Karl Marx, adalet kavramını bir üstyapı unsuru olarak ele alıp tıpkı diğer diğer üstyapı unsurlarında olduğu gibi maddi, somut ilişkilerle birlikte çözümlüyor. Adaletin bu şekilde çözümlenmesi, felsefe tarihinin genel eğilimine karşı bir alternatif de oluşturuyor. Ancak adaletin bir üstyapı unsuru olarak çözümlendiğini söylemek, Marx’ın adalet kavramı hakkında yazan herkesin ortak bir anlayışa sahip olduğunu söylemek anlamına gelmiyor. Marx’ın adalet anlayışından bahsedilince akla ilk gelen; onun kapitalizmin insanı değerden düşüren işleyişi, yabancılaşma, şeyleşme ve benzeri görüşler oluyor. Buradan hareketle yapılan hızlı yorumlar da Marx’ın kendinden önceki filozofların analizlerine benzeyen bir adalet anlayışına sahip olduğuna varıyor. Kapitalizmin ne kadar adaletsiz bir sistem olduğunu anlatarak kapitalizmin mahkûm edildiği ya da edileceği sanılıyor.
Marx’ın adalet anlayışı üzerinde yazanlar farklı “Marx’ın adalet anlayışları” sunuyor. Bunların derli toplu bir tasnifini Steven Lukes yapıyor. Marx’ın adalet anlayışını etkili şekilde tartışan dört eğilimi tespit ediyor. Bunlar: 1) Kapitalistle işçi arasındaki ilişki adildir. 2) Kapitalistle işçi arasındaki ilişki adil değildir. 3) Kapitalistle işçi arasındaki ilişki hem adaletli hem de adaletsizdir. Yani bir açıdan adaletli bir açıdan adaletsizdir. 4) Kapitalistle işçi arasındaki ilişki ne adaletli ne de adaletsizdir. (Lukes, 1998, 74).
Adaleti felsefe düzleminde kalarak açıklamak bir kavram tartışması yapmaktır. Marx bu tartışma tarzını reddeder, soyut bir kavram tartışmasına girmez. Marx filozoflarla tartışmayı, Paris Komünü tecrübesinden sonra tamamen bir kenara bırakır. Bir başka ifadeyle Paris Komünü tecrübesiyle Marx’ın teorisi son derece güçleniyor ama bu aynı zamanda teori kavramının kendisinden uzaklaşması anlamına da geliyor.
Marx’ın adaleti nasıl ele aldığını, adalet hakkındaki görüşünün ne olduğunu anlamak için öne çıkan birkaç eserini incelemek gerekiyor. Marx daha 1865’te “Lohn, Preis und Profit” (Ücret, Fiyat ve Kâr) adlı çalışmasında ”ücret eşitliği” talebini tartışıyor. Marx’ın sorusu, işgücünün değerinin ne olduğu. İşgücünün değeri diğer bütün metalarda olduğu gibi, onu üretmek için gerekli-emek miktarıyla (Arbeitsquantum) belirlenir. Bir insanın işgücü sadece onun canlı bedeninde var olur. Bir insan gelişip büyüyebilmek ve hayatta kalabilmek için belli oranda besin (Lebensmittel) tüketmek zorundadır. İnsan da tıpkı makine gibi yıpranır. Bu durumda onun yerini başka insanlar doldurmalıdır. Bu demektir ki emek pazarı için bu yıpranan insanın yerini alacak şekilde, bir soy sürdürümü gerekir. Bu durumda işgücünü satan kişi, ihtiyacı olan şeylerin dışında bir de onun yerini alacak çocuklarının yetişmesi için gerekli şeylere ihtiyaç duyar. Buna ilaveten işgücünü geliştirebilmek ve belirli beceriler kazanabilmek için ek değerler de harcanmak zorundadır. Marx’ın burada açıklamak istediği olguyu anlamak için; eğitim ve mesleki eğitim maliyetlerini ve de önemsiz olan ortalama emeği (Durchsschnittsarbeit) göz önüne almak yeterlidir. Ama buna rağmen farklı niteliklerdeki işgüçlerinin üretim maliyetleri nasıl değişiyorsa, farklı sanayi kollarında kullanılan işgüçlerinin değerleri de farklı olmak zorundadır. Buradan hareketle Marx şöyle yazıyor:
