Los Angeles, CA – March 02: A crowd gathered at Los Angeles City Hall to protest against United States and Israel bombing Iran in City Hall on Monday, March 2, 2026 in Los Angeles, CA. (Jason Armond / Los Angeles Times)

Çoklu krizlerden savaşlara, değişen küresel düzen

Dünya, Soğuk Savaş sonrasının en sarsıcı gelişmelerinden bazılarına aynı anda tanıklık ediyor. Gazze’de on binlerce insanın yaşamını yitirdiği ve uluslararası hukukun ağır biçimde ihlal edildiği soykırım sürerken, Ukrayna savaşı dördüncü yılına girdi. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları binlerce kişiyi katledip, milyonlarca insanı yerinden ederken, Hürmüz Boğazı üzerinden, küresel enerji güvenliğini ve ekonomiyi doğrudan etkileyen yeni ekonomik ve jeopolitik krizler ortaya çıktı.

İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu gelişmeler aslında aynı tarihsel dönüşümün parçaları. İran savaşı Ortadoğu’daki güç mücadelesini, Ukrayna Avrupa güvenliğini, ABD-Çin rekabeti ticareti, NATO’nun silahlanma kararı ise askeri dengeleri açıklamaya yetmiyor. Bu başlıkların tamamı, küresel kapitalist sistemin uzun süredir biriktirdiği ekonomik, siyasal ve jeopolitik krizlerin farklı yansımalarını oluşturuyor.

Neoliberal küreselleşmenin, serbest ticaretin refahı artıracağı, ekonomik bütünleşmenin savaş ihtimalini azaltacağı ve liberal demokrasiyi yaygınlaştıracağı yönündeki vaatleri büyük ölçüde çöktü. Küresel ekonomi giderek daha fazla yaptırımların, gümrük tarifelerinin, teknoloji ambargolarının ve askeri rekabetin belirlediği bir döneme giriyor. Ticaret yolları, enerji koridorları ve kritik madenler artık sadece ekonomik değil, doğrudan jeopolitik mücadele alanları haline geliyor.

Antonio Gramsci’nin “Eski dünya ölüyor, yenisi doğmakta zorlanıyor, şimdi ise canavarlar zamanı” tespiti bu dönemi açıklamak için sıkça kullanılıyor. ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında kurduğu küresel düzen aşınırken, onun yerini alacak yeni ve istikrarlı bir uluslararası sistem henüz ortaya çıkmış değil. Bu belirsizlik ortamı, büyük güç rekabetini sertleştirirken bölgesel savaşları, silahlanma yarışını ve otoriter siyasetlerin yükselişini de hızlandırıyor.

Bu nedenle İran’a saldırı, Gazze’deki soykırım, Ukrayna işgali, Tayvan Boğazı’ndaki gerilim, NATO’nun yeni stratejisi ya da aşırı sağın yükselişi tek tek incelendiğinde eksik kalıyor. Bunların tümü, küresel kapitalizmin sistem krizini çözme çabasının, hegemonya mücadelesinin ve savaş ekonomisine yönelişinin birbirini tamamlayan parçaları olarak okunmalı.

Hegemonya kaybının yarattığı çok kutupluluk

Bugünkü çok kutuplu düzenin temelinde, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana uluslararası finansal ve askeri sistemin belirleyicisi olan ABD hegemonyasının aşınması bulunuyor. Bu değişimin en önemli nedenlerinden biri, neoliberal küreselleşmenin bizzat kendi yarattığı sonuçlar oldu. Çokuluslu şirketlerin, daha ucuz işgücü ve daha yüksek kâr arayışıyla, üretimlerini Doğu Asya’ya kaydırması, Çin’i birkaç on yıl içinde dünyanın üretim merkezi haline getirdi.

