İktidar, İstanbul’a yaklaşan bir yolcu gemisinden neden rahatsız olur? Bir gece kulübünü, “parti yapacaklar” diye neden kapatır? Ya da kapattığı bir kulüp odasının fotoğrafından, yasakladığı bir sergiden, bir dava tutanağından, sosyal medyada dolaşan eski bir afişten neden tedirgin olur? Bu soruları düşündüren şey olayların güncelliği değil, tekrar etmeleri, her kuşağın benzer bir baskıyı yeniden yaşaması. İnsan biraz geriye bakınca çoğu şeyin aynı kalıptan çıktığını fark ediyor. 2008’de de bir yolcu gemisi Kuşadası’nda aynı saiklerle yasaklanırken aradan geçen onca yıla rağmen yine aynı saiklerle, ama bu sefer sosyal medya militanları tarafından hedef alınarak yasaklanıyor. Yasaklanırken bu sefer iktidara göre daha liberal olarak görülen DEVA Partisi vekili de kervana katılıyor. Bir dönemin sekter militanları yüzünden mağdur edilmiş politik hat, benzer saldırıları LGBTİ+’lara yöneltiyor. Bunu en liberali de en muhafazakârı da yapıyor. Hedef alınan mahalle değişiyor ama iktidarın mantığı değişmiyor. Sopayı eline alan, onu kime nasıl indireceğini de iyi biliyor. Ne de olsa iktidar da öğrenir, o da hatırlar.
Ama hafızanın bir başka yüzü daha var: İktidarın en çok muhtaç olduğu şeyi elinden alma potansiyeli, yani “hiçbir şey olmadı” diyebilme rahatlığı. Artık alternatif medya sayesinde bilgi, internetin dehlizlerinde, görmek isteyen gözler için bir yerlerde bekliyor. Bu, iktidar için endişe verici olsa gerek. Türkiye’de son beş yılda LGBTİ+ hareketine dönük baskının yoğunlaşmasıyla aynı dönemde arşivlerin, derneklerin ve dijital hesapların hedef alınması tesadüf olamaz. İktidar 2015’ten beri sokağı temizlemekle yetinmiyor, sokağın hatırlanma biçimini de denetlemek, ona müdahale etmek istiyor.
Hafıza elbette tek başına bir “belge yığını” olarak iktidara zarar verecek güçte değil. Onu tehlikeli kılan, kolektif oluşudur: Birinin hatırladığını bir başkasının devralması, bir gözaltının binlerce kişinin ortak öfkesine dönüşmesi, yıllar önce kurulmuş bir dayanışma ağının bugünün kavgasında yeniden canlanabilmesi. Queer hafıza, kolektif bir mücadelenin içinde anlam kazandığında önemli bir güce dönüşür. Yüz binleri harekete geçiren bir onur mücadelesi baskıyı bir kez yardığında, başka mücadele gruplarıyla birleşip milyonları da kımıldatma olasılığını hep taşır. Ve bu olasılık, bugün Türkiye’de sosyalist bir yönelimin neden mümkün (hatta neden zorunlu) olduğunu görmek için hayatidir.
Çünkü ister kabul edin, ister kabul etmemek için onlarca gerekçeniz olsun: Çoğu kişinin “kimlik mücadelesi” diye adlandırdığı ama özünde bir var olma, özgürlük ve eşit yurttaşlık mücadelesi olan şey, sınıf mücadelesinin en temel parçasıdır. Hatta eleştiren partilerin varlığı sınıfa değer katması mümkün değilken bu mücadeleler sınıfı daha çok güçlendirebilir. Var olmadan işçi de olamazsın, mücadelenin içinde eşit biçimde var olmadan o mücadelenin öznesi de olamazsın. Geçtiğimiz yıllarda 1 Mayıs’ta “Eşcinsellerin ne işi var?” diyen emekçi, iktidarın ve patronun ahlakını benimseyerek kendi mücadele alanını daraltıyordu. Bu tavır, sınıf mücadelesinin, en temelde bir var olma mücadelesi olan bu zemindeki hiyerarşiyi kırmadan genişleyemeyeceğini de gösteriyordu.