“Bu yüzden ücret eşitliği çağrısı, hiçbir zaman yerine getirilemeyecek olan aptalca bir yanılgıya dayanmaktadır. Bu çağrının kaynağı; öncülleri kabul edip sonuçlardan kaçan yanlış ve ucuz radikalizmdir. Ücret sisteminde işgücünün değeri, bütün öteki metaların değeri gibi belirlenir ve değişik türden işgüçleri nasıl ki farklı değerlere sahipse ya da üretimleri için farklı emek miktarları gerekiyorsa, emek pazarında da farklı fiyatlara sahip olmak zorundadırlar. Ücret sistemi temeli üzerinde, eşit ya da hatta adil ücret talebinde bulunmak, kölelik sistemi temelinde üzerinde özgürlük talebinde bulunmakla aynı şeydir. Sorun sizin neyi haklı ya da adil bulduğunuz değildir. Sorun şudur: Verili bir üretim sisteminde zorunlu ve kaçınılmaz olan nedir?” (Marx, MEW 16. 1968: 131-2).
Burada Marx, hemen başlarken belirttiğim, kendisine de yakıştırılan, kapitalizmin romantik eleştirisine karşı çıkıyor. Kulağa son derece hoş ve sosyalist bir tezmiş gibi gelen ücret eşitliği talebinin “ucuz bir radikalizm” olduğunu yazıyor. Aynı yerde adalet anlayışının da çekirdeği olan düşüncesini naklediyor. Hakkaniyetli ya da adil olanın ne olduğuna, “verili bir üretim sisteminde zorunlu ve kaçınılmaz olan”ın ne olduğuna bakarak karar verilebileceğini ekliyor.
Marx bu düşüncesini, “Kritik des Gothaer Programms” (Gotha Programının Eleştirisi) adlı çalışmasında da sürdürüyor. Bu metin 1875 yılında yazılıyor. Aslında sosyal demokrat hareketin bir grubuna yazılmış mektup. Ancak ilerleyen yıllarda genişletiliyor ve 1891 yılında yayımlanıyor. Burada Marx’ın eleştirisinin muhatabı, Alman İşçi Partisi’nin programı. Marx dikkatini; Alman İşçi Partisi’nin “adil paylaşım” talebine veriyor. “Ücret, Fiyat, Kâr” adlı metinde “eşit ücret” talebini şaşırtıcı bir üslupla eleştiren Marx, bu kez “adil paylaşım” talebini irdeliyor. “Adil paylaşım nedir?” sorusuyla başlıyor. “Burjuvalar, bugünkü paylaşımın adil olduğunu iddia etmiyor mu? Ve gerçekten de bugünkü üretim biçimi esasına göre bu paylaşım, biricik ‘adil’ paylaşım değil midir?” (Marx, MEW 19. 1969: 18). Marx, bu düşüncesini temellendirmek için ana tezlerinden birini hatırlatıyor: “Ekonomik ilişkiler hukuki fikirler tarafından mı belirlenmiştir yoksa tersine hukuki fikirler ekonomik ilişkilerden mi doğar?” Ekliyor: Sekter sosyalistlerin de “adil paylaşım” hakkında çeşitli görüşleri yok mu? Sekter sosyalistlerin “adil paylaşım” kavramı kof bir ifadedir. Adalet de tıpkı ahlak gibi maddi koşullardan bağımsız olarak düşünülemez. Adil olanın ne olduğu, mevcut üretim tarzından bağımsız olarak tespit edilebilecek bir şey değildir. Adalet de insanın apriori olarak kendisiyle birlikte getirdiği “özsel” bir nitelik değildir. Marx’ın “Gotha Programının Eleştirisi”nde adalet hakkında yaptığı bu tespit, “Das Kapital”in Birinci ve Üçüncü ciltlerinde de daha yetkin bir şekilde yer alıyor. “Das Kapital”in Üçüncü cildi 1894’te yayımlanıyor.
