Azap çektirmenin “aşırılıkları”nın içinde koskoca bir iktidar ekonomisi yer almaktadır.
Michel Foucault
Türkiye başta olmak üzere dünyada otoriterleşme tüm hızıyla devam ediyor. Modern dünya, kapitalist üretim ilişkilerini de ardına alarak yarattığı krizler dönemini otoriterleşme ve aşırı sağı güçlendirerek aşmaya çalışıyor. Egemen sınıfın yarattığı krizlerden yine egemen sınıfın “çözüm” olarak gördüğü otoriterleşme ve sağı güçlendirme pratikleri tek çözüm olarak dayatılıyor. Bunlar, tarihte egemen sınıfın sadece günümüze özgü çözümleri değil. Geçmişte de mevcut krizlerini otoriterleşme, aşırı sağı güçlendirme, faşist örgütlere her türlü destek ve şiddet pratikleriyle aşmaya çalışan bir sınıf var karşımızda.
Peki, şiddeti önemli bir silah olarak gören bu yapısal düzlem, şiddetin teoride ve pratikte kendini güçlü kılmasını neden bu kadar önemsiyor? Şiddetin, egemen sınıfta —yani kapitalist ekonomi-politiğin inşacıları arasında— bu kadar önemli bir yerde olmasını sağlayan ne? Bu, görünüşler dünyasında bir çelişkiyi de barındırmıyor mu? Sanatla, edebiyatla, felsefeyle ve benzeri bir dizi “insanı” merkez alan bu düşünce alanlarında var olmaya çalışan burjuvazi; nasıl oluyor da kriz dönemlerinde aşırı sağın ve şiddetin etki alanlarını genişletmesi için elinden geleni yapıyor?
Troçki’nin bu soruya iyi bir cevabı olduğunu düşünüyorum. Kapitalizm ne zaman derin bir krize girse, işçi sınıfı bu krizden etkilenmemek için mücadeleci bir tavırla birleşik mücadele etrafında birleşmeye başlasa, çaresizlik içindeki küçük burjuvazinin (orta sınıf) ve lümpen proletaryanın radikalleşmesiyle şiddete dayalı politik bir örgütlü yapı olan faşizm kendini göstermeye başlar. Büyük burjuvazi (tekelci kapitalistler), işçi sınıfının birleşik devrimci hareketinden korktuğu için faşistleri bir kurtarıcı olarak görür ve onları iktidara taşır. Dolayısıyla faşizm ve onunla birlikte gelen şiddet, işçi sınıfının tüm örgütlü gücünü ezmek için kullanılan egemen sınıfın —yani sözde “aydınlanmış, ilerici, sanat ve felsefeyi kendine rehber edinen, hümanist, dost ve doğa canlısı” kişilerin— iktidarlarını ve işçi sınıfından çaldıklarını işçi sınıfına vermemek için ellerindeki kanın en bilinçli biçimidir.
Şiddeti “insanın doğal bir durumu” olarak gören, insanın ortaya çıkışıyla birlikte şiddetin de var olduğunu, “insanın doğasında şiddet ve kötülük vardır” diyen politik hattın; şiddeti meşru ve olağan bir şey olarak gösterme çabasının, egemen sınıfın iktidarını meşru bir zeminde tartıştırma pratiği olduğunu düşünüyorum. Egemen olma arzusu, insanın ihtiyaçları ve hırsları, buna bağlı olarak da “haklı” bir biçimde şiddeti meşrulaştırma anlatıları, kapitalizmle birlikte insan doğası tartışmalarında şiddet kavramını önemli bir yerde tutuyor. Şiddet aracılığıyla var olan ilişkiler günün sonunda iktidar mekanizmasının bir ürünüdür. Ve otoriterleşmeye yol açan bu yapı en küçük birimlerde —evde, sokakta, sınıfta, iş yerinde— kendini her an var edebilmektedir.
