İran’dan Gazze’ye: Batı Asya’da emperyalizm, savaş ve barış mücadelesi

Avrupa devletleri ve NATO üyeleri, dünyanın birçok bölgesinde savaşlar devam ederken silahlanma politikalarını her geçen gün daha da hızlandırıyor. Silahlanma bütçeleri rekor seviyelere çıkarılırken, kamu kaynakları eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler yerine askerî yatırımlara aktarılıyor. Ankara’daki son NATO zirvesinde de görüldüğü gibi, ittifakın temel önceliği yeni çatışmaları önlemek değil, yeni savaşlara hazırlanmak ve askerî kapasitesini büyütmek oldu. Bu sürecin başını ise Amerika Birleşik Devletleri rejimi çekmeye devam ediyor.

ABD rejimi öncülüğündeki NATO düzeni, Ukrayna’dan Filistin’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada savaşların derinleşmesinde belirleyici bir rol oynuyor. Filistin’de devam eden işgal ve Gazze’de yaşanan soykırım, yalnızca siyonist, sömürgeci İsrail rejiminin politikalarının değil, aynı zamanda onu siyasi, diplomatik ve askerî olarak destekleyen emperyalist güçlerin de eseridir. Bugün Batı Asya’da yaşananları yalnızca etnik, mezhepsel ya da dinî çatışmalar olarak açıklamak mümkün değildir. Bölgedeki savaşların temelinde, yüzyılı aşkın süredir devam eden emperyalist paylaşım mücadelesi bulunmaktadır.

Bu nedenle bu yazıda, Avrupa merkezli ve sömürgeci çağrışımlar taşıyan “Orta Doğu” yerine “Batı Asya” kavramını kullanacağım. Çünkü bölgenin bugünkü siyasi haritası da yaşadığı krizler de büyük ölçüde emperyalist müdahalelerin ürünüdür.

Batı Asya’daki savaşların tarihsel köklerini anlamak için Birinci Dünya Savaşı sonrasına bakmak gerekir. Britanya ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü fırsata çevirerek bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdi. Petrol, ticaret yolları ve jeostratejik üstünlük uğruna çizilen yapay sınırlar, bugün hâlâ devam eden birçok çatışmanın temelini oluşturdu.

Bu emperyalist zihniyet yalnızca sınır çizmekle sınırlı değildi. 1920 yılında dönemin Britanya Savaş Bakanı Winston Churchill, Irak’ta Kürt halkının direnişini bastırmak amacıyla kimyasal silah kullanılmasını savunuyordu. Churchill, zehirli gazın “medenileşmemiş kabileler” üzerinde kullanılmasının ahlaki açıdan sakıncalı olmadığını ileri sürüyor ve bunun Britanya askerlerinin kayıplarını azaltacağını açıkça ifade ediyordu. Bu yaklaşım, emperyalizmin kendisini nasıl meşrulaştırdığını göstermesi bakımından son derece önemlidir. Batı Asya halkları, emperyalist devletlerin gözünde hak sahibi toplumlar değil; yönetilmesi, bastırılması ve gerektiğinde yok edilmesi gereken topluluklar olarak görülüyordu.

Aradan yüz yılı aşkın süre geçmesine rağmen bu anlayış büyük ölçüde değişmedi. Değişen yalnızca yöntemler ve kullanılan söylemler oldu.

Yirminci yüzyılın başlarında Rosa Luxemburg ve Lenin’in tanımladığı emperyalizm; kapitalist devletlerin dünya ölçeğinde ekonomik ve siyasi paylaşım mücadelesi olarak işliyordu. Günümüzde de aynı mantık farklı aktörlerle varlığını sürdürüyor. ABD, Çin, Rusya, Almanya, Britanya ve Fransa arasındaki ekonomik ve jeopolitik rekabet, dünyanın birçok bölgesinde vekâlet savaşları, askerî müdahaleler ve yeni silahlanma yarışları biçiminde kendisini gösteriyor.

Bu küresel rekabet yalnızca büyük güçlerle sınırlı değildir. Bölgesel devletler de kendi nüfuz alanlarını genişletmek amacıyla benzer politikalar izlemektedir. Siyonist İsrail’in işgalci ve sömürgeci politikaları, Türkiye’nin sınır ötesi askerî operasyonları ya da İran’ın bölgesel nüfuz arayışları, farklı ölçeklerde de olsa aynı güç siyasetinin parçalarıdır. Dolayısıyla emperyalizmi yalnızca Batılı devletlerle sınırlı görmek eksik bir değerlendirme olur. Batı Asya halkları hem küresel emperyalist müdahalelerle hem de bölgesel güçlerin yayılmacı politikalarıyla aynı anda karşı karşıya kalmaktadır.