Queer politikanın buradaki gücü, geçmişle bugün arasına düz bir çizgi çekmemesinden gelir. Geçmiş, kapanmış bir zaman değildir. Bugünün mücadelesinde yeniden sahneye çıkar (bir sloganla, eski bir afişle, bir dava tutanağıyla). Ann Cvetkovich’in işaret ettiği gibi arşiv yalnızca resmî kurumların onayladığı belgelerden oluşmaz, gündelik hayatın, travmanın, bakımın, öfkenin ve neşenin de bir arşivi vardır. Bu “duygu arşivi” doğası gereği ortaktır: Tek bir insanın hafızasında değil, bir topluluğun paylaştığı deneyimde saklanır. Bu yüzden queer hafıza bir nostalji değildir. Devletin “yok” dediğini “buradayız” diye kayda geçirmenin, iktidarların resmî tarihine karşı aşağıdan ve elbirliğiyle bir karşı-tarih kurmanın adıdır. Neyi hatırlayıp neyi unutmayacağımıza biz karar veririz ve bu “biz”, meselenin tam kalbindedir. Bu konunun Türkiye’de en görünür hâle geldiği kırılma anlarından biri, Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanmıştı.
“Bir Kulüpte Değil, Her Kulüpteyiz”
2021’de kayyım rektör atamasına karşı başlayan Boğaziçi direnişinde LGBTİ+ öğrenciler doğrudan hedef gösterildi ve Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü kapatıldı. İktidarın hesabı netti: LGBTİ+ öğrencileri direnişten ayırmak, onları yalıtmak, kampüs içindeki meşruiyetlerini tartışmalı kılmaktı. Bu mikro taktiğin 2015’ten beri makro ölçekte uygulandığı alanlar zaten vardı. Onur Yürüyüşleri yasaklanıyor, açık çağrılı etkinliklere izin verilmiyor, LGBTİ+’lar marjinalleştirilerek müdahaleye zemin hazırlayan bir ahlaki dil inşa ediliyordu.
Ama Boğaziçi müdahalesi, tam tersi bir gerçeği mücadelenin gücüyle ortaya koyduğu için hafızamızda özel bir yerde duruyor. LGBTİ+ varoluş kampüsün kıyısında değil, özgür üniversite talebinin tam merkezinde konumlanmıştı. O dönemde ortaya çıkan “Bir kulüpte değil, her kulüpteyiz” sözü bu yüzden bir savunma refleksi değil, kolektif bir aidiyet ilanıydı: Queer mücadelenin öğrenci hareketinden, akademik özgürlükten ve toplumsal muhalefetin bütününden koparılamayacağını söylüyordu.
Bu cümle aynı zamanda Cvetkovich’in “duygu arşivi”nin nasıl işlediğini de gösteriyor. İktidar bir odayı mühürleyebilir, bir kulübü kapatabilir, ama o odanın kurduğu ilişkileri, ürettiği ortak dili ve bıraktığı cesareti mühürleyemez. Bugün liberal muhalefet o günleri hatırladığında çoğunlukla tek bir kareye (kapatılan kapının görüntüsüne) sıkışıyor. Oysa asıl görülmesi gereken, AKP’nin Boğaziçi’ni kendi kültürel hegemonyasını kurmak ve muhalefetin direniş kültürünü kırmak için bir savaş alanına çevirme stratejisiydi. LGBTİ+ bayrağının “tehdit” olarak kodlanması tam da o kulüp odasının basılmasıyla başlamıştı. İstiklal Marşı üzerinden bu konunun tartışılması ve bir sergide Kâbe görselinin yanına yapıştırılan LGBTİ+ renkleri üzerinden kurulan provokasyon dili, bugünkü müdahalelerin hangi kavramsal zeminde inşa edildiğini de gösteriyor. Kampüste denenen bu taktik, birkaç yıl içinde bütün ülkeye yayılacaktı ve onu hatırlamak, bugünü tek başına yaşanan bir felaket değil, sürekliliği olan bir kuşatma olarak görmemizi sağlıyor. Kolektif hafızanın ilk işlevi tam da budur: Yalnızlaştırmaya karşı bağ kurmak.