Politik bir amaca hizmet eden şiddet ve biçimleri tartışmasında Metin Becermen’e katılmamak elde değil. Şöyle diyor Becermen:
“…Öte yandan şiddet kavramının ne ifade ettiğine baktığımızda, temel dürtü ve varoluş gereği savunma veya karşı savunma harici daha çok insanlarda ve topluluk halinde yaşayan hayvanlarda grup içi otoriteyi sağlamak için diğerlerinin varlığını tehdit unsuru olarak görmek ve onları sindirmek için karşı tarafa uygulanan zarar vermeye yönelik psikolojik ve biyolojik davranış ve eylem türü olarak belirlemek uygun görünüyor. Bu bağlamda şiddetin farklı biçimlerinden söz etmek mümkündür. Bunlardan biri olan siyasal şiddet, hükümet veya kişiler tarafından, siyasî amaçlarına ulaşmak için uygulanan şiddeti ifade eder.” (Becermen, 2016)
Bu düşünce tam da tartışmamızı yürüttüğümüz hatta destek veriyor. Çünkü günün sonunda şiddet, politik bir amaç doğrultusunda öznesinin elinde yaşam buluyor. Politik bir amaç derken insan yaşantısındaki tüm ilişkilerin, tüm davranışların ve bu davranış biçimlerinin Aristoteles bağlamındaki politikliğini dışarıda bırakmıyorum. İnsan politik bir canlıdır, tüm eylemleri bu politik inşa üzerinedir. Şiddet de bunlardan biridir ve egemen sınıfın desteğini alarak otoriterleşmeye çalışan aşırı sağın güçlü bir aracıdır.
Şiddet yalnızca fiziksel zor değildir
Egemen sınıf destekli Mussolini faşizminin her türlü şiddetine maruz kalarak neredeyse ömrü hapishanelerde sona eren büyük düşünür, ünlü Marksist Gramsci için de şiddet yalnızca fiziksel ve somut olarak kendini var eden bir olgu değildi. Şiddet, egemen sınıfın baskı aracı olan devlet ve onun ideolojik aygıtlarından (polis, ordu ya da hukuk aygıtı) ibaret değildir. Devlet aynı zamanda sivil toplumla birlikte işler. Yani egemenlik hem zor hem de rıza üzerinden kurulur. Bu nedenle şiddet, sadece açık baskı anlarında ortaya çıkan bir araç değil; toplumsal düzenin sürekliliğini sağlayan daha geniş bir politik ilişkiler alanının parçasıdır.
“…Faşizm bir şiddet ideolojisidir. İlk faşist grupların üyelerinin çoğu Birinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmıştır. 1918 sonrası kuşağı duyarsızlaştırılıp militarize edilmiş, hem ölüme hem de aşırı şiddete alıştırılmış bir kuşaktı. Söz konusu kuşak içerisinde bulunan insanların birçoğu, barış zamanında hâlâ körükledikleri bir yıldırma atmosferinde yetişmişlerdi. Bu anlamda, faşistlerin şiddet ve eylemciliği, özellikle de aynı taktik onların komünist yandaşları tarafından da benimsendiği için, kendi kendisini meşrulaştıran bir şey olarak ortaya çıkıyordu. Komünistleri, Yahudileri, işçi sendikalarını ya da siyasal muhaliflerini hırpalamak, faşistlerin sürekli yaptığı şeylerdi.” (Can, 2009)
Gramsci üzerinden devam edersek rıza üzerinden kurulan bu ilişkiler biçiminden okula ve eğitime ayrı bir parantez açmak gerekebilir. Eğitim alanı burada merkezi bir konumdadır. Çünkü okul, yalnızca bilgi aktaran bir kurum değil; aynı zamanda toplumsal normların, otorite biçimlerinin ve meşruiyet anlayışlarının üretildiği bir alandır. Başka bir ifadeyle eğitim sistemi, hegemonik projenin gündelik olarak yeniden üretildiği yerlerden biridir.
Kürt şehirleri başta olmak üzere tek “suçu” ana dillerini okulda konuşmak olan çocuklara yönelik öldüresiye bir şiddetin uygulanmasını bir disipline etme modeli olarak gören ırkçı, şiddet taraftarı, otoriter öğretmenlerin, okul idarelerinin ve bakanlığın ellerindeki en güçlü enstrüman da şiddetti. Çünkü şiddet yasaldı. Ve ne yazık ki otoritenin bu güçlü enstrümanının şimdi öğretmenlere tekrar bir yetki olarak verilmesi gerektiği, disiplin denilen ilişkiler bütününün yalnızca bununla sağlanacağı düşünülmektedir.
