliyor. Bu konuda, başka hususlarda sık sık dillendirilen ahde vefa ilkesini hiç de umursamıyor.

Elbette ki Suriye’nin de onlara ihtiyacı var ve bu ihtiyaç bizim onlara duyduğumuz ihtiyaçtan daha fazla ve öncelikli. Ama bunun hiç değilse belli bir programa ve karşılıklı rızaya dayanması en insani olanı. Ne var ki bu gibi insani değerler pek de umursanmamakta.

18 Aralık

Hakan Tahmaz: “Göçmenler için hak temelli politikalar güçlendirilmeli” (Enternasyonal Dayanışma)

18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü için yaptığımız röportaj dizisi devam ediyor. Barış Vakfı sözcüsü Hakan Tahmaz’a sorularımızı yönelttik.

Enternasyonal Dayanışma: 1 Ocak 2026’dan itibaren göçmenler sağlık konusundaki haklarını kaybedecek. Birçok alanda göçmenlere yönelik benzer zorluklar ortaya çıkıyor. Toplumun en yoksul kesimini oluşturan göçmenlerin pek çok alanda haklarının kısıtlanması hakkında neler söylemek istersiniz?

Hakan Tahmaz: Her şeyden önce bu tür bir düzenleme, toplumun tamamını ilgilendiren ve derin sonuçlar doğuracak bir düzenlemedir. Çünkü sağlık, temel bir insan hakkıdır. Sağlıkla ilgili her türlü düzenleme, doğrudan toplumun bütününü ilgilendiren toplumsal bir konudur. Bu nedenle, düzenlemeyi Dünya İnsan Hakları Haftası’nda ve 18 Aralık Dünya Göçmenler Günü’nde, bu perspektiften de değerlendirmek zorundayız.

Birleşmiş Milletler’in çeşitli kararlarına ve bir dizi uluslararası sözleşmeye göre, insan hakları normları çerçevesinde sağlık hizmetlerine erişim, statüden bağımsız olarak korunması gereken en temel haklardan biridir. Göçmenler, toplumların her yerde ve her zaman en yoksul ve en kırılgan grupları arasında yer alır. Göçmenlerin bu temel haktan dışlanması ya da kısıtlanması, insanlar arası eşitlik ilkesini zedeler; uluslararası sözleşmelere ve hukuka aykırıdır. Ayrıca adalet duygusunu ciddi biçimde aşındırır.

Bunun yanı sıra, toplum sağlığına zarar veren ve halk sağlığı açısından riskli olan bu tür düzenlemeler, insan haklarına da aykırıdır. Kayıt dışı çalışmayı ve yaşamayı teşvik eder. Kamu maliyetlerini, beklenenin aksine, artırır. Suriyeli göçmenlerin vatandaşlar nezdinde yanlış bir biçimde “günah keçisi” olarak algılanmasına yol açar.

Toplumun farklı kesimlerinin temel sosyal haklarını kısıtlayan bu tür uygulamalar, kısa vadede bir “tasarruf” gibi görünse de uzun vadede insan hakları, halk sağlığı, ekonomi ve toplumsal barış açısından çok daha ağır bedeller üretir. Daha kapsayıcı, kanıta dayalı ve insan onurunu merkeze alan politikalar hem daha adil hem de daha akılcıdır.

E.D.: Son bir yılda ağırlaşan koşullar ve artan baskılar nedeniyle yaklaşık bir milyon kişi Suriye’ye geri döndü ya da gönderildi. Suriye yönetiminin farklı etnik ve dini kimliklere yönelik olumsuz tutum ve uygulamalarına sürekli tanıklık ediyoruz. Bu koşullarda Suriyelilerin geri gönderilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

H.T.: Uluslararası hukuk ve insancıl hukuk, bir insanın yaşamı, temel hakları ve özgürlüğü risk altındaysa zorla geri gönderilmesini açık biçimde yasaklar. Suriye’de; keyfi gözaltı, zorla kaybetme, işkence, mülke el koyma ve etnik ya da dini kimliğe dayalı ayrımcılık gibi uygulamaların sürdüğüne dair medyada ve insan hakları raporlarında güçlü göstergeler varken, “güvenli geri dönüşten” söz etmek hem hukuken hem de fiilen mümkün değildir.

Bir yılı aşkın süredir görevde olan yeni yönetimin, savaşın yarattığı toplumsal tahribatı gidermeye yönelik gözle görülür bir ilerleme sağlayamadığı; siyasi ve ekonomik istikrarı güçlendirecek somut bir emare ortaya koyamadığı bir ortamda, bu tür uygulamalar Suriye’nin siyasal, sosyal ve kültürel sorunlarını daha da büyütmektedir. Sınır dışı edilme korkusu artmakta, bu durum ciddi travmalara yol açmaktadır. Bu koşullar altında gerçek anlamda “gönüllü geri dönüşten” söz edilemez; yapılanlar büyük ölçüde zorla geri göndermedir. Alınan geri gönderme kararları, Suriyeli göçmenleri orantısız risklerle karşı karşıya bırakmaktadır.