Yasakların ortasında biriken cesaret
Nitekim son beş yılın hikâyesi yalnızca baskının değil, baskı karşısında biriken ortak cesaretin de hikâyesi ve bu cesaret, tam da hafızanın kayıt tutma işlevi sayesinde somut bir sonuca dönüşebiliyor. 5 Temmuz 2022’de 2. Ankara Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan 42 kişi, iki yıl sonra beraat etti. 30 Haziran 2024 İstanbul Onur Yürüyüşü nedeniyle yargılanan sekiz aktivist 2025’te beraat etti. Bu kararlar yargının adalet ürettiği anlamına gelmiyor, devletin yıllardır kurduğu suçlaştırma düzeninin, aktivistlerin ısrarı, avukatların takibi ve kamusal dayanışma sayesinde zorlandığını gösteriyor. Yani beraatler tek tek kahramanlıkların değil, örgütlü bir emeğin ürünü.
Her gözaltı, her dava kaydı, iktidarın “böyle bir şey olmadı” diyebilme payını daraltıyor. Bu, 1990’larda neredeyse hiç mümkün olmayan bir şeydi. Gülistan Doku cinayetinin yıllarca örtbas edilme biçimine tanık olduktan sonra, bugün kayda geçirmenin neden bu kadar hayati olduğu daha net görülüyor: Birbirinden kopuk gösterilen saldırılar yan yana konduğunda, karşımızda birkaç polisin keyfî tutumu değil, sürekliliği olan bir devlet politikası çıkıyor. Bu “yan yana koyma” işi ise ancak kolektif bir hafıza pratiğiyle, birinin tuttuğu kaydı bir başkasının bütüne eklemesiyle mümkün.
Rakamlar da bunu doğruluyor. Kaos GL’nin 2025 yılı insan hakları raporuna göre ihlal vakalarında bir önceki yıla kıyasla ciddi bir artış var. Barışçıl toplanma hakkı Türkiye’de fiilen ortadan kalkmış durumda, kolluk şiddeti etkin biçimde soruşturulmuyor, hormona erişim yaşı uygulamada 21’e çekilmiş durumda. 2025 İstanbul Trans ve LGBTİ+ Onur Haftaları İzleme Raporu’na göre en az 95 kişi, yalnızca kamusal alanda bulunduğu, gökkuşağı taşıdığı ya da bir slogan attığı için gözaltına alındı. 22 Haziran’daki Trans Onur Yürüyüşü ile 29 Haziran’daki İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nde yaşananlar, devletin kamusal alanı yalnızca fiziksel değil, simgesel olarak da temizlemek istediğini gösterdi: Sokaktan bedenlerimizle birlikte renklerimiz, sözlerimiz, birbirimizi tanımamızı sağlayan işaretlerimiz de silinmek isteniyor. Buna karşı 2015’ten bu yana süren görünürlük ısrarı boşa gitmiyor. Bir kişinin açtığı bayrak, bir başkasına yalnız olmadığını hatırlatıyor. İktidarın asıl korktuğu da bu değil mi? Tek tek bedenler değil, o bedenleri birbirine bağlayan görünmez ağ ürkütüyor onları.
Aile rejimi aynı zamanda emek rejimidir
Ama bu baskıyı yalnızca sokakta, yürüyüşlerde ve mahkemelerde aramak, meselenin yarısını görmek olur. LGBTİ+’ları hedef alan dil, ahlaki bir söylem gibi sunulsa da sebenarnya emeği, bakımı, aileyi ve toplumsal hayatın örgütlenme biçimini belirleyen bir iktidar dilidir. 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi ve kamu kurumlarının bu doğrultuda seferber edilmesi rastlantı değildi: Kurumlara “toplumsal cinsiyet”, “cinsiyet kimliği” ve “cinsel yönelim” kavramlarından kaçınma talimatı verildi. Yönetim katlarında üretilen nefret söylemi, medya ve kamu kurumları eliyle gündelik hayata yayıldı.
