İktidar cephesinin iki yılı aşkın süredir devam eden yeni çözüm sürecine ilişkin somut ve elle tutulur adımlar atmaması, sürecin akıbetine dair tartışmaların yeniden yoğunlaşmasına neden oluyor. Ancak tüm bu belirsizliklere rağmen, son günlerde sürece ivme kazandırabilecek bazı gelişmeler yaşanmaya devam ediyor.
DEM Parti İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan ve Mithat Sancar’ın 16 Haziran’da TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ile görüşmesi, ardından CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun 17 Haziran’da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi ziyaret etmesi ve hemen sonrasında Kurtulmuş’un Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir araya gelmesi, siyasi kulislerde yeni bir hareketliliğin işaretleri olarak değerlendirildi.
Geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirilen AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısının ardından parti sözcüsü Ömer Çelik, Kürt hareketinin silah bırakmasına bağlı olarak yürürlüğe girecek yasal çerçevenin değerlendirilmesi aşamasına gelindiğini ifade etti. Çelik, daha sonra katıldığı bir televizyon programında da benzer şekilde, herhangi bir yasal düzenlemenin ancak “silah bırakma” koşulunun yerine getirilmesi halinde hayata geçirileceğini belirtti.
İktidar cephesi süreç ile ilgili her açıklamasına “silah bırakma şartını” öne çıkarmayı ihmal etmiyor. Ancak ortada henüz herhangi bir hukuki güvence ya da yasal çerçeve bulunmazken, silahsızlanmanın hangi mekanizmalar üzerinden ve hangi siyasal güvencelerle gerçekleşeceği sorusu yanıtsız kalmaya devam ediyor.
On yılı aşkın süredir Edirne Cezaevi’nde tutulan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın uzun bir sessizliğin ardından yaptığı son açıklamalar da bu dönemde ayrı bir önem taşıyor. Demirtaş, “Süreç artık somut adımlar gerektiriyor. Yeni bir siyaset zemini kurmanın zamanı. Biz varız, çare biziz. Nasıl mı yapacağız? Cesaretle konuşarak, ezberleri bozarak birlikte yapacağız. Merak etmeyin, ona da az kaldı” ifadeleriyle, önümüzdeki dönemde siyasal alanda yeni gelişmeler yaşanabileceğine işaret ediyor.
Ancak bütün bu üst düzey temaslar ve siyasi açıklamalar sürerken, tabandan yükselen barış talebine kulaklarımızı kapatmamak gerekiyor. İşçi sınıfı, on yıllardır süren çatışmalı ortamın binlerce insanın ölümüne, göçüne ve sürgününe yol açtığını; bu süreçten emekçilerin lehine hiçbir sonuç çıkmadığını biliyor. Dahası, egemen sınıfın Kürt sorununu yönetme biçiminin çoğu zaman milliyetçiliği ve ırkçılığı besleyerek işçi sınıfının birleşik mücadelesini bölmeye hizmet ettiğinin de farkında.
SAMER’in “Türkiye’de Barış ve Demokratikleşme Sürecine Yönelik Kamuoyu Araştırması” bu durumu açık biçimde ortaya koyuyor. Araştırmaya katılanların yüzde 84’ü çözüm sürecine ilişkin yasal adımların atılmasını bekliyor. Benzer şekilde, 2013-2015 çözüm süreci döneminde yapılan araştırmalarda da özellikle Kürt illerinde barış sürecine verilen destek yüzde 80’in üzerinde seyretmişti.
Ancak bugün yüksek düzeydeki barış talebine rağmen, iktidarın iki yılı aşkın süredir somut adımlar atmaması, toplumdaki güven sorununu derinleştiriyor. Aynı araştırmada katılımcıların yalnızca yüzde 2,5’i hükümetin samimiyetine “çok güvendiğini”, yüzde 5’i ise “güvendiğini” ifade ederken; yüzde 41,3’ü “güvenmediğini”, yüzde 33,1’i ise “hiç güvenmediğini” belirtiyor.