Sistemin demokratikleşme yerine otoriterleşmeye başlamasıyla birlikte, geçmişin öğrencileri ve şimdinin ebeveynleri, kendilerinin gördüğü şiddeti çocuklarının da görmesi gerektiğini savunabilir pozisyona düşmektedir. Çünkü rızaları otorite tarafından üretilmiş durumdadır.
Georges Bataille’ın da dediği gibi:
“…Faşizm şiddete başvurur, çünkü otoriter niteliğini devam ettirmesinin en önemli dayanağı şiddettir. Tartışmaya, ikna etmeye değil şiddete başvurur. Egemen olduğu toplumda farklılıklara tahammül edemez; herkesin belli bir kalıp içerisinde bulunması gerektiğini varsayar. Faşist bir sistemde baskın olan taraf, onun askerî görünüme sahip olmasıdır.” (Can, 2009)
Küçük yaşlardan itibaren şiddetin bir çözüm aracı olarak kendini gerek evde gerek sokakta gerekse okulda göstermesi, şiddet temelli ilişkilerin ilerleyen yıllarda egemen sınıflar tarafından desteklenip ödüllendirilmesi, Rakel Dink’in de dediği gibi “bir bebekten katil yaratan karanlığa” doğru atılan adımlardır. Gücü eline geçirenin kendi otoritesini kurduğu, aşağıdan yukarıya doğru uzanan bir sarmalın içerisindeyiz. Para gücü, fiziksel güç, politik güç ve hukukun bir sopa olup otoritenin elinde yeniden hayat bulması da bir şiddet ilişkisidir. Ancak burada ekonomi politiği es geçmememiz gerekiyor. Otoriter yönetimler altında inleyen halkların her türlü şiddete maruz kalması, ekonomik ilişkilerden bağımsız düşünülemez.
İşçi sınıfı mücadele ile kazandıklarını otoriterleşme ile kaybediyor
Dünya Adalet Projesi (World Justice Project – WJP) tarafından yayımlanan WJP Hukukun Üstünlüğü Endeksi verilerine göre Türkiye, 143 ülke arasında 118. sırada yer almaktadır. En güncel endeks sonuçlarına (2025) göre öne çıkan bazı detaylar şöyle:
- Türkiye, 143 ülke içerisinde 118. sırada.
- Adil yargılanma, ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü gibi göstergeleri kapsayan “Temel Haklar” kategorisinde 134. sırada yer almakta.
- Türkiye, 2015 yılında 80. sırada bulunurken her yıl gösterdiği düşüş eğilimi ile son 10 yılda 38 sıra gerilemiştir.
Bu veriler, yukarıdaki tartışmalarımıza ek olarak bizlere şunu göstermektedir: Kapitalizmin mevcut krizleri, işçi sınıfının üzerine bir karabasan gibi yaşamın her alanında çökmektedir. Barınma, beslenme, eğitim, sağlık, hukuk gibi bir dizi temel hak, egemen sınıf tarafından baskılanmakta; işçi sınıfı bir dizi tarihsel mücadelesiyle elde ettiği bu temel haklarından otoriterleşmeyle birlikte uzaklaşmaktadır. Gittikçe yoksullaşan kitleler suça ve şiddete yönelmektedir.
Günümüz Türkiye’sinde çetelerin, mafyaların, uyuşturucu tüccarlarının bu denli revaçta olup onlara övgüler dizilmesinin nedeni, ekonomi-politik ilişkilerdir. Zenginin gittikçe zenginleşmesi, işçi sınıfını gittikçe yoksulluğa mahkûm ediyor. Egemen sınıf, konforunun bozulmaması için işçi sınıfının politikleşmemesi gerektiğini biliyor ve bunu sağlamak amacıyla suçu ve suçluyu üretiyor. Sistem tarafından yoksul aile çocuklarının ve gençlerinin eğitim hakkından mahrum bırakılarak gittikçe apolitikleştirilmeye çalışılması, geleceksizleştirilip umutsuzluğa sevk edilmesi de birer şiddettir. Çünkü şiddet; işçi sınıfının tüm kazanımlarında ve onun lehine gelişecek her olumlu adımda egemen sınıfın en güçlü enstrümanı olmaya devam edecektir.