Bu yüzden queer karşıtlığını kültürel muhafazakârlıkla açıklamak yetmez. Karşımızda itaatkâr aileyi, ucuz emeği, denetlenen bedeni ve makbul vatandaşı birlikte üretmeye çalışan bir siyasal proje var. “Aileyi korumak” derken aslında kimin çalışacağına, kimin karşılıksız bakım vereceğine, hangi bedenin meşru sayılacağına ve kimin kamusal hayattan dışlanacağına karar veriliyor. Rakamlar bunu somutluyor: Kamuda çalışan LGBTİ+’ların yalnızca yüzde 2,8’i iş yerinde tamamen açık olduğunu söylerken, kamu çalışanlarının yüzde 59,2’si iş yerinde LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemiyle karşılaştığını belirtiyor. “Özel hayat” diye küçümsenen şey aslında ücretle, çalışma koşullarıyla, sendikal varoluşla ve iş güvencesiyle iç içedir: Kimliğini saklamak zorunda kalan biri yalnızca görünürlüğünden değil, korkusuz ve sansürsüz çalışma hakkından da vazgeçiyor.
İşte kolektif mücadelenin neden zorunlu olduğu açık değil mi? Queer mücadeleyi bir “kimlik meselesi”ne indirgemek iktidarın işini kolaylaştırır: Eşitsizliğin yapısal zeminini görünmez kılar, meseleyi bir kültür savaşına çevirir ve queerleri işçilerden, kadınlardan, göçmenlerden yalıtılmış küçük bir azınlık gibi gösterir. Oysa hormona erişim engelleniyorsa bu bir sağlık hakkı meselesidir, transların barınma ve çalışma hakkı ihlal ediliyorsa bir sınıf meselesidir, dernekler kapatılıyorsa bir örgütlenme özgürlüğü meselesidir, dijital mecralar engelleniyorsa dayanışma ağlarımızın tasfiyesi meselesidir. Yıldız Tar ile Duru’nun tutuklanması ve sorguda sorulan sorular da bunu doğruluyor. TEMA Vakfı’ndan akademiye, sosyalist örgütlerden LGBTİ+’lara kadar uzanan son tutuklama dalgası, iktidarın toplumsal muhalefeti bir “kimlik meselesi” olarak değil, ortak bir zeminde birleştiğinde ciddi bir güce dönüşebilecek bir bütün olarak gördüğünü ele vermiyor mu? Elbette bu tutuklamaların tek kaynağı da iktidar değil, on yıllardır istihbaratı ve politikasıyla bu coğrafyada emekçilere hayatı zehreden egemen güçleri ve sermaye sınıfını iyi okumak gerekiyor. Sosyalizm bu yüzden yalnızca yan yana durmanın ve iyi hissetmenin politikası olamaz. Mülkiyete, emeğe, sağlığa, bakıma ve barınmaya queer bir gözle bakmak, aynı zamanda queer meseleye sınıfsal bir gözle bakmak zorundadır.
Kültür alanı bir lüks değil
Emeği ve aileyi denetlemeye çalışan iktidar, aynı zamanda anlatıyı da denetlemek istiyor. Çünkü bir topluluğun kendi hikâyesini anlatabilmesi, onun kolektif varlığının kanıtıdır. “Mağdur Değiliz, Direnen Özneleriz” sergisi ile “Anlatı Gücü İttifakı” sergisi ve “Dön-me-yiz” sergisi trans mücadelesinin hafızasının yalnızca mahkeme dosyalarında değil, fotoğrafta, videoda, afişte, kişisel eşyada ve sanatsal üretimde de yaşadığını hatırlatmıştı. “Sapkın”, “tehdit”, “muzır”, “müstehcen” gibi kelimelerle yapılan şey yalnızca suçlaştırmak değil, bir topluluğun kendi hikâyesini anlatma hakkına, yani kolektif öznelliğine müdahale etmektir.