Biz devrimci sosyalistlerin görevi, egemen sınıfın ideolojik hegemonyasına eklemlenerek kriz anlarında ezen ulusun sesi hâline gelmek değil; ezilen ulusların kurtuluş mücadelesine koşulsuz ve şartsız destek vermektir. Bu, Kürt siyasi hareketine dışarıdan “akıl verme” ile olmaz. Onun demokratik ve meşru taleplerinin yanında durmakla, mücadelesine destek vermekle olur.
Bu yeni süreçte Kürt siyasi hareketi de barışın toplumsallaşması için çeşitli girişimlerde bulunuyor. Demokratik Cumhuriyet konferansları aracılığıyla süreci halka ve tabana yaymaya çalışıyor. Hafta sonunda İstanbul ve Diyarbakır’da mitingler yapıldı. Bu çabaların genişletilmesi ve desteklenmesi gerekiyor. Aynı şekilde, “Barış neden elzemdir?” sorusuna yanıt üretmeye çalışan çok sayıda sivil toplum kuruluşunun çalışmaları da dikkate alınmalı; onların önerileri kamusal tartışmanın bir parçası hâline getirilmelidir.
Çözüm süreci yalnızca “silah bırakma” eksenine indirgenmemelidir. Elbette silahların susması hayati önemdedir. Ancak bununla birlikte, demokratik haklar, siyasal özgürlükler ve eşit yurttaşlık temelinde de somut ilerlemeler sağlanmalıdır.
Bu noktada, geçmişin köhnemiş siyasal dilinin de terk edilmesi gerekiyor. Belirli aralıklarla yeniden dolaşıma sokulan “Kürt sorunu yoktur” söylemiyle mücadele etmek demokratik siyasetin ön koşullarından biridir. Kürt sorunu vardır ve çözümü de acildir. Bu çözümün asli muhatapları ise Kürtler ve onların siyasal temsilcileridir.
Öte yandan AKP iktidarı, dünyadaki diğer “dostları” gibi otoriterleşmeye ve sağı yükseltmeye devam ediyor. Sokakta olmaya çalışan, Kürt sorununun çözümünde karşı cephede kalarak hedef olmayı reddederek çözüme evet diyen CHP’yi iç işleriyle uğraştırmak için yargı sopasını kullanmaktan geri durmadı. CHP üzerindeki denetimini de Kılıçdaroğlu aracılığıyla zamana yayabilmek için çaba sarf ediyor. Çünkü bu kendine politik manevralar yapma imkânı sağlamakta. Bu iç mücadele gibi görünen CHP’yi kontrol etme sürecinde de dönüp “Sizin iç çekişmelerinizle uğraşacak zamanımız yok” diyebiliyor. DEM Parti’yi de sürecin ne olacağı konusundaki siyasal bir belirsizlik içine çekerek süreci sündürüp önümüzdeki hızlı gelişmeler yaşanacağı zamanlarda halka kendini mevcut, tek güç olarak çıkartma düşüncesinde de olabilir.
Egemen sınıfların temsilcilerinin her türlü siyasal manevrayı yapabilme kapasitesine sahip olduğu unutulmamalıdır. Yarın iktidar, sürecin yeniden rafa kaldırıldığını da ilan edebilir; ya da tam tersine, gerekli yasal düzenlemeleri Meclis’e getirerek demokratik siyasetin önünü açabilir.
Bu nedenle demokratikleşme ve barış mücadelesini partilere, iktidarlara ve yukarıdan gelecek hamlelere bel bağlayarak değil, aşağıdan yükselecek örgütlü toplumsal mücadeleyle inşa etmek zorundayız. Egemen sınıfın temsilcileri, partileri ve iktidar mekanizmaları değişebilir; ancak işçi sınıfının barış talebi, değişmeyen ve sürekli yeniden üretilmesi gereken tarihsel bir politik talep olarak varlığını sürdürmelidir.