Öte yandan, Şam yönetimi ile Kuzey ve Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi ve diğer azınlıklar arasında süregelen sorunlar, gerilimler ve yer yer çatışmalar devam etmektedir. Türkiye’nin Suriye, Kürt ve mezhep temelli politikaları çerçevesinde, göçmenlerin geri gönderilmesinin Kürt coğrafyasının sosyal ve etnik yapısını değiştirme güdüsüyle planlanması ve uygulanması, çok derin ve yeni sorunların ortaya çıkması riskini de beraberinde getirmektedir.

Güvensiz koşullara zorla geri gönderilen insanlar; yeniden yerinden edilebilir, kaçak yollarla başka ülkelere göç etmeye çalışabilir, insan kaçakçılığı ve radikalleşme gibi risklere daha açık hâle gelebilir. Bu durum, ne geri gönderen ülke ne de bölge açısından sürdürülebilir bir sonuç üretir.

Bugünkü koşullarda Suriyelilerin geri gönderilmesi, insan hakları açısından ciddi ihlaller doğurma riski taşımakta ve bir “çözüm” olmaktan ziyade krizin başka bir coğrafyaya ihraç edilmesi anlamına gelmektedir. İnsan onurunu ve uluslararası hukuku merkeze alan politikalar hayata geçirilmelidir.

Bugün yapılması gereken, geri gönderme politikalarını sertleştirmek değil; ev sahibi ülkelerde hak temelli uyum politikalarını güçlendirmek ve uluslararası sorumluluk paylaşımını zorlamaktır.

18 Aralık

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’ndan basın toplantısı (Enternasyonal Dayanışma)

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, 18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü’nde İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde düzenlediği basın açıklamasında göçmen ve mültecilerin karşılaştığı sorunlara dikkat çekti. Basın açıklamasını Yıldız Önen okudu.

Barışı birlikte inşa etmenin mümkün olduğuna vurgu yapan Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, tüm kamu kurumlarına “Göçmenlerin haklarını gözeten, bir arada yaşamı ve barışı güçlendiren kapsayıcı ve hak temelli politikalar üretme” çağrısı yaptı.

Birleşmiş Milletler (BM) bundan 25 yıl önce dünya çapında göçmenlerin ve yerinden edilmiş insanların sorunları konusunda farkındalık oluşturmak hedefiyle, 18 Aralık gününü “Uluslararası Göçmenler Günü” olarak kabul etti.

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, açıklamada “Bir Arada İnsanca Bir Yaşamı İnşa Edeceğiz” yazılı bir pankart açtı.

Devamı aşağıdaki linkte:

19 Aralık

Ozan Tekin: “Ekonomik krizde göçmenlerin payı olduğuna dair sağcı anlatıyı kırmalıyız” (Enternasyonal Dayanışma)

18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü için yaptığımız röportaj dizisi devam ediyor. Enternasyonal Dayanışma aktivisti Ozan Tekin’e sorularımızı yönelttik.

1 Ocak 2026’dan itibaren göçmenler sağlık konusundaki haklarını kaybedecek. Birçok alanda göçmenlere yönelik benzer zorluklar ortaya çıkıyor. Toplumun en yoksul kesimini oluşturan göçmenlerin pek çok alanda haklarının kısıtlanması hakkında neler söylemek istersiniz?

Aşırı sağın yükseldiği, otoriterleşmenin ve savaş ihtimallerinin arttığı bir dünyada pek çok yerde göçmenler ekonomik krizin sorumlusu olarak günah keçisi ilan edilmeye çalışılıyor. Merkez ve neoliberal partiler de aynı yolu benimsiyor. Türkiye’de son yıllarda merkez sağdan çok daha sağa doğru kaymış ve hatta faşist partiyle ittifak yapmış olan AKP de bu dinamiklerin içinde hareket ediyor ve göçmenlere karşı ilk yıllarda benimsediği ılımlı dili değiştiriyor. Hükümetin ilk başlarda Ortadoğu’daki yayılmacı politikaları için kabul ettiği göçmenler, uzunca bir süredir ona oy kaybettiren bir sorun olarak görülüyor.