Genç LGBTİ+ Derneği’ne yönelik kapatma kararı ile eş zamanlı “müstehcenlik” soruşturmaları bu yüzden simgesel önemde: Hedef alınan yalnızca bir dernek değil, hafızanın kendisini taşıyan altyapı, yani dernekler, öğrenci kulüpleri, danışma hatları, arşivler, bağımsız medya. Bir derneği susturmak, onun bugünkü çalışmasını durdurmakla kalmaz, geçmişle kurulan bağı koparır, gelecekteki dayanışmayı baştan engeller. 2025 sonunda Genç LGBTİ+ Derneği’nin kapatılması ile 2026 yazında birçok LGBTİ+ örgütünün X ve Instagram hesaplarına erişim engeli getirilmesi, aynı savaşın artık dijital alana da taşındığını gösteriyor: Devlet yalnızca sokağı ve fiziksel arşivleri değil, birbirimizi bulduğumuz dijital alanları da denetlemek istiyor. Hedefte tatbiki hep aynı şey var: Bizi bir arada tutan, hafızayı ortaklaştıran altyapımız ve örgütlülüğümüz.
Sosyalist bir yönelim mümkün
Sokakta, iş yerinde, ailede ve kültürde aynı anda süren bu kuşatmayı tek tek cephelerde karşılamak artık mümkün değil. Bugünün Türkiye’sinde baskı bir blok hâlinde geliyor: Kadın düşmanlığı, göçmen karşıtlığı, Kürt düşmanlığı, sendika kırımı, öğrenci baskısı ve LGBTİ+ düşmanlığı aynı otoriter düzenin farklı yüzleri. AKP’nin CHP’ye yönelik hukuki kuşatmasını (mutlak butlan davası gibi) da aynı marjinalize etme, terörize etme ve suçlaştırma sarmalı içinden okumak mümkün. Baskı bir blok hâlinde geliyorsa, ona karşı direniş de bir blok hâlinde örülmek zorunda. Birine karşı susarak diğerine karşı özgürlük kazanılamaz. Kaldı ki artık özgürlük kazanılan bir dönemde değil, mevcut hakların bile kaybedildiği, giderek katılaşan otoriter bir rejimde yaşıyoruz. Türkiye, pek çok insan ve grup için güvenli bir liman olmaktan çıkıp tekinsiz, karanlık bir okyanusa dönüştü.
Bu yüzden Queer hareketi sınıf siyasetinden, sınıf siyasetini Queer mücadeleden ayırmayan bir hat üzerinde politika yürütmek zorundayız. Enternasyonal Dayanışma’nın uzun süredir savunduğu gibi, savaşa, sömürüye, ayrımcılığa ve otoriterliğe karşı mücadeleleri ortaklaştırmak gerekiyor. Queer hafıza bu ortaklaşmanın parçası olduğunda yalnızca yaralarımızı kaydetmekle kalmaz, direnme biçimlerimizi ve mücadele geleneğimizi de büyütür. Çünkü hafıza iki şeyi birden gösterir: Tarihin yukarıdan değil aşağıdan, elbirliğiyle yazılabileceğini ve kurtuluşun vitrinde temsille değil, örgütlü toplumsal güçle mümkün olduğunu. Başlıktaki “imkân” işte bu iki dersin buluştuğu yerde doğuyor.
İhtiyacımız olan, biraz daha “kapsayıcı” bir vitrin değil, iş yerinde, kampüste, mahallede, sokakta ve dijital alanda kurulabilen birleşik bir mücadele siyaseti. Queerleri savunmak, toplumun küçük bir kesimini savunmak değildir. İtaat, korku ve sessizlik rejimine karşı hepimizin nefes aldığı alanı savunmaktır. Bugün yapılması gereken belli: Hafızayı korumak, yasakları belgelemek, davaları takip etmek, arşivleri büyütmek, transların sağlık, çalışma ve barınma hakkını savunmak, sendikal mücadeleyle, öğrenci hareketiyle, kadın ve Kürt mücadelesiyle daha güçlü bağlar kurmak. Çünkü hafıza ancak örgütlendiğinde geleceğe dönüşür ve geleceğe dönüştüğü an, rejimin dayattığı unutma disiplinini bozar. Queer hafızayı savunmak, sosyalist toplumsal dönüşümün yan başlıklarından biri değil, kurucu başlıklarından biridir.
Miran Koçkır
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır.)