Siyaset sahnesindeki gelişmeler, bölgesel ve küresel savaş gerilimlerinin ve bunun iç siyasete etkilerinin belirleyici olduğu bir manzarada ilerlemeye devam ediyor. İsrail’in, Suriye’nin İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’ne düzenlediği hava saldırıları bunun en net göstergesi oldu.
Siyonist rejim, bu üsse Türkiye’nin yerleşmek üzere olduğunu, bunun ise Suriye’de kurulan mevcut statükonun ihlali anlamına geleceğini söylüyor. Bu yönde Türkiye’ye mesajlar verdiklerini, bu mesajların anlaşılmadığını, bu kez askeri saldırıyla mesajlarının anlaşılmasını umut ettiklerini ifade ediyorlar. Diğer yandan ABD’nin Türkiye büyükelçisi Tom Barrack “Tükiye savaş uçaklarını havalandırmayı düşündü ama konu diyalog ile halledildi” diyerek Türkiye’nin de “gururunu okşamaya” çalışan laflar ediyor; hatta haberlerde Türkiye ile İsrail arasında çatışmasızlığı sağlamak için gizli bir iletişim kanalının oluşturulduğu gibi iddialar var.
İsrail’in saldırısı ve Türkiye’nin buna karşı kınamalarla yetinen tutumu, birkaç senedir ifade ettiğimiz bir gerçeği bir kez daha su yüzüne çıkarttı. AKP’nin “karakterli dış politika” diye tarif ettiği, zaman zaman Rusya bloku ile ters düşüp Batı’ya yanaşan, zaman zaman Batı ile ters düşüp Rusya ile yakınlaşan dış siyaset çizgisi, daha önce Mavi Vatan anlatısı etrafında Doğu Akdeniz’deki gaz arama çalışmaları ve bunun birçok devletin basıncıyla sonlandırılması örneğinde gördüğümüz gibi, bir sınıra dayanmış durumda. AKP’nin, Türkiye’nin ekonomik/siyasi/askeri gelişkinliğinin ötesinde bir boyutta bölgesel güç olma arayışı, sonunda dönüp dolaşıp başka bölgesel güçlerin veya daha büyük emperyalistlerin çizdiği sınırlarla sonlandırılıyor ve Türkiye yerini kabul etmek zorunda kalıyor.
Son NATO zirvesinde Trump’a ve onun temsil ettiği otoriter/aşırı sağcı çizgiye ilan edilen bağlılık, bu durumu köklü bir şekilde değiştiremedi. Her ne kadar İsrail’in ABD ile ilişkisinde birçok sorunlar yaşansa da, siyonist rejim kendi militarist saldırganlığı sonucu bazı noktalarda zor duruma düşse de, son tahlilde Suriye’de ABD’nin, onlarca yıllık köklü müttefiki olarak kendisine radikal bir sınır çizemeyeceğini düşünerek bir hamle yaptı.
Bunun iç siyasete yansıması açısından şurası önemli: Bundan yaklaşık iki yıl önce başlatılan Kürt sorununa çözüm arayışı, tam da “devlet aklı” olduğu iddia edilen siyasi çizgi tarafından böyle bir gerekçelendirmeye dayandırılmıştı: Bölgesel ve küresel savaş ihtimalleriyle yaşadığımız bir çağdayız, böylesi bir dönemde Kürt hareketi bu gerilimlerde Türkiye ile aynı tarafta olmazsa “devletin bekası” tehlikeye girer; olası bir savaşta böylesi bir ayrılık, farklı saflarda konumlanma ülkeyi bölünmeye götürebilir.
Çözüm sürecinin iki yıla yakın tarihinde devletin adım atma konusundaki hızı, çoğu zaman bölgesel gelişmelerden besleniyor. Geçtiğimiz dönemlerde Şam hükümeti ile Rojava arasındaki gerginlik sırasında böyle bir durum yaşanmıştı. İran savaşı başladığında Kürt güçlerinin nasıl tutum alacağı konusunda bir bekleyip görme stratejisi izlendi. Şimdi süreçle ilgili adımlar atılırken Suriye’de ve bölgede böylesi bir gerginlik bu adımlara eşlik ediyor.
Kürt hareketinin tanınması
Çözümle ilgili yürütülen süreçte ise sonunda hukuki bir adım atıldı ve çerçeve yasa mecliste kabul edildi. Yasa kapsamında oluşacak ve bir aşamada içinde Öcalan’ın da yer alacağı iddia edilen üst kurulun ilk toplantısı yapıldı. Kürt hareketinin “tarihi bir eşik” olarak tanımladığı gelişmeler yaşanıyor.
