Emperyalistlerin heyecanla, mültecilerin ise endişeyle beklediği AB Yeni Göç ve İltica Paktı, 12 Haziran 2026 itibarıyla yürürlüğe girdi. Böylece evrensel göç ve iltica hukuku büyük bir darbe daha aldı. “Kıta Avrupası”nın güvenliği adına mültecilerin süratle sınır dışı edilmesinin (deport) önü açıldı.
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde ise Ankara’da 33. NATO Zirvesi toplandı. Sonuç bildirisine de yansıyan çılgın silahlanma kararı, büyük bir küresel savaşa ve zorunlu göçlere işaret ediyor. Zirve’ye gelmeden önce göçmenlere savaş ilan eden Donald Trump, AB ülkelerinin yanı sıra NATO bileşenlerini de göçmenlere karşı yürütülecek “savaşa” çağırdı.
Böylece hem yeni göç paktının yürürlüğe girdiği haziran ayı hem de NATO Zirvesi’nin toplandığı temmuz ayı; göçmen düşmanlığında stratejik eşiğin aşıldığı bir yaz mevsimi olarak kayda geçti. Bu nedenle, yeni göç paktı ile NATO Zirvesi kararlarını ayrı başlıklar yerine ortak bir kümede değerlendirmekte fayda var.
Bir utanç vesikası: AB Yeni Göç ve İltica Paktı
Sömürgeleştirme ve 400 yıllık köle emeği transferi olmasa “Avrupa medeniyeti” kurulamazdı. “Yeni Dünya” olarak anılan ABD medeniyeti ise herhalde hiç inşa edilemezdi. Kolonyalizm ve kölelik transferi üzerine bina edilen bu iki büyük kıta, 21. yüzyılda yeni bir güvenlik paradigması oluşturuyor: “Göçmen istilasına karşı kıta güvenliği!” Kölelerin birkaç nesil sonraki torunlarına da açılmış bir savaş bu.
Oysa 20. yüzyılda iki büyük emperyalist paylaşım savaşına, kanlı boğazlaşmalara ev sahipliği yapan yine Avrupa kıtasının kendisiydi. Faşizmin süngüleri önünde milyonlarca insan Avrupa’dan sürülürken onlara kucak açanlar kimlerdi? Kuzey Afrika’nın, Latin Amerika’nın ve Orta Doğu’nun ülkeleri değil miydi? Nitekim 1951 Cenevre Mülteciler Sözleşmesi, tam da savaşın ve faşizmin ezdiği, sürdüğü Avrupalı mülteciler için çıkarılmıştı. Şimdi sanki bu tarih hiç yaşanmamış gibi Kıta Avrupası; kara sularına ve topraklarına doğru gelen göçmenlere savaş açıyor. Bu amaçla bir utanç vesikası yazıldı ve yürürlüğe konuyor: AB Yeni Göç ve İltica Paktı.
Yeni göç paktı oldukça acımasız. Zira göç ve iltica işlemleri, hedef ülkeye varmadan kara yahut deniz sınırlarında bitirilebilecek. Sınır dışı işlemleri hem hızlanacak hem de kitleselleşecek. Ayrıca AB; kendi içinde ve daha çok Balkan ülkelerinde göçmenleri hapseden alt adacıklar kuracak. Çevrede (perifer) ise Türkiye gibi ülkeler “göçmen deposu” olarak görülmeye devam edecek. Afrika, Uzak Asya ve Orta Doğu’da “yeni göçmen istasyonları” için fizibilite çalışmaları yapılıyor.
