Bugün çalışma yaşamında önemli bir konu sürekli dillendiriliyor: “Robotlar geliyor, işimizden olacağız.”
Bu görüşte önemli bir gerçeklik payı var. Ancak asıl mesele yalnızca işlerimizi kaybetmemiz değil. Daha derin ve daha sinsi bir süreç işliyor. Şu anda işyerlerinde sahip olduğumuz statünün, iş güvencemizin ve pazarlık gücümüzün erimesi söz konusu.
Kısa vade yanılsaması
Standart ekonomi anlatısı şunu söyler: Teknolojik devrimler kısa vadede işleri yok eder ama uzun vadede daha fazlasını yaratır. Tarihsel olarak bu çoğu zaman doğrudur. Ancak kritik soru şudur: O uzun vade ne kadar sürer?
Friedrich Engels, 1845 tarihli İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu adlı eserinde Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerini Manchester’ın sokaklarında gözlemlemişti. Makineler üretimi artırmıştı; fakat işçiler 16 saat çalışıyor, çocuk emeği yaygınlaşıyor, ortalama yaşam süresi düşüyordu. Üretkenlik artışı, işçinin yükünü hafifletmek yerine onu sistemin dişlisine dönüştürmüştü.
Toplumun sendikalar, sosyal güvenlik sistemleri ve çalışma yasaları gibi savunma mekanizmaları geliştirmesi yaklaşık 60–70 yıl sürdü. O “uzun vade”, bir kuşağın hayatı boyunca çektiği ağır bedellerle şekillendi.
Bugün yapay zekâ karşısında benzer bir eşikteyiz. Ve savunma mekanizmalarımız, sendikalarımız, emek örgütlerimiz tarihsel olarak zayıf bir dönemde.
Yapay zekâ emeği değersizleştiriyor
Bugün yapay zekâ işleri tamamen ortadan kaldırmıyor; işlerin içindeki karmaşık ve değer katan görevleri üstleniyor. Veri analizi, taslak hazırlama, rutin kontrol gibi uzmanlaşmayı sağlayan görevler otomatikleştiğinde, işlerin kapsamı daralıyor.
Bu durum üç sonucu beraberinde getiriyor:
- Yetenek hattı kopuyor. Giriş seviyesi işler azaldıkça, bugünün stajyeri yarının nitelikli uzmanına dönüşemiyor.
- İşin karmaşıklığı düşüyor. Daha basitleştirilmiş işler, daha düşük ücret ve daha zayıf pazarlık gücü anlamına geliyor.
- Statü aşınıyor. Çalışan, yerini her an bir algoritmanın alabileceği duygusuyla güvencesizleşiyor.
Yapay zekâ, çalışanları işlerinin içinde yoksullaştıran bir “değer krizi” yaratıyor. Verimliliği artırırken, emeği değersizleştiriyor.
Verimlilik kimin cebine giriyor?
Bazı araştırmalara göre, yapay zekâya en çok maruz kalan sektörlerde verimlilik neredeyse 4 katına çıktı. Ama David Ricardo’nun iki yüzyıl önce sorduğu soru hâlâ güncel: Verimlilik artışı kime akıyor?
Karl Marx, kapitalizmin ücretleri baskılamak için bir “yedek sanayi ordusu” yarattığını söyler. Yapay zekâ bu orduyu dijitalleştiriyor. Yerine geçecek olan artık başka bir işçi değil; hastalanmayan, izin istemeyen ve sendika kurmayan bir algoritma.
Dahası, tarihsel olarak görece korunaklı sayılan doktorlar, avukatlar ve mühendisler gibi beyaz yakalı meslekler de ilk kez bu ölçekte tehdit altında. Küresel tartışmalarda “Yapay Zekâ Prekaryası” olarak adlandırılan yeni bir kesim ortaya çıkıyor: Bu kesim, gelir güvencesini kaybetmesinin yanı sıra, mesleki kimliğini ve anlam duygusunu da kaybetmeye başlıyor.
Neden hâlâ uzun saatler çalışıyoruz?
Yapay zekâyı yalnızca maliyet düşürme aracı olarak görürsek, tarihin en güçlü üretim teknolojisini tarihin en büyük eşitsizlik makinesine dönüştürebiliriz.
Yapay zekâ emeğin değerini yeniden tanımlıyor. Bu yeniden tanımlama sürecinde kimin kazanıp kimin kaybedeceğini teknoloji değil, patronlarla emekçiler arasındaki sınıf mücadelesi belirleyecek.
John Maynard Keynes, 1930’da torunlarının haftada 15 saat çalışacağını öngörmüştü. Bugün üretkenlik o dönemin hayal edemeyeceği düzeyde. Buna rağmen çalışma süreleri radikal biçimde azalmadı. Çünkü verimlilik kazanımları emekçilere zaman olarak değil, patronlara kâr olarak aktı.
Eğer yapay zekâ insan emeğine olan ihtiyacı azaltıyorsa çalışma kavramının kendisini yeniden düşünmemiz gerekiyor. Eğer üretim, daha hızlı ve daha az emekle yapılabiliyorsa, insanlar daha az çalışabilmelidir. Bu bir ütopya değil; verimlilik paylaşımının doğal sonucudur. Çalışma süresinin azaltılması teknik değil, politik bir tercihtir.
Ya yapay zekâyı insanı özgürleştiren, çalışma süresini azaltan ve yaşam kalitesini artıran bir kaldıraç olarak kullanacağız; ya da 19. yüzyılın vahşi sömürü düzeninin dijital versiyonuna razı olacağız.
Mesele, teknolojinin ne yapabildiği değil, bizim bu teknolojiyle ne yapmayı tercih ettiğimizdir
Sonuç olarak yapay zekâ, kendi başına ne bir kurtarıcı ne de bir cellattır; o, içine doğduğu ekonomik sistemin elinde şekillenen bir araçtır. Eğer bu teknoloji sadece maliyetleri düşürmek ve kâr marjlarını maksimize etmek için kullanılırsa, 19. yüzyılın vahşi sömürü düzeni dijital bir ambalajla geri dönecektir.
Ancak başka bir yol daha mümkündür. Yapay zekânın yarattığı muazzam verimlilik artışı, bir azınlığın servetini katlamak yerine, çalışma saatlerinin radikal bir şekilde düşürülmesi ve toplumsal refahın adil paylaşımı için kullanılabilir. İnsan emeğinin yerini alan her algoritma, bir insanın daha az çalışıp hayata, sanata ve kendisine daha fazla vakit ayırmasına hizmet etmelidir.
Mesele, teknolojinin ne yapabildiği değil, bizim bu teknolojiyle ne yapmayı tercih ettiğimizdir. Yapay zekânın “dijital bir tahakküm” aracına dönüşmesini engelleyecek tek güç; güçlü sosyal güvenlik sistemleri, sendikal örgütlülük ve emeğin teknoloji üzerindeki demokratik denetimidir.
Faruk Sevim