Türkiye kamuoyu siyasi istikrarsızlık, yargının siyasete müdahalesi, bahis-şike kara para aklama davalarıyla oyalana dursun, 2010’lardan itibaren Türkiye’nin ana sorunu kötü ekonomi yönetimi ve gelir dağılımı adaletsizliğidir.
Belirlenen asgari ücretin AKParti iktidarı döneminde ilk kez açlık sınırı altındaki kalmasına rağmen, #AsgariÜcret tartışmalarının bir iki günde sönümlendiği günlerden geçiyoruz.
Asgari ücretin yetersizliğinden daha da vahimleşen ve derinleşen bir sorunumuz var:
2014 yılında TÜİK verilerine göre toplam çalışan sayısı 25,5 milyon ve asgari ücretle çalışan sayısı ise 5 milyon civarındadır. Yani kabaca çalışanların en fazla %20’si asgari ücretle çalışıyordu. Ayrıca en düşük emekli maaşı 2023 yılına kadar hep asgari ücretin üzerindeydi.
Bugün gelinen noktada toplam çalışan sayısı 2024 yılında 32.3 milyona çıkarken DiSK-AR’ın araştırmasına göre asgari ücretle çalışanların sayısı %50’lere dayanmış durumda. Hatta daha çarpıcı olan ise toplam çalışanların %69’u asgari ücretin %50’si ve altı karşılığı bir ücretle çalışıyor. Bu oranların bir yılda çok değişmediğini öngörürsek önümüzdeki yıl 22.3 milyon çalışan 42 bin TL ve daha altı maaşla yaçalışıyor olacak. Bunun üzerine asgari ücretin altında maaş alan emeklileri de dikkate alırsak toplumun yoğun bir yoksulluğa hatta sefalet sürüklendiğini fark etmemek için kör olmak gerekir.
Asgari ücretin artış oranı ise özel sektör patronları için -birkaç istisna hariç- adeta azami maaş zammı olarak esas alınıyor olması ise durumu daha da vahim hâle getiriyor.
Peki bu duruma karşı ekonomi yönetimi ne yapıyor? Doğrudan ve dolaylı vergilerle, çalışanlara yönelik vergi dilimlerindeki oynamalarda ücretli çalışanlar üzerindeki veri yükünü artırmaya devam ediyor.
Geçmişteki yanlışlarından vazgeçmek yerine üretim ekonomisi yerine finans ekonomisini tercih edip yüksek faizle borçlanmaya devam ederek geleceğimizi ipotek altına alıyor. Bu ağır gündemi gizleyebilmek için suni gündemler üreterek, kimlikler ve mensubiyetler üzerinden çalışanları ayrıştırarak, işci sınıfının örgütlenmesi önüne engeller koyarak (AKParti iktidarının başladığı 2003’ten bugüne kadar işçiler arasında sendikalaşma oranın sürekli azalması ki bu daha geniş bir tartışmanın ana konusudur) kimi zaman doğrudan grev yasakları ile, emeğin üretimden gelen gücünü kullanmasına engel oluyor. Yani kısacası neo-liberalizmin değirmenine su taşıyan iktidar halkın ve çalışanların haklarından ziyade patronların çıkarlarına hizmet eden bir araca dönüşüyor.
Tüm bu yaşananlara karşı mücadeleden başka seçeneğimiz yoktur, zira emeğin artık “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur” ve yine bilmeliyiz ki “birleşen işçiler yenilmezler”.
Yasin Altıntaş