Devletin şu ana kadarki tutumunun ışığında barış isteyen insanlar arasında da birçok kaygının olması anlaşılır bir şey. Burada “negatif barış” diye adlandırabileceğimiz, silahlı çatışmaya nasıl son verileceğiyle ilgili mekanizmaların ve statülerin belirlendiği bir aşamada bulunuyoruz. Kürt halkının kolektif hakları için nasıl adımların atılacağı bir pozitif barış sürecine geçmiş değiliz.
Ancak bununla birlikte, olup bitenleri tek taraflı bir tasfiye girişimi gibi lanse eden yaklaşımlara da mesafeli olmalıyız. Süreç Kürt hareketinin siyasi temsilcilerinin muhatap alındığı dinamiklerle ve mutabakatlarla ilerliyor. On yıllarca süren savaşın ardından kriminalize edilen bir siyasi gücün ve inkâr edilen bir halkın olağan koşullar içerisinde tanınması sürecine tanıklık ediyoruz ve bu son derece önemli.
Burada Kürt siyasi hareketinin “mücadeleyi sattığı” veya “teslim olduğu” gibi yorumların aksine, ezilen bir halkın görkemli direnişine ve onun yarattığı siyasi geleneğin deneyimlerine güveniyoruz. Bu siyaset, bir ara durak olarak, bugüne kadar verdiği mücadelenin karşılığında, çeşitli kısıtlamalarla birlikte bir tanınırlık elde ediyor.
Biz bunu destekliyoruz ve bunun gerçek bir barış sürecine dönüşmesi için Kürt halkının özgürlük taleplerinin yanında duran bir mücadele hattına çağrı yapıyoruz.
Zonguldak’tan Düzce’ye Kürt emekçilere ırkçı saldırıların yaşandığı, statlarda anti-Kürt bir koronun görünür kılınmaya çalışıldığı günlerde bu ırkçı dalgaya karşı çözümü ve Kürt halkının eşitliğini, barışı ve kardeşliği savunuyoruz. Burada, müzakere masasında Kürtlerin elini güçlendirecek şekilde muhalefet eden, Batı’da barış pozisyonunda duran bir siyasi çizgiyi devam ettirmeliyiz.
Birleşik bir muhalefet
Çözümle ilgili sürecin yanında diğer yandan da YENİ Parti’nin siyaset sahnesine çıkışıyla birlikte yaşanan gelişmelere tanık oluyoruz. Birincisi ve en önemlisi, birçok ankette YENİ Parti’nin AKP’yi geride bıraktığı görülmeye başlandı. CHP’nin başına mutlak butlan kararıyla kayyım şeklinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun atanmasının, onun liderliğindeki CHP’nin hem merkezi düzeyde hem de yerellerde AKP’nin kuklası gibi davranmasının yarattığı onca sarsıntıya rağmen; yoksulları ezen ve otoriterleşmenin dozunu artıran AKP’nin seçimleri kaybedeceği pozisyonun tekrar teyit edilmiş olması son derece önemli. Özgür Özel buna güvenerek Rize’den Erdoğan’a meydan okuyor, “Belediyeler transferlerle değil seçimle kazanılır” diyerek cumhurbaşkanını halkın sandıkta ortaya koyduğu iradeyi tanımaya çalışıyor.
Bununla birlikte özellikle çerçeve yasa konusunda ortaya koyduğu tavır, YENİ Parti’nin nasıl açmazlarla karşı karşıya kalabileceğini de gösterdi. Liderliğin “evet” diyen tutumuna rağmen milletvekillerini serbest bırakması, çoğunluğun aksi yönde tutum alması hem çözüm süreciyle ilgili gelişmeleri hem de YENİ Parti’nin geleceğini zor duruma düşürdü. YENİ Parti yıllara dayanan Kürt ittifakına dayalı, barışa daha açık bir parti görüntüsü çizmek yerine; İyi Parti, Zafer Partisi gibi marjinal akımların toplumda karşılık bulmayan “anti-terör” söylemini tekrarlayan arkaik bir görüntüye hapsoldu.
Biz barış için verilen mücadelenin demokratikleşme için verilen mücadeleyle karşıt, zıt değil müttefik olduğunu savunan ve bu ikisi için mücadele edenleri birleştirmeyi hedefleyen pozisyonumuzla antikapitalist bir muhalefeti inşa etmeli ve bu şekilde YENİ Parti’ye soldan basınç uygulayan bir konumu muhafaza etmeliyiz.