Ancak bütün bu müdahalelerin ortak bir özelliği vardır: Hiçbiri “demokrasi”, “insan hakları” ya da “medeniyet” adına yapılmamaktadır. Bu kavramlar, çoğu zaman askerî müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan ideolojik araçlardır. Dün “medeniyet götürme” söylemi nasıl sömürgeciliği haklı göstermek için kullanıldıysa, bugün de “terörle mücadele”, “insan hakları”, “LGBT+” ya da “kadınların özgürlüğü” söylemleri benzer bir işlev görmektedir. Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Filistin’e kadar yaşananlar bunun en açık örnekleridir. 

Sonuçta ortaya çıkan tablo ise demokrasi değil; milyonlarca insanın yerinden edildiği, devlet yapılarının çöktüğü ve toplumsal istikrarsızlığın derinleştiği ülkeler oldu.

Emperyalist müdahalelerin meşrulaştırılmasında kullanılan söylemler zaman içinde değişse de amaç değişmemiştir: doğal kaynakların, enerji yollarının, ticaret koridorlarının ve jeopolitik üstünlüğün kontrolünü ele geçirmek.

Bugün Batı Asya’da yaşanan gelişmeleri anlamanın anahtarlarından bir tanesi Filistin’dir. Filistin halkı 1948’den bu yana emperyalist işgal, zorunlu göç, sömürgeleştirme ve sistematik şiddet altında yaşamaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi onlarca yıl boyunca İsrail rejiminin işgal politikalarını kınayan çok sayıda karar almasına rağmen, bu kararların büyük bölümü uygulanmamıştır. Uluslararası hukuk, söz konusu siyonist İsrail olduğunda büyük güçlerin siyasi tercihleri karşısında etkisiz bırakılmıştır.

Gazze’de yaşanan soykırım bunun en açık örneğidir. On binlerce Filistinlinin yaşamını yitirdiği, hastanelerin, okulların, üniversitelerin ve altyapının sistematik biçimde hedef alındığı bu süreçte, İsrail yalnızca Filistin’e değil, Lübnan, Suriye, Yemen ve İran’a yönelik askerî operasyonlarını da genişletmiştir. Bu tablo, İsrail’in bölgedeki askerî üstünlüğünü koruma stratejisinin, ABD ve birçok Avrupa devletinin koşulsuz desteği sayesinde sürdürülebildiğini göstermektedir.

İran ile İsrail arasındaki gerilim de çoğu zaman tarihsel bağlamından koparılarak ele alınmaktadır. Oysa 1979 İran Devrimi öncesinde durum oldukça farklıydı. Şah döneminde İran, İsrail’in Batı Asya’daki en yakın müttefiklerinden biriydi. İki ülke arasında yoğun askerî iş birliği bulunuyor, İsrail istihbaratı, İran istihbaratı SAVAK’ın eğitilmesinde aktif rol oynuyor ve İran petrolü İsrail ekonomisi için hayati önem taşıyordu. Son yıllarda yayımlanan arşiv belgeleri, iki rejim arasındaki ilişkinin sanıldığından çok daha derin olduğunu ortaya koymaktadır.

1979 İran Devrimi bu dengeleri kökten değiştirdi. Yeni İran yönetimi İsrail’i tanımadı ve Tahran’daki İsrail Büyükelçiliği Filistin Kurtuluş Örgütü’ne tahsis edildi. Böylece İran ile İsrail arasında günümüze kadar devam eden yeni bir siyasal dönem başladı.

Ancak bu tarihsel gerçeklik, İran yönetiminin Filistin meselesindeki tutumunun eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. İran yönetimi Filistin’e siyasi destek verdiğini ifade etse de, bu desteğin önemli ölçüde kendi bölgesel stratejisinin bir parçası olduğu da görülmektedir. Benzer şekilde Türkiye yönetimi de Filistin konusunda sert söylemler kullanırken ekonomik ve diplomatik ilişkilerini öyle ya da böyle sürdürmektedir. Dolayısıyla Filistin meselesi, bölgesel güçler açısından çoğu zaman ilkesel bir dayanışmadan çok jeopolitik hesapların parçası hâline gelmektedir.

Bununla birlikte ABD’nin İran’a yönelik politikası da uzun vadeli bir rejim değiştirme stratejisinin parçasıdır. Devrimden bu yana uygulanan ekonomik yaptırımlar, diplomatik baskılar, askerî tehditler ve son dönemde gerçekleşen doğrudan saldırılar, İran yönetimini zayıflatmayı amaçlamaktadır. İran hükümeti haklı olarak eleştirilebilir; ancak bu durum emperyalist müdahaleleri meşrulaştırmaz. Irak’ta, Afganistan’da ve Libya’da yaşananlar, dış müdahalelerin demokrasi getirmediğini; aksine toplumları daha büyük yıkımlarla karşı karşıya bıraktığını göstermektedir.

Bugün İran ile İsrail arasında yaşanan çatışma da yalnızca iki devlet arasındaki bir savaş olarak okunamaz. Bu çatışma, ABD’nin bölgedeki askerî ve siyasi üstünlüğünü koruma stratejisinin bir parçasıdır. Aynı zamanda enerji koridorları, ticaret yolları ve jeopolitik nüfuz alanları üzerinde yürütülen daha geniş çaplı küresel rekabetin de yansımasıdır. 

Savaşın kazananı ise yine silah şirketleri, enerji tekelleri ve askerî harcamalardan beslenen küresel sermaye olmaktadır. Kaybedenler ise Gazze’de çocuklarını toprağa veren aileler, evlerini terk etmek zorunda kalan Lübnanlılar, yaptırımlar ve bombalar altında yaşam mücadelesi veren İran halkları ve on yıllardır işgal, yoksulluk ve şiddet sarmalında yaşamaya mahkûm edilen Batı Asya halklarıdır.

Batı Asya’da savaş yalnızca Gazze ile sınırlı değildir. İsrail’in uzun yıllardır sürdürdüğü askerî operasyonlar ve işgal politikaları Lübnan’da, Suriye’de de bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmiştir. Bu nedenle bölgedeki çatışmaları birbirinden bağımsız krizler olarak değil, aynı jeopolitik düzenin farklı cepheleri olarak değerlendirmek gerekir.

Lübnan bunun en açık örneklerinden biridir. İsrail, yıllardır Güney Lübnan’da sistematik askerî operasyonlar yürütmekte, sivil yerleşim yerlerini hedef almakta ve binlerce insanı yerinden etmektedir. Bu saldırılar yalnızca askerî hedeflerle açıklanamaz; aynı zamanda nüfusun zorla yer değiştirmesine ve bölgenin siyasal yapısının yeniden şekillendirilmesine hizmet etmektedir. Gazze’de uygulanan toplu cezalandırma anlayışının farklı biçimlerini bugün Lübnan’da da görmek mümkündür.

İsrail’in bu süreçte başvurduğu yöntemlerden biri de mezhepsel ayrılıkları derinleştirmektir. Şii, Sünni, Hristiyan ve Dürzi topluluklar arasındaki tarihsel farklılıklar, işgal politikalarını meşrulaştırmak amacıyla sürekli istismar edilmektedir. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, İsrail’in 2026 yılının Nisan ayında Güney Lübnan’da izlediği politikadır. İsrail yönetiminin, Hristiyan ve Dürzi toplulukların bazı yerel liderlerine, bombardımanlardan kaçarak güvenli bölgelere sığınmaya çalışan Şii Müslümanlara evlerini açmamaları ve onları mahallelerine kabul etmemeleri yönünde baskı yapmasıdır. Amaç, mezhepsel ayrılıkları derinleştirerek Lübnan toplumunu parçalamak ve işgal politikalarına toplumsal bir meşruiyet zemini oluşturmaktı. Ancak savaşın en ağır dönemlerinde bile birçok Lübnanlının mezhep ayrımlarını aşarak birbirine destek olması, halkların birlikte yaşama iradesinin hâlâ güçlü olduğunu göstermektedir. Bu dayanışma, emperyalizmin ve sömürgeciliğin böl-parçala-yönet siyasetinin her zaman başarılı olmadığını da ortaya koymaktadır. 

Benzer bir tablo Suriye’de de karşımıza çıkmaktadır. İsrail bugün yalnızca Golan Tepeleri’ni işgal altında tutmakla kalmamakta, Suriye’nin güneyinde askerî varlığını genişletmeye devam etmektedir. Buna karşılık uluslararası toplum büyük ölçüde sessiz kalmaktadır. Bu sessizlik, uluslararası hukukun güçlü devletlerin çıkarlarına göre işletildiğini bir kez daha göstermektedir. 

İsrail işgal ordusu Şam’ın yaklaşık 26 kilometre yakınına kadar ilerleyip askerî varlığını sürdürürken, Suriye’nin yeni devlet başkanı Ahmed el-Şara ise Avrupa başkentlerini ziyaret ederek Batılı ve emperyalist devletlerle ilişkilerini güçlendirmeye ve uluslararası meşruiyet kazanmaya çalışmaktadır.

Buna karşın, Suriye halkının önemli bir kesimi farklı bir tutum sergilemektedir. Ülkenin çeşitli bölgelerinde Filistinli tutsaklarla dayanışma gösterileri düzenlenirken, Güney Suriye’deki bazı aşiretler de İsrail işgaline karşı silahlı direniş çağrısı yaparak işgal altındaki bölgelere yönelmeye çalışmıştır. Her ne kadar bu girişimler sınırlı kalmış ve Suriye güvenlik güçleri tarafından engellenmiş olsa da, yaşananlar Suriye toplumunda işgale karşı direniş iradesinin tamamen ortadan kalkmadığını, aksine farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü göstermektedir.

Batı Asya’daki emperyalist müdahaleleri değerlendirirken Kürt halkının tarihsel deneyimini göz ardı etmek mümkün değildir. Kürtler, yaklaşık bir yüzyıldır Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölünmüş bir halk olarak inkâr, asimilasyon ve askerî baskıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Farklı devletler farklı siyasal söylemler kullansalar da, Kürt meselesinde büyük ölçüde benzer güvenlik politikalarına başvurmaktadırlar. “Terörle mücadele”, “ulusal güvenlik” ya da “ülke bütünlüğünü koruma” söylemleri, çoğu zaman kolektif hak taleplerini bastırmanın gerekçesi hâline getirilmektedir.

Bu durum tesadüf değildir. Günümüzde bölgesel güçlerin kullandığı güvenlik söylemi, büyük ölçüde küresel emperyalist merkezlerin geliştirdiği siyasal dilin bir yansımasıdır. Nasıl ki ABD ve Avrupa devletleri askerî müdahalelerini “terörle mücadele” söylemiyle meşrulaştırıyorsa, Batı Asya’daki birçok devlet de benzer söylemleri kendi iç siyasetlerinde kullanmaktadır. Böylece emperyalist yöntemler yalnızca dış müdahalelerde değil, bölgesel devletlerin iç politikalarında da yeniden üretilmektedir.

Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği göstermektedir: Batı Asya’da yaşanan krizlerin kalıcı çözümü askerî yöntemlerle mümkün değildir. Daha fazla silah, daha büyük ordular ya da daha sert yaptırımlar bölgeye barış getirmemiştir; bundan sonra da getirmeyecektir. Yüzyılı aşkın süredir uygulanan politikalar bunu açıkça göstermektedir.

Gerçek barışın önündeki en büyük engel, savaşın kendisinden ekonomik ve siyasi çıkar sağlayan düzendir, kapitalizmin kendisidir. Silah şirketleri, enerji tekelleri ve büyük güçlerin jeopolitik rekabeti devam ettiği sürece yeni savaşların ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle barış talebi yalnızca ateşkes çağrısıyla sınırlı olamaz. Aynı zamanda emperyalizme, sömürgeciliğe, işgallere ve halkların kendi kaderini tayin hakkını inkâr eden bütün politikalara karşı ortak bir mücadeleyi gerektirir.

Bugün Gazze’de yaşanan soykırım ile Güney Lübnan’daki bombardımanlar, İran’a yönelik askerî saldırılar ve Kürt halkının maruz kaldığı inkâr politikaları birbirinden kopuk olaylar değildir. Bunlar, Batı Asya’yı askerî güç ve jeopolitik çıkarlar üzerinden yeniden şekillendirmeye çalışan aynı siyasal mantığın farklı tezahürleridir.

Bu nedenle bölgede kalıcı barışın yolu daha fazla askerî ittifaktan değil; işgallerin sona erdirilmesinden ve halkların eşitliği temelinde kurulacak demokratik bir bölgesel düzenden geçmektedir. Batı Asya’daki özgürlük mücadelelerinin amaçları birbirine rakip talepler değil, ortak bir barış perspektifinin parçalarıdır.

Bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şey yeni savaşlar değil, halklar arasında dayanışmayı büyütecek uluslararası bir barış hareketidir. Çünkü emperyalizmin kazandığı her savaşta halklar kaybeder. Buna karşılık halkların ortak mücadelesi güçlendiğinde, yalnızca savaşlara değil, onları üreten düzene karşı da gerçek bir alternatif inşa edilebilir. Batı Asya’nın geleceği de ancak bu ortak mücadele ve dayanışma temelinde kurulabilir.

Batı Asya’da yaşanan savaşlar ne etnik ne de dinsel çatışmaların kaçınılmaz sonucu olarak görülebilir. Bunlar, emperyalist güçlerin ve bölgesel kapitalist rejimlerin ekonomik, askerî ve jeopolitik çıkarlarının ürünüdür. Filistin’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a, Kürdistan’dan Yemen’e kadar uzanan savaşların ortak noktası, halkların yaşam hakkının büyük güçlerin çıkar hesaplarına feda edilmesidir.

Bugün dünyanın ihtiyacı olan daha fazla silah, daha büyük askerî bütçeler ya da yeni NATO zirveleri değildir. İhtiyacımız olan; sömürgeciliğin tasfiye edilmesi ve halkların kendi geleceklerini özgürce belirleyebilmesidir. Barış, yalnızca silahların susması değildir; aynı zamanda adaletin, eşitliğin ve halkların kendi kaderini tayin hakkının tanınmasıdır.

Emperyalizme karşı çıkmak yalnızca ABD’nin ya da Batılı devletlerin politikalarını eleştirmek anlamına gelmez. Aynı zamanda bölgesel güçlerin yayılmacı politikalarına, otoriter rejimlerine ve kendi halkları üzerindeki baskılarına da karşı çıkmayı gerektirir. Hiçbir devletin jeopolitik çıkarı, insanların katledilmesini, şehirlerin yıkılmasını ya da milyonlarca insanın yerinden edilmesini meşrulaştıramaz.

Filistin halkının özgürlük mücadelesi, Lübnan halkının direnişi, İran halkının barış talebi, Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesi birbirinden bağımsız değildir. Bunlar, emperyalizme, sömürgeciliğe ve savaşa karşı verilen ortak mücadelenin farklı cepheleridir. Aynı şekilde Avrupa’da, Amerika’da ve dünyanın başka bölgelerinde yükselen Filistin dayanışması ve savaş karşıtı hareketler de bu ortak mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.

Bu nedenle acil görevimiz, savaş politikalarını normalleştiren söylemleri reddetmek; milliyetçiliğin, mezhepçiliğin ve ırkçılığın halkları birbirine düşürmesine izin vermemektir. Barışı savunmak pasif bir tutum değil, emperyalizme ve sömürü düzenine karşı aktif bir siyasal mücadeledir.

Bugün her zamankinden daha yüksek sesle şunu söylemek gerekiyor: İran’a da, Gazze’ye de, Lübnan’a da, Suriye’ye de, Kürdistan’a da savaş değil barış; işgal değil özgürlük; sömürü değil halkların eşitliği ve dayanışması gerekiyor. Çünkü kalıcı barış, ancak emperyalist müdahalelerin sona erdiği, halkların kendi geleceklerini özgürce belirleyebildiği ve uluslararası dayanışmanın güçlendiği bir dünyada mümkün olacaktır.

Ve bu dayanışmanın gerçek öznesi, ne devletler ne de egemen sınıflardır. Barışın ve özgürlüğün gerçek güvencesi, Batı Asya’dan Avrupa’ya, Amerika’dan dünyanın dört bir yanına uzanan işçi sınıfları ve ezilen halkların ortak mücadelesidir. Emperyalizmi, sömürgeciliği ve savaşı üreten düzen ancak aşağıdan yükselecek örgütlü bir işçi hareketiyle sona erdirilebilir. Böylesi bir mücadele, yalnızca Batı Asya halklarına değil, tüm dünya halklarına da barışın, özgürlüğün ve eşitliğin bir ayrıcalık değil, insanca yaşamın vazgeçilmez koşulu olduğunu gösterecektir. 

Bu nedenle bugün her zamankinden daha güçlü bir dayanışmaya, daha güçlü bir uluslararası mücadeleye ihtiyaç var. Barış, adalet ve özgürlük için; Batı Asya’nın ve dünyanın işçileri, birleşin.

Ümit Kemal Yıldız

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır.)

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Bir teşekkür yazısı

Aslında, AKP’ye teşekkür borçluyuz. Yanlış bir hesap yaptılar, masadaki kartları, yani ülkenin durumunu doğru okuyamadılar. CHP hakkındaki asırlık…