Bu dönüşüm rakamlara da yansıyor. 1972 yılında dünya imalat sanayi katma değerinin yüzde 25-30’u ABD’de üretilirken Çin’in payı yüzde 4 düzeyindeydi. 2024’e gelindiğinde Çin’in payı yüzde 30’a yükselirken ABD’nin payı yüzde 10’a geriledi. Çin sadece imalat sanayisinde değil, küresel mal ihracatında da ilk sırada yer alıyor. Dünya Ticaret Örgütü verilerine göre küresel mal ihracatının yüzde 14-15’i Çin tarafından gerçekleştirilirken, ABD’nin payı yüzde 8 düzeyinde bulunuyor.

Pekin’in yükselişi tek başına üretim hacminden kaynaklanmıyor. Elektrikli araç, güneş paneli, batarya, çelik ve gemi inşasında dünyanın en büyük üreticisi olan Çin, kritik hammaddelerde de belirleyici konuma ulaştı. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, dünya nadir toprak elementlerinin işlenmesinin yüzde 90’ı, lityum-iyon batarya üretiminin yüzde 75’i Çin’de gerçekleştiriliyor. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Asya, Afrika ve Avrupa’da limanlar, demiryolları ve enerji altyapısına yaptığı yatırımlar; Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi oluşumlar üzerinden geliştirdiği ilişkiler de ABD merkezli uluslararası düzenin artık alternatifsiz olmadığını gösteriyor.

Buna karşın ABD, küresel sistemdeki üstünlüğünü tamamen kaybetmiş değil. IMF verilerine göre ABD ekonomisinin büyüklüğü 30 trilyon dolar, Çin ekonomisi ise 19 trilyon dolar düzeyinde bulunuyor. Daha önemlisi dolar, uluslararası finans sisteminin temel rezerv parası olmayı sürdürüyor. IMF’nin COFER verilerine göre merkez bankalarının döviz rezervlerinin yüzde 57-58’i dolar cinsinden tutulurken, avronun payı yüzde 20, Çin yuanının payı ise yüzde 2-3 seviyesinde bulunuyor. Başka bir ifadeyle üretimde güç dengeleri değişirken, finansal sistemde ABD’nin üstünlüğü büyük ölçüde devam ediyor.

Washington bu üstünlüğünü korumak için sadece piyasa mekanizmalarına değil, giderek daha fazla devlet gücüne başvuruyor. Obama dönemindeki “Asya’ya dönüş” stratejisi, Biden dönemindeki yarı iletken teknolojileri ile ileri teknolojilerin Çin’e ihracatına yönelik yaptırımlar, Trump dönemindeki ticaret savaşları aynı stratejinin farklı aşamalarını oluşturuyor.

Ancak ABD artık eskisi kadar tek taraflı hareket edemiyor. Trump yönetiminin gümrük tarifelerine karşı Çin, nadir toprak elementleri ihracatını sınırlandırarak ve stratejik ürünlerde kısıtlamalara giderek karşılık verdi. Kritik mineraller üzerindeki bu hakimiyeti, Pekin’in de küresel ekonomi üzerinde önemli baskı araçları geliştirdiğini gösteriyor.

New York Times yazarı Ross Douthat’ın belirttiği gibi, “Çin, Sovyetler Birliği’nin hiçbir zaman ulaşamadığı ölçüde güçlü maddi bir rakip haline geldi.” Financial Times yazarı Martin Wolf, ABD’nin artık güvenilir bir küresel lider olarak algılanmadığını, buna karşılık Çin’in de mevcut düzenin yerine geçebilecek kapsayıcı bir alternatif sunamadığını vurguluyor. Bu nedenle dünya artık tek kutuplu değil; ancak istikrarlı bir çok kutuplu düzen de henüz kurulabilmiş değil.

Bu ortam, Hindistan, Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Brezilya gibi bölgesel güçlerin iki blok arasında daha esnek politikalar izlemesine olanak tanırken, BRICS’in genişlemesini de hızlandırıyor. Aynı rekabet, Pasifik’te Tayvan, Güney Çin Denizi’nde ve Ortadoğu’da enerji koridorları, Latin Amerika’da Çin yatırımları üzerinden yeni jeopolitik gerilimler üretiyor.

Bu belirsiz ve parçalı düzen, büyük güçler arasındaki rekabeti, ticaret, teknoloji ve finans alanlarının ötesine taşıyarak, enerji yolları ve bölgesel savaşlar üzerinden de sertleştiriyor. Bugün ortaya çıkan tablo, ABD hegemonyasının sona ermediğini, dönüşüm sürecine girdiğini gösteriyor. İran’a yönelik saldırılar ise bu dönüşümün en görünür örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

İran savaşı ve küresel ekonominin kırılganlığı

İran savaşının küresel önemini belirleyen temel unsur, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nın dünya enerji sistemi içindeki merkezi konumudur. İran’ın bu boğaz üzerindeki ağırlığı, bölgesel bir savaşın petrol, doğalgaz, taşımacılık, gübre ve gıda fiyatları üzerinden bütün dünyaya yayılmasına neden oluyor.

Hürmüz Boğazı’ndan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol ve petrol ürünü geçiyor. Bu miktar, küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birine, deniz yoluyla yapılan petrol ticaretinin ise dörtte birinden fazlasına karşılık geliyor. Küresel sıvılaştırılmış doğalgaz ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si, büyük ölçüde Katar’ın ihracatı olmak üzere, aynı güzergâhı kullanıyor.

Bu nedenle savaşın ilk ekonomik etkisi enerji fiyatlarında görüldü. Brent petrolünün 70 küsur dolardan 100 dolar sınırına yaklaşması, yakıt ve ısınma giderleriyle birlikte sanayi üretimini, elektrik maliyetlerini ve deniz taşımacılığını etkiledi. Gemilerin savaş bölgesinden uzak güzergâhlara yönelmesi navlun ve sigorta maliyetlerini yükseltirken, enerji ithalatına bağımlı ülkeler daha yüksek enflasyon ve büyüme kaybıyla karşı karşıya kalıyor.

IMF, savaşın ekonomik etkisini “daha yüksek fiyatlar ve daha düşük büyüme” olarak özetliyor. Kurum, 2026 yılı küresel büyüme tahminini yüzde 2,5’e çekti. Bu oran, dünya ekonomisinin zayıf büyüme dönemine girdiğine işaret ediyor. 1930’lardaki Büyük Buhran ya da 2008 küresel finans krizindeki kadar derin bir daralma yaşanmasa da, düşük büyüme ve artan belirsizlik yeni bir kriz dönemine ilişkin kaygıları güçlendiriyor. Dünya Bankası da enerji ve emtia fiyatlarındaki yükselişin, düşük büyüme ile yüksek enflasyonun aynı anda görüldüğü stagflasyon riskini artırdığına dikkat çekiyor.

Enerji krizi, tarım ve gıda güvenliğini doğrudan etkiliyor. Azotlu gübrelerin üretiminde doğalgaz temel girdi olduğu için, Körfez’deki doğalgaz ve petrokimya tesislerinde yaşanan kesintiler gübre fiyatlarını yükseltti. Dünya Bankasına göre savaşın ardından Asya’ya gönderilen sıvılaştırılmış doğalgazın fiyatı yüzde 65, azot bazlı gübrenin fiyatı ise yüzde 50 arttı. Bu artış, özellikle ithalata bağımlı ve düşük gelirli ülkelerde çiftçilerin daha az gübre kullanmasına, ürün veriminin düşmesine ve gıda fiyatlarının yükselmesine yol açabilir.

Çatışmanın ekonomik sonuçları Körfez’deki bütün petrol üreticilerini etkiliyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, OPEC içindeki üretim kapasiteleri sayesinde piyasadaki arz kaybını kısmen telafi edebilir. Ancak bu ülkelerin ihracatının önemli bölümü Hürmüz’e bağımlı. Kızıldeniz ve Umman Denizi’ne uzanan alternatif boru hatlarının kapasitesi, boğazdan geçen toplam akışı ikame etmeye yetmiyor. Bu nedenle OPEC’in üretimi artırması tek başına fiyatları dengelemez.

Katar, Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan ve BAE’deki ABD üsleri ise savaşın askeri boyutunu genişletiyor. İran’ın füze ve insansız hava araçları, buralardaki en az 8 ABD askeri üssünü kullanılmaz hale getirdi. Son günlerde su arıtma ve diğer tesislere yönelik saldırılar ile körfez ülkeleri de bu savaştan ağır hasar görmüş oldular. 

Enerji yolları üzerindeki bu mücadele, petrol fiyatlarını yükseltti. Aynı zamanda devletlerin güvenlik politikalarını ve silahlanma önceliklerini yeniden şekillendirdi. Son birkaç yılda hızlanan küresel silahlanma eğilimi bu dönüşümün en görünür sonucu oldu.

Silahlanmanın yeni çağı

Dünya son yıllarda daha fazla savaşın yanı sıra hızlanan bir silahlanma yarışıyla da karşı karşıya. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre küresel askeri harcamalar 2025 yılında yüzde 2,9 artarak 2 trilyon 887 milyar dolara ulaştı. 2026 için en az 3 trilyon dolar harcama bekleniyor. Dünya askeri harcamaları üst üste on birinci kez artarken, son on yıldaki toplam artış yüzde 41 oldu. Askeri harcamaların dünya ekonomisindeki payı yüzde 2,5 ile 2009’dan bu yana en yüksek seviyeye çıktı.

Bu eğilim geçici değil. NATO’nun, 2035’e kadar silahlanma ve güvenlik harcamalarını üye ülkelerin milli gelirlerinin yüzde 5’ine çıkarma kararı, silahlanmanın kurumsallaştığını gösteriyor. Hedef tam olarak uygulanırsa, sadece NATO üyesi ülkelerin toplam silahlanma harcamalarının yıllık 3 trilyon doların üzerine çıkması bekleniyor. Böylece askeri bütçeler istisnai kriz harcamaları olmaktan çıkarak devletlerin uzun vadeli ekonomi politikalarının merkezine yerleşiyor.

Silahlanma yarışının merkezinde Avrupa bulunuyor. Rusya-Ukrayna savaşının dördüncü yılında Avrupa’nın askeri harcamaları son bir yılda yüzde 14 artarak 864 milyar dolara yükseldi. NATO’nun Avrupalı üyeleri toplam 559 milyar dolar askeri harcama yaptı. Almanya’nın askeri bütçesi yüzde 24 artışla 114 milyar dolara, İspanya’nınki ise yüzde 50 artışla 40,2 milyar dolara çıktı. 

Silahlanmadaki büyüme, askeri sanayiye de yansıyor. SIPRI’nin dünyanın en büyük 100 silah üreticisini kapsayan araştırmasına göre, bu şirketlerin silah satışlarından elde ettiği gelir 2024 yılında 679 milyar dolara ulaşarak şimdiye kadarki en yüksek seviyeye çıktı. Bu rakam bir önceki yıla göre yüzde 5,9, son on yılda ise yüzde 26 arttı. Dünyanın en büyük 100 şirketinden 77’si 2024 yılında silah satışlarını artırırken, 42 şirket çift haneli büyüme kaydetti. ABD merkezli 39 şirketin silah satış gelirleri 334 milyar dolar, Avrupa merkezli 26 şirketinki ise 151 milyar dolar oldu.

Bu tablo, daha fazla silah satın alınmasının ötesinde, devletlerin askeri sanayiyi uzun vadeli ekonomi ve sanayi politikalarının merkezine yerleştirdiğini gösteriyor. Avrupa Birliği, ortak silahlanma üretimini finanse edecek yeni mekanizmalar kurarken, ABD ve diğer büyük güçler mühimmat, füze, savaş uçağı ve askeri teknoloji üretim kapasitelerini artırıyor. Savaşlara verilen geçici tepkiler, giderek kalıcı bir silahlanma programına dönüşüyor.

Otoriterleşme ve aşırı sağın yükselişi

Çoklu krizlerin şekillendirdiği istikrarsız çok kutuplu düzen, silahlanmanın yanı sıra siyasal rejimleri de dönüştürüyor. Son yirmi yılda dünyada otoriterleşme güçlenirken demokratik kurumlar geriliyor. V-Dem Enstitüsü’nün 2026 Demokrasi Raporu’na göre dünyada 92 otokrasiye karşılık 87 demokrasi bulunuyor. Türkiye dahil yaklaşık 6 milyar insan, yani dünya nüfusunun yüzde 74’ü otokratik rejimlerde yaşıyor. Liberal demokrasilerde yaşayanların oranı yüzde 7’ye kadar gerilemiş durumda. Yüzde 19’u ise serbest seçimlerin yapıldığı ancak kurumların, denge-denetleme mekanizmalarının veya özgürlüklerin zayıfladığı ülkelerde yaşıyor.

Rapora göre 2025 yılı sonunda dünya demokrasisinin genel düzeyi 1978 seviyelerine geri döndü. Bu tablo otoriter ülkelerden kaynaklanmıyor. Son yıllarda birçok demokratik ülkede güvenlik gerekçesiyle yürütmenin yetkileri genişletiliyor, protesto hakkı ve ifade özgürlüğü üzerinde yeni sınırlamalar getiriliyor. Terörle mücadele, düzensiz göç, sınır güvenliği ve savaş tehdidi gibi gerekçeler, olağanüstü yetkilerin kalıcı hale gelmesini kolaylaştırıyor. Güvenlik politikaları dış politikayı olduğu kadar iç siyaseti de yeniden şekillendiriyor.

Bu dönüşüm aşırı sağın yükselişiyle iç içe ilerliyor. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ partiler birçok ülkede oylarını artırırken, Almanya’da AfD ikinci parti konumuna yükseldi; Fransa’da Ulusal Birlik uzun süredir siyasetin en güçlü aktörlerinden biri durumunda; İtalya’da aşırı sağcı Giorgia Meloni kendi iktidarını koruyor. ABD’de Trump’ın ikinci defa seçilmesi güvenlik, göç ve milliyetçilik eksenli siyasetin etkisini daha da artırdı. Aynı dönemde Latin Amerika’da, Arjantin’de Milei, Peru’da Fujimori ve Kolombiya’da De la Espriella gibi Trump politikalarının hayranı aşırı sağcı liderlerin yükselişi, farklı ülkelerde benzer siyasal eğilimlerin güç kazandığını gösteriyor. Ekonomik belirsizlik, göç, güvenlik ve suçla mücadele söylemi, daha sağcı yönetim anlayışlarını meşrulaştıran ortak bir siyasal zemine dönüşüyor. 

Kriz karşısında yeni toplumsal dinamikler

Ekonomik kriz, savaşlar ve siyasal sistemlere duyulan güvensizlik, dünyanın birçok bölgesinde aşırı sağı ve otoriter liderleri güçlendiriyor. Ancak aynı koşullar sadece sağa alan açmıyor. Eşitsizliğe, militarizme ve Filistin’deki savaşa karşı yükselen hareketler, solun ve aşağıdan toplumsal mücadelenin de yeniden güç kazanabileceğini gösteriyor.

Filistin meselesi, devletler arası diplomasinin ötesinde küresel bir adalet hareketinin merkezlerinden biri haline geldi. Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı dava Uluslararası Adalet Divanı’nda sürerken, Divan sivillerin korunması, insani yardımın ulaştırılması ve Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki fiillerin önlenmesine ilişkin geçici tedbir kararları aldı. Türkiye ve İrlanda’nın da aralarında bulunduğu ülkeler davaya müdahil olma başvurusunda bulundu. Böylece Filistin sorunu, diplomatik açıklamaların ötesinde uluslararası hukuk alanındaki mücadelenin de konusu hâline geldi.

ABD’de demokratik sosyalist Zohran Mamdani’nin New York Belediye Başkanlığına seçilmesi bu eğilimin en görünür örneklerinden biri oldu. Mamdani, kira artışlarının dondurulması, ücretsiz otobüsler, kamusal çocuk bakımı ve yüksek gelirlilerden daha fazla vergi alınması gibi hayat pahalılığına odaklanan bir programla seçimi kazandı. Filistin konusunda Demokrat Parti yönetiminin geleneksel çizgisinden ayrılması da kampanyasının önemli başlıklarından biriydi. 

İsrail’e verilen koşulsuz destek, ABD siyasetinde eskisi kadar tartışmasız değil. Temmuz 2026’da Temsilciler Meclisindeki Demokratların yaklaşık yarısı, İsrail’e yönelik 3,3 milyar dolarlık askeri yardımın engellenmesi yönünde oy kullandı. Demokrat seçmenlerin yüzde 74’ünün yeni askeri yardımlara karşı çıkması, parti yönetimi ile tabanı arasındaki mesafenin büyüdüğünü gösteriyor. 

Avrupa’da da benzer karşı eğilimler bulunuyor. İrlanda’da bağımsız sol aday Catherine Connolly, Ekim 2025’te oyların yüzde 63,4’ünü alarak cumhurbaşkanı seçildi. Barış, askerî tarafsızlık, toplumsal eşitlik ve Filistin’le dayanışmayı öne çıkaran kampanyası geniş destek buldu. 

İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, Filistin devletinin tanınmasını savunmayı sürdürürken, Trump yönetiminin Gazze için oluşturduğu “Barış Kurulu”na katılmadı.

Bu siyasi aktörlere sokak hareketleri ve sivil girişimler de eşlik ediyor. Küresel Sumud Filosu, Gazze ablukasına karşı uluslararası dayanışmanın simgelerinden biri oldu. Filonun İsrail tarafından durdurulması, özellikle İtalya’da büyük protestolara ve genel greve yol açtı. Roma’daki yürüyüşe 300 bin kişi katıldı; liman işçileri İsrail bağlantılı sevkiyatları durdurmak için eylemler düzenledi. Filistin dayanışmasının işçi hareketiyle birleşmesi, savaş karşıtı siyasetin vicdani bir itirazın ötesine geçerek üretim ve ulaşım alanlarına taşındığını gösterdi.

İtalya ve Portekiz’deki genel grev dalgaları, krize karşı milliyetçi ve otoriter seçeneklerin tek alternatif olmadığını gösteriyor. İtalya’da grevler hem Meloni hükümetinin bütçe politikalarını ve askeri harcamalarını hem de İsrail’e verilen desteği hedef aldı. Portekiz’de Aralık 2025 ve Haziran 2026’da gerçekleştirilen iki genel grev, işten çıkarmaları kolaylaştıran ve güvencesiz çalışmayı yaygınlaştıran iş yasası değişikliğinin parlamentoda reddedilmesinde etkili oldu.

Dünyadaki krizler aşırı sağı, militarizmi ve otoriterleşmeyi beslerken eşitlik, barış ve toplumsal adalet taleplerini de yeniden siyasetin merkezine taşıyor. Mamdani’nin başarısından Connolly’nin seçim zaferine, Filistin dayanışmasından İtalya ve Portekiz’deki grevlere uzanan gelişmeler, karşı çıkışın yalnızca sandıkta değil, sokakta, işyerlerinde ve uluslararası hukuk alanında da büyüdüğünü gösteriyor. Önümüzdeki dönemin yönünü, bu iki karşıt siyasal eğilim arasındaki mücadelenin seyri belirleyecek.

Yıldız Önen

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır.)

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Bir teşekkür yazısı

Aslında, AKP’ye teşekkür borçluyuz. Yanlış bir hesap yaptılar, masadaki kartları, yani ülkenin durumunu doğru okuyamadılar. CHP hakkındaki asırlık…