Dolayısıyla burada hem ırkçıların basıncını püskürten hem de hükümet üzerinde göçmenler lehine basınç oluşturan bir dayanışma hareketi olmadıkça, toplumun en saldırıya açık kesimi olan göçmenlerin koşulları kötüleşiyor, sağlıktakine benzer uygulamalar her yana yayılıyor.
Emek hareketinin ve solun görevi, ekonomik krizde göçmenlerin payı olduğuna dair sağcı anlatıyı kırmak olmalı. Ekonomik krizin, toplumun alt katmanlarındaki yoksullaşmanın sorumlusu egemen sınıf ve onun çıkarlarına hizmet eden hükümet politikalarıdır. Dizginlenemeyen enflasyona vergi adaletsizliği ve ücretlerin düşürülmesi yoluyla yoksullardan zenginlere bir servet transferi eşlik ediyor. İşçi sınıfının içinde bunun propagandası başarı kazanırsa göçmenlere yönelik ırkçılık geriler. Hükümetin bu uygulamalardan vazgeçmesi için karşısında buna itiraz eden birleşik bir hareket bulması gerekir.

Son bir yılda ağırlaşan koşullar ve artan baskılar nedeniyle yaklaşık bir milyon kişi Suriye’ye geri döndü ya da gönderildi. Suriye yönetiminin farklı etnik ve dini kimliklere yönelik olumsuz tutum ve uygulamalarına sürekli tanıklık ediyoruz. Bu koşullarda Suriyelilerin geri gönderilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Biz enternasyonal sosyalistler olarak ulus devletlere, sınırlara, milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı mücadele ediyoruz. Dolayısıyla bize göre zaten herkesin istediği yerde yaşama hakkı vardır. Suriyeli göçmenlerin Türkiye’deki işçi sınıfının eşitlik temelinde üyeleri olması için, bunun resmileşmesi için mücadele veriyoruz.

Ancak sosyalist olmasanız dahi insanların kaçtıkları bir yere -çeşitli gerekçelerle- geri gönderilmeleri uluslararası hukuka aykırı. Biz 2011’den beri “Mülteciler hoşgeldiniz” diyen küresel ırkçılık karşıtı hareketin parçasıyız ve bu hareket sosyalistlerden daha geniş bir toplamı içinde barındırıyor. Suriyelileri Türkiye toplumunun bir parçası olarak görüyoruz, onlarla birlikte mücadele ediyoruz. İşçilerin onları ezen patronlarla aynı ulustan oldukları için ortak bir çıkarı olmadığını düşünüyoruz. Dolayısıyla tüm zorla geri göndermelere karşı aktif mücadele yürütüyoruz.

20 Aralık

Suriyeli gazeteci Duaa: “Göç ettikçe değiştim, değiştikçe sorumluluğum arttı” (Enternasyonal Dayanışma)

Türkiye’ye geldikten kısa bir süre sonra Suriye’ye dönmeyi düşündüğünü ancak rejim güçlerince arandığını öğrendiğini anlatan Duaa, “Dönersem tutuklanacaktım. O an Türkiye’de kalmak zorunda olduğumu anladım” diyor.

bianet‘ten Evrim Kepenek, 18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü vesilesiyle, Suriye’den Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan feminist aktivist Duaa Muhammed ile konuştu.

20 yaşında, yalnızca kadın akrabalarıyla birlikte sınırı geçerek Türkiye’ye gelen Duaa, yıllara yayılan göç deneyimini ve Suriye’ye dönüş kararını anlattı. “Benim için dönüş politik bir sorumluluk” diyor.

Duaa, kendisini “feminist bir Suriyeli kadın” olarak tanımlıyor. Türkiye’ye geldiğinde feminizmi bilmediğini, politik bilincinin büyük ölçüde burada şekillendiğini söylüyor.

Suriye içinde defalarca yer değiştirdikten sonra Ürdün’e geçen Duaa, bir süre sonra gönüllü olarak Suriye’ye döndü ve yaklaşık bir buçuk yıl orada yaşadı. Ancak savaşın şiddetlenmesi, bombardımanların artmasıyla yeniden Türkiye’ye gelmek zorunda kaldı. Ailesi de daha sonra Ürdün’den Türkiye’ye geçti ve burada yeniden bir araya geldiler. Bu sürecin, bugün “gönüllü dönüş” tartışmalarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu özellikle vurguluyor.

“Türkiye’ye geldiğimde savaşın içinden çıkmıştım. Suriye’de bombalar altında çalışıyordum, insanlara yardım ediyordum. Buraya gelince her şey durdu. Ne dil vardı ne de bir yol.”

Türkiye’ye geldikten kısa bir süre sonra Suriye’ye dönmeyi düşündüğünü ancak rejim güçlerince arandığını öğrendiğini anlatan Duaa, “Dönersem tutuklanacaktım. O an Türkiye’de kalmak zorunda olduğumu anladım” diyor.

Devamı aşağıdaki linkte:

Yazar

You May Also Like

Biz kimiz?

Enternasyonal Dayanışma, işçi sınıfının kolektif ve kitlesel mücadelesiyle dünyanın daha eşit, adil ve özgür bir yere dönüşeceğini savunan…