Bilindiği üzere Avrupa nüfusu yaşlanıyor; dolayısıyla genç ve nitelikli iş gücüne her zamankinden çok ihtiyaç var. Peki, seri sınır dışı kararları uygulanırken, göç ve iltica hakkı artık hayal bile edilemezken bu nasıl olacak? AB, yeni göç stratejisinde bunun da yolunu bulmuş görünüyor. Çünkü mültecilerin yığıldığı ya da geri itildiği AB dışındaki ülkeler; aynı zamanda modern köle eğitiminin yapılacağı ve kiralanacağı “nitelikli işçi istasyonları” olarak tasarlanıyor. Fon Avrupa’dan sağlanacak, eğitim AB kalkınma ajansları eliyle verilecek, eğitilmiş göçmen emeği transferini ise özel istihdam büroları üstlenecek. Böylece sendikasız, daha ucuz ve sürekli mobilize hâlde bir yedek iş gücü ordusu o ülkeden bu ülkeye pazarlanacak. Göçmen işçileri örgütleyemezlerse Avrupa işçi hareketini ve sendikaları bundan sonra çok daha ağır bir tablo bekliyor.
Tam da bu dönemde Türkiye’de yabancı işçilere uygulanan “çalışma izni” şartı kaldırıldı. İşverenlere, çalışma izni olmadan göçmenleri sömürebilecekleri bir “muafiyet” kıyağı sağlanmış oldu. Türkiye’de birikmiş ve sıkışmış olan geniş yabancı işçi kitlesi; aslında hem AB’nin geçici kiralık işçi deposu hem de Türkiye’de alt işlerde çalışan yedek işçi ordusu olarak görülüyor. Elbette Suriye’nin yeniden inşasında da bu emek gücüne ihtiyaç var. Dolayısıyla AB Yeni Göç ve İltica Paktı, geri göndermeyi rutin hâle getirirken “göçmen deposu” ülkelere yığılan kitleleri de sömürü nesnesi olarak eğitmeyi ve yeniden kullanmayı ihmal etmiyor.
AB, Türkiye, NATO: Adım adım Trump’ın savaşına doğru
Dünyanın en büyük emperyalist savaş ordusu olan NATO’nun 3.0 sürümü yükleniyor. NATO 2.0 döneminde savaş ve silahlanma harcamalarını görece kısık tutan Avrupa da artık silahlanma yarışında. Silah üretimi ve yığınağında yakın hedef İran ve Rusya, uzak hedef ise Çin. Tehlike, yani büyük savaş giderek yaklaşıyor. Bugüne kadar gördüğümüz göçleri bile aratacak çok daha büyük bir yıkım ve yerinden edilme dalgası dünyanın önünde duruyor.
İran savaşında AB ve NATO bileşenlerinden gerekli desteği bulamayan Trump, Ankara Zirvesi sonrasında elini oldukça güçlendirdi. AB ve NATO ile birlikte Türkiye de Trump’ın savaşına doğru sürükleniyor.
Peki, büyük savaş yaklaşırken büyük göçlere dair önlemler nasıl alınacak? AB merkezli devreye sokulan Yeni Göç ve İltica Paktı, aynı zamanda küresel bir model. Zira Trump, daha önce göçmenleri “kızıl tehlike” komünizmin uzantıları olarak damgalamıştı. Trump ayrıca ICE’ı (ABD Göçmen Polisi) hem göçmenlerin hem de “iç düşman” olarak hedefe alınan muhaliflerin avlandığı bir mekanizma olarak hayal ediyor. Nihayetinde NATO’ya sadece silahlanma ve savaş hazırlığı açısından değil, göç ve göçmenlere karşı revize edilen bir güvenlik mekanizması olarak bakılıyor. Dolayısıyla AB’nin göç stratejisi, NATO’nun güvenlik konseptinin içine yediriliyor.
Sonuç
Küresel savaş hazırlıklarına karşı bölgesel ve küresel barış mücadelesi her zamankinden daha elzem. Savaş baronlarına karşı emekçilerin ve halkların enternasyonal kardeşliğini savunmak en tutarlı rota. Irkçılığa ve şovenizme karşı mültecilerle dayanışmak; yerli ve göçmen işçilerin ortak mücadelesini ve örgütlenmesini sağlamak kritik bir öneme sahip.
Ve elbette bütün bunlar için; hakları, özgürlükleri ve eşitlik ilkesini esas alan alternatif bir göç stratejisini bugünden konuşmak gerekiyor. İnsanlık yıkıcı savaş kararlarına ve göçmen karşıtı acımasız yasalara mecbur değil.
Ercüment Akdeniz
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır.)