Devlet, şiddetin kendi tekelinde olacağını hukuki olarak da yasalaştıran tek organdır. Kendi dışındaki şiddet kullanma yetkisinin başka cenahlara —örneğin işçi sınıfının birleşik mücadelesindeki grevlerde kendisine karşı kurulan engelleri aşmak için— geçmesini istemez. İşçi sınıfının yaşamak için elde etmesi gereken haklarını savunması, öz savunması ve mücadele içinde olması ile egemen sınıfın işçi sınıfının yaşamsal haklarına karşı kullandığı şiddet aynı şiddet değildir.
Devletin baskı aygıtları, her zaman işçi mücadelelerinin en somut hali olan grevleri kendine yönelik önemli bir tehlike olarak görmüştür. Fakat bu grevlerin oluşumuna kökten bir şekilde karşı gelerek tansiyonu her zaman yükseltmemiş, grevlere izin vermek zorunda kalmıştır. Çünkü tansiyonun yükselmesinin kendi aleyhine sonuçlanacağını bilmektedir. Günümüz Türkiye’sinde ise grevler artık işçi sınıfının mücadelesiyle elde ettiği haklar olmaktan çok uzaktır. Otoriterleşen yapı sürekli patronlar lehine, işçi sınıfı aleyhine grev yasakları koymaktadır.
Her grev, günün sonunda beraberinde yeni bir dizi talep getirir. Mücadele büyüdükçe bu talepler iktidarları kendilerini yasallaştırmaya zorlamıştır. Devletin grevden korkup ona izin vermesinin nedeni, şiddetin ortaya çıkışının önüne geçilmek istenmesidir. Çünkü şiddet onun denetiminden asla çıkmamalı, kontrol altında tutulmalıdır.
Her politik toplulukta egemen sınıfın “adalet” ve “hukuk” kavramlarını arkasına alarak aslında şiddet üzerine kurulu bir düzen var etmeyi amaçladığını görebiliyoruz. Egemen sınıf kendi meşruluğunu tam da bu kavramlara borçludur. Adalet ve hukuk denilen, oldukça güçlü ancak bir türlü hesabını veremedikleri kavramları, şiddetlerini örtbas etmek için oldukça kullanışlı bir biçimde sunarlar. Meşruluğunu şiddete borçlu olan bu politik düzen, sözde huzuru sağlayabilmek için bu huzuru bozanlara (örneğin politik bilince sahip örgütlü bir işçi sınıfına) “terörist”, “bozguncu” gibi yaftalar yapıştırır ve karşı şiddeti kullanır; oysa kendi varlığını sözde eleştirdiği şiddete borçludur. Bu bir çelişkidir.
“Siyasi olmak, bir polis’te [şehir devleti] yaşamak; kararların zor ve şiddet kullanılarak değil, kelimeler ve ikna yoluyla alınması anlamına gelir. Şiddet, despotik örgütlenişlere has siyaset öncesi bir biçimdir.”
Otoriterleşmeye bağlı olarak güçlenen aşırı sağcı fikirlere karşı, “muhalefet sosuna bulanmış” olanların her kritik dönemeçte iktidarın yanında yer alması, insanları yıllarca oyalamaktan ve günün sonunda egemen sınıfın iktidarının yanında yer alarak kitleleri umutsuzluğa sevk etmekten ibarettir; bu durum bilinçli bir politik hattın sonucudur ve bir yanılgı olarak görülmemelidir. Siyaset öncesi döneme hapsedilmek istenen işçi sınıfının; ulus devlet düşüncesi altında ezilen tüm uluslarla, ötekileştirilip yok sayılan ve yoksulluğa mahkûm edilenlerle birlikte bu politikasızlaştırma girişimlerine karşı antikapitalist bir mücadele vermekten başka bir şansı kalmamıştır. Umutsuzluğa