Yukarıda belirttiğim üzere Marx, “Das Kapital”in birinci cildinde de “Gotha Programının Eleştirisi”ndeki düşüncesini sürdürüyor. Kapitalist üretim ilişkisinin “haksızlık” yapmakla eleştirilemeyeceğini artı değerin üretilmesi üzerinden tartışıyor. Şöyle yazıyor: “Para sahibi bir günlük emek gücünün değerini ödemiştir, bu nedenle onun bir günlük kullanımı, bir günlük emek ona aittir. Emek gücünün günlük tüketimi, yarım günlük çalışmaya mal olmasına karşılık aynı emek gücünün tam bir gün çalışabilmesi ve dolayısıyla bir gün zarfında kendisi için ödenenin iki katı değer yaratması, özellikle satın alan için iyi bir şanstır ama satıcı için de bir haksızlık değildir.” (Marx, MEW, Das Kapital I. 1968: 208). Dikkat edilirse Marx, işçi ve patron arasındaki emek gücünün satılması ve satın alınması ilişkisinde haksızlık diye yargılanacak bir şey görmüyor. Zira Marx, adil olanın ne olduğuna karar verirken üretim ilişkilerine uygun olup olmamayı, ölçüt olarak kullanıyor. Kapitalizmde emeğin sermaye sınıfı tarafından sömürüsü, üretim tarzıyla uyumlu olmakla kalmaz, bu üretim tarzının asıl dayanağıdır. Bir başka ifadeyle emek sömürüsü olmadan kapitalizm olamaz. Bu durumda da kapitalist üretim tarzında yapılan şeylerin adil olması da bunların üretim tarzıyla mütekabiliyetine bağlıdır. Dolayısıyla Marx’ın kapitalizme eleştirisi, onun adaletsiz bir sistem olması; işçinin sömürüsüne dayanması, insanı aşağılanmış bir varlık haline getirmesi değildir. Marx, ideolojik formları temel alarak kapitalizm eleştirisi yapmaz. Eleştirisinin temelinde mülkiyet ilişkileri, üretim ilişkileri ve tarzı vardır. Dolayısıyla kapitalizmin adil olmayışının tespit edilmesi ve adaletin tesis edilmesi -ki bu asla mümkün değildir- üzerinden adaletsiz kapitalizm yerine adil bir sosyalizm inşa etmek mümkün değildir. Marx’ı izlemeye devam edince adalet hakkındaki düşüncelerini “Das Kapital”in üçüncü cildinde daha da çarpıcı şekilde dile getirdiği görülüyor:
“[…] Gilbart’ın yaptığı gibi doğal adaletten söz etmek (nota bakınız) saçmadır. Üretimi yürütenlerin arasında geçen işlemlerin adaleti, bunların üretim ilişkilerinin doğal sonuçlarından ileri gelmeleri olgusuna dayanır. Bu ekonomik işlemlerin, ilgili tarafların iradi hareketleri olarak, kendi ortak iradelerinin ifadeleri olarak ve bir üçüncü tarafa karşı yasa zoruyla kabul ettirilebilir sözleşmeler olarak tezahür ettiği hukuki biçimler, salt biçimler olarak bu içeriği belirleyemezler. Bunlar onu yalnızca ifade ederler. Bu içerik üretim tarzına tekabül ettiği, onunla uyumlu olduğunda adaletlidir. Bu biçimle çeliştiği yerde adaletsizdir [iba]. Kapitalist üretim temeli üzerinde kölelik adaletsizdir, tıpkı metaların kalitesine hile karıştırmanın adaletsiz olması gibi.” (Marx, MEW, Das Kapital III. 1964, 351-352).
Marx’ın bu ısrarının politik bir sonucu da var: Wood’un da belirtiği üzere; adil bölüşüm gibi talepler, kendisiyle birlikte işçilerin özgürleşeceği düşüncesini getiriyor. Adil bir bölüşümle emek sömürüsünün ortadan kalkacağı yanılsamasına neden oluyor. Bu işçilerin kendi paylarına düşenle yetinmelerini getirecek ahlaksal bir fikirdir. Marx’ın kapitalizm eleştirisi ahlaksal ya da ideolojik bir mistik tülle bezenmiş değildir, aksine kapitalist sistemin kendisine radikal bir şekilde yönelmiş eleştiridir. Olguya böyle bakınca Wood her türlü övgüyü hak ediyor: “İşçi sınıfı ajitatörlerinin siyasi olarak avantajlı bulacakları bir fikirler bütününü ortaya koyarak ‘proleter ahlakı’ ya da ‘proletaryaya özgü bir adalet anlayışı’ yaratmak, Marx açısından, hareket adına dar görüşlü ve kendi kendini engelleyen bir güzergâh yaratmak anlamına gelirdi.” (Wood, 2020: 252). Wood, ahlaki ve hukuki standartların yeni bir üretim tarzı yaratmadığını, bunların sadece tıpkı eski standartların eski toplum için yaptığı gibi o üretim tarzını ifade edip desteklediğini söylerken haklıdır. Bunu Marx keskin bir dille ifade ediyor: “Hukuk hiçbir zaman toplumun iktisadi formasyonundan ve ona tekabül eden uygarlık derecesinden daha yüksek olamaz.” (Marx, MEW 19, 1969: 21).
Marx “Gotha Programının Eleştirisi”’nde “adil paylaşım” talebini tartışıyor ve doğru bir ifade olmadığını söylüyordu. Tıpkı bunun gibi “eşit hak” talebini de irdeliyor ve bu talebin de yerinde olmadığını yazıyor. Gotha Programı’ndaki “eşit hak” talebi, burjuva hukuku sınırlarında kalmaktadır. Üreticilerin hakkı vermiş oldukları emekle orantılıdır. Buradaki eşitlik, emeğin ortak ölçü birimi olarak kullanılmasından ibarettir. Marx’a göre bu, doğru bir ölçü değildir. Zira bir birey bir diğerinden çeşitli nitelikleriyle, fiziksel ya da zihinsel olarak üstün olabilir, daha uzun süre çalışabilir. Dolayısıyla emeğin bir ölçü olarak kullanılabilmesi için süresi ve yoğunluğu tespit edilmelidir. Bu yapılmasa emek bir ölçüt olmaktan çıkar. Buradaki “Bu eşit hak, eşit olmayan bir emek için eşit olmayan bir haktır.” (Marx, MEW 19, 1969: 21). Marx’ın öngördüğü toplumda artık hiçbir sınıf farkı söz konusu değildir, çünkü her insan bir diğeri gibi emekçidir. Ama bu toplum, bireylerin yeteneklerinin eşit olmadığını kesin bir biçimde tanır ve verimleri arasındaki farkı da doğal ayrıcalık olarak kavrar. “Demek ki bu, kendi içeriği gereği, tıpkı diğer haklar gibi eşitsizliğin hakkıdır.” (Marx, MEW 19, 1969: 21). Kendi doğası gereği hak, sadece eşit ölçütler için uygulanabilir ama eşit olmayan bireyler, ancak aynı açıdan değerlendirildiklerinde, sadece belirli bir yönden ele alındıklarında, örneğin sadece işçi olarak değerlendirildiklerinde, eşit ölçütle ölçülebilirler. Bununla birlikte işçiler birbirinden farklı koşulara sahiptir, evli olan olmayan, çok çocuklu olan olmayan gibi. Bu durumda eşit emek sarf ettikleri ve toplumsal tüketim fonundan eşit miktarda aldıklarında biri ötekinden çok almaktadır. İşte bu sakıncalı durumdan kaçınabilmek için hak eşit değil aslında eşitsiz olmalıdır.
Marx’a göre bu anlatılanlar, komünizmin ilk aşamasının sakıncalarıdır ve kaçınılmazdır. Asıl gelmek istediğim yer bunları takip eden paragraf. “Komünist toplumun daha yüksek aşmasında, bireylerin iş bölümü ve onunla birlikte kafa ve kol emeği arasındaki karşıtlığın kölece boyun eğişleri yok olup gittiğinde; emek sadece yaşam için bir araç olmaktan çıkıp kendisi birincil yaşam ihtiyacı haline geldiği zaman; bireylerin çok yönlü gelişimleriyle üretici güçlerin de arttığı ve bütün korporatif zenginlik kaynakları fışkırdığı zaman; ancak o zaman burjuva hak anlayışının dar ufukları kesin olarak aşılmış olacak ve toplum bayrağına yazacaktır: Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar!” (Jeder nach seinen Fähigkeiten, jedem nach seinen Bedürfniseen!) (Marx, MEW 19, 1969: 21). Burada kısa bir hatırlatma yapmak gerekiyor: Marx için, “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar!” sosyalist toplumun işleyiş ilkesidir. Marx bu ilkeyi ütopik sosyalist Louis Blanc’tan alarak asıl içeriğini kazandırıyor. İlke boş bir slogan olmaktan uzaklaşıyor ve Marx’ın teorisinde asıl anlamına kavuşuyor.
İmdi, Marx’ın “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesiyle anlattığı, yukarıda alıntıladığım şu ifadenin kaldırılmasıdır: “Bu ekonomik işlemlerin, ilgili tarafların iradi hareketleri olarak, kendi ortak iradelerinin ifadeleri olarak ve bir üçüncü tarafa karşı yasa zoruyla kabul ettirilebilir sözleşmeler olarak tezahür ettiği hukuki biçimler, salt biçimler olarak bu içeriği belirleyemezler. Bunlar onu yalnızca ifade ederler. Bu içerik üretim tarzına tekabül ettiği, onunla uyumlu olduğunda adaletlidir. Bu biçimle çeliştiği yerde adaletsizdir.” İşte “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesine göre şekillenmiş bir toplum, adalet tartışmasının ortadan kalktığı bir varoluş düzlemi sunar. Burada Marx, -kendisi bunu yazmasa da- avcı-toplayıcı toplumların işleyişine yeniden varmış olur. Bu, ütopistlerin geçmiş güzel zamanlar örneği gibi bir cennet toplumu özleminin ifadesi değil, son derece sağlam örülmüş bir teorik netliktir. Bir başka ifadeyle adalet, yukarda ifade edilen ilke ile dayanışma zemininde kurulmuş toplumun insanının normal davranış tarzıdır. Artık adalet bir teorik tartışma olmaktan çıkmış, toplumsal yaşam içinde sıradanlaşmıştır.
Sinan Özbek
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.)
Kaynakça
Lukes, Steven. Marksizm ve Ahlak, Çeviri: Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1998.
Marx, Karl. Lohn, Preis und Profit, MEW 16. Dietz Verlag, Berlin 1968.
Marx, Karl. Das Kapital I. MEW 23. Dietz Verlag, Berlin 1968.
Marx, Karl. Das Kapital III. MEW 25. Dietz Verlag, Berlin 1964.
Marx, Karl. Die Deutsche Ideologie, AGW 1. Dietz Verlag, Berlin 1989.
Marx, Karl. Kritik des Gothaer Programms. MEW 19. Berlin 1969.
Wood, Allen W. Karl Marx, Çeviri: Dilek Yücel, Barış Aydın. İletişim Yayınları, İstanbul 2020.