Kadınlar her gün saatlerce çalışmaya devam ediyor ama bu çalışmanın bir adı yok, karşılığı yok, ücreti yok. Yüzyıllardır işleyen bu düzen patriyarka tarafından kader ve görev olarak sunulmaya devam ediyor. Evde, işte, okulda, iş hayatında yıllardır süren yemek yapma, ev temizleme, bakım verme, duygusal olarak destek verme işi üzerinden kadınlar her geçen gün görünmeyen bir emeğin altında ezilmeye devam ediyor. Patiryarka yüzyıllardır bu emeğin adını ‘kadının doğası’ üzerinden görünmez kılmaya devam ediyor. Kadınlar hem ev içerisinde karşılıksız çalışıyor hem de iş hayatında güvencesiz ve düşük ücretli işlere mahkûm bırakılıyor. Yıllardır süren bu düzen bir tesadüf değil, partiyarka ve kapitalizmin iş birliği içerisinde yaptığı sömürünün bir sonucudur.
Kadının görünmeyen emeği ne bireysel bir fedakârlığın ne onun doğasının ortaya çıkardığı bir durumdur. Bu emek, yıllardır gelişen bir sömürü düzeninin bir parçasıdır. Tam da bu yüzden bu emeği görünür kılmak yalnızca bir hak talebi değil politik bir mücadele olarak işler. Kadın emeği tarih boyunca “aile işi” adı altında görünmez kılınan bir alana itilmiştir. Kadın tarih boyunca, tarlada erkeğin yanında çalışan, evde üretim yapan, bakım veren bir işçi olarak görülmedi. Erkek çalışan taraftı, kadın ise ona destek olan taraf olarak emek sömürüsünün bir parçasıydı.
Kadınların çalışma hayatına “dahil oluşu” çoğu zaman 20. yüzyılla; ofisler, fabrikalar ve beyaz yakalı işler üzerinden anlatılır. Feminizm akımının başlamasıyla birlikte kadınlar, sanki yüzyıllardır çalışmıyormuş gibi, çalışma haklarını erkekler tarafından “kazanan” ve bu sömürü düzenine sonradan dahil olan özneler olarak sunulur. Dolayısıyla kapitalizmin kadınlara katkı sağladığı yanılgısıyla birlikte, kadınların iş hayatına ancak modernleşmeyle dahil olduğu iddiası öne sürülür. Oysa bu anlatı kadın emeğinin tarih boyunca sistematik biçimde yok sayılmasının en açık göstergelerinden biridir.
Bu anlatı baştan sona yanlıştır. Kadınlar hiçbir zaman çalışmaya sonradan başlamadı; kadınlar zaten çalışıyordu. Tarlada, atölyede, evde, sokakta, pazarda; başkasının çocuğunu büyütürken, başkasının evini temizlerken, kendi ailesinin hayatını ayakta tutarken… Bu emek ücretli olmadığı ve çoğu zaman kamusal alanda görünmediği için yok sayıldı. Değişen şey kadınların çalışması değil, kapitalizmin hangi emeği ücretli hangisini yok sayacağı yönünde ilerleyen bir sömürü düzeninin başlangıcı olmuştur.
Kadınların iş gücüne katılımı bir “özgürleşme” aracı olarak sunulur. Halbuki kadınların iş hayatına resmi olarak dahil olması, ev içi emeğin ortadan kalkmasına değil aksine kadınların omuzlarındaki yükün iki katına çıkmasına sebep olmuştur. Kadınlar bir yandan ücretli emek sürecine dahil edilirken diğer yandan ev içi emek ve bakım sorumlulukları aynı şekilde devam etmiştir. Bu durum erkek egemen düzenin ve sömürünün tarihsel sürekliliğini de gözler önüne serer. Erkekler için ücretli iş “asıl ve geçerli iş” olarak görülürken kadınların ev içerisinde yaptığı her iş hâlâ doğal, kendiliğinden ve karşılıksız bir görev olarak kadına dayatılmaya devam eder. Kadın çalışsa da çalışmasa da evin işleri yapılmalı, çocuklar büyütülmeli, yaşlılar bakılmalı, duygusal düzen sağlanmalıdır. Ücretli emek, kadınlar için ev içi emeğin alternatifi değil onun üzerine eklenen ikinci bir mesaidir.
Kapitalist sistem açısından bu sömürü düzeni son derece işlevsel bir şekilde ilerler. Ev içi emeğin ücretsiz ve görünmez bir şekilde ilerlemesi, iş gücünün yeniden üretim maliyetini kadınların sırtına yıkmaya devam eder. Erkek işçi, aile düzeni içerisinde her gün kalkıp işe gidebiliyorsa bunun arkasında görünmeyen bir emek vardır. Yemek hazırlanmış, kıyafetler yıkanmış, çocuklar bakılmış, ev düzenlenmiştir. Bu emeğin karşılığı ne ücret olarak ödenir ne de toplumsal olarak tanınır. Kapitalizm bu bedava emeği varsayarak işler; patriyarka ise bu emeği “kadınlık görevi” olarak sunarak sorgulanamaz hale getirir.
Ev içi emek yalnızca bireysel aile ilişkilerinin bir parçası değildir. Bu emek olmadan ne ücretli emek sürdürülebilir ne de kapitalist üretim sistemi işlemeye devam edebilir. Buna rağmen ev içi emek ne bir çalışma saati ile sınırlıdır ne de emekliliğe sahiptir. Ömür boyu sürmesi gereken bir “fedakârlık” olarak kadınların sırtında yük olmaya devam eder. Kadınlar için ev içi emek ömür boyu sürer. Hastalıkta da yaşlılıkta da işsizlikte de bitmez. Resmî bir tatili, mesaisi, sosyal güvencesi yoktur. Kadınların ücretli iş gücüne katılımı, bu emeğin görünürlüğünü artırmak yerine çoğu zaman daha da görünmez kılmıştır. Çünkü sistem, kadının dışarıda çalışmasını bir “ilerleme” olarak sunarken, evdeki emeğin hâlâ onun sorumluluğu olduğunu varsaymaya devam eder. Erkekler ev işlerine “yardım eder”; kadınlar ise bu işleri yapmakla yükümlüdür. Bu dil bile başlı başına bir eşitsizliği yeniden üretir.
Bu nedenle ev içi emeğin ücretlendirilmesi talebi, yalnızca ekonomik bir talep değil, politik bir müdahaledir. Ev içi emeği ücretli hale getirmek, bu emeğin bir “sevgi işi” ya da “doğal görev” değil, toplumsal olarak gerekli bir emek olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Aynı zamanda patriyarka ile kapitalizmin kadın emeği üzerinden kurduğu bu ortak sömürü düzenini teşhir eder.
Kadınların yüzyıllardır süren bu karşılıksız sömürüsü ne kaderdir ne de kaçınılmaz bir fedakarlıktır. Ev içi emek politik bir meseledir çünkü sömürünün en derin ve görünmeyen kısmıdır. Bu emeği görünür kılmak, ücretlendirilmesini talep etmek ve bakımın toplumsallaştırılmasını savunmak kadının yükünü hafifletmenin ötesinde bu düzenin temel dayanaklarından birini sarsmak anlamına gelir.
Bu bir tercih değil, bir sömürü düzeni
Kadınların “annelik” rolü de bu düzen içerisinde ilerleyen başka bir sömürü boyutudur. Sistem tarafından kutsal, yüceltilmiş bir kimlik olarak öne sürülür. Kadınlardan hem “tam bir kadın” olmak tanımı üzerinden anne olmaları beklenir hem de bu süreci hiç şikâyet etmeden bütün zorluklarıyla tek başına idame ettirmesi gerekir. Toplum önünde annelik yüceltilirken, annelerin yaşadığı yalnızlık sistematik bir biçimde görünmez kılınır. Hamilelik ve annelik kadınlar için biyolojik bir süreçten çok daha fazlasını beraberinde getirir. Ekonomik, politik ve sınıfsal sonuçları olan başlı başına politik bir meseledir. Buna rağmen kadınların bu süreçte yaşadığı bütün bu sorunlar bireysel bir sorumluluk ve gizlenmesi gereken gizli durumlar gibi ele alınır. Kadın hamile olana kadar “yarımdır” fakat hamile kaldığı andan itibaren göz önünde daha kutsal ve saygıdeğer bir konuma yerleşse dahi bunu sessiz ve şikâyet etmeden gizli bir şekilde ilerletmelidir.
Bu durum kadını toplumda yalnızca bir erkek tahakkümü altında var etmenin başka bir yoludur. Kadın bir kız kardeş, bir kız çocuğu, bir eş ve bir anne olarak hep bir erkeğin rolü ve statüsü altında var olmaya ve değer görmeye eş edilmiştir. Sistem, kadını bunlar olmadan tek başına var olduğu bir alanda eksik bir varoluşa sahip olduğu ve özüne göre davranmadığı iddiasıyla dışlar. Kadınlar var oldukları her şekilde suçlanır. Anne olmayan ve aile kurmak istemeyen kadın eksik olmakla, çalışan anne yeterince ilgili olmamakla, evde kalan anne ise üretken olmamakla suçlanır. Hamile bir kadının iş yerinde yaşadığı ayrımcılık, anneliğin kariyerle “uyumsuz” görülmesi, esnekliğin yalnızca kadından beklenmesi bu düzenin sıradan pratikleridir. İşveren için hamilelik bir “sorun”, anne olmak ise bir “risk” olarak kodlanır.
Bu düzen, anneliği kadınların bireysel tercihi gibi sunarken bakım emeğinin tüm sorumluluğunu kadının üzerine yıkar. Çocuğun bakımı kadının işi, ailenin geçimi ise erkeğin sorumluluğu olarak varsayılır. Böylece patriyarkal iş bölümü yeniden üretilir. Hamilelik sürecine girmiş bir kadın annelik izninin bitişiyle birlikte görünmez bir yalnızlığın içerisine hapsolur. Anne olan bir kadın işe geri dönemez. Kreşlerin yetersizliği, bakım hizmetlerinin pahalı ve erişilemez oluşu, esnek çalışma modellerinin güvencesizliğe dönüşmesi kadınları ya işten çekilmeye ya da sürekli suçluluk duygusuyla çalışmaya zorlar. Kadınlar bir yandan üretken olmaya devam etmeleri beklenen emekçiler, diğer yandan her an hazır olması gereken annelerdir. Bu çelişki, bireysel bir denge sorunu değil, sistematik bir sömürü biçimidir.
Toplum anneliği kutsal bir alan olarak sunmaya devam ederken, arka planda annenin hayatını kolaylaştıracak hiçbir desteği sunmaz. Bakım kamusal bir sorumluluk olarak ele alınmaz, ev içi emek ve sömürü tamamen özel alana itilen ve gizlenen bir emek sömürüsüne dönüşür. Kadının görevi olarak kodlanan her şey, ev içerisinde “sihirli” bir şekilde gerçekleşmesi beklenen duygusal bir sömürü alanının parçası olur. Kadınlara dayatılan bu yük ne bireysel tercihlerin ne de yanlış kararların ürünüdür. Bu bir tercih değil, örgütlü bir sömürü düzenidir.
Kadınların özgürleşmesi daha fazla çalışmakla değil, daha az sömürülmekle mümkündür. Ev içi emeğin kadınların “doğal görevi” olmaktan çıkarılması, bakımın toplumsallaştırılması, kamusal ve ücretsiz bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve ev içi emeğin ücretlendirilmesi talepleri bu mücadelenin temel başlıklarıdır. Bu talepler, bireysel çözümler değil, kolektif dönüşümler gerektirir.
Bu yüzden mücadele yalnızca evlerin içinde değil, sokakta, iş yerlerinde, sendikalarda ve kadın dayanışmasının kurulduğu her alanda büyümelidir. Kadınların görünmeyen emeğini görünür kılmak, bu düzenin en derin sömürü biçimlerinden birini hedef almak demektir.
Zeynep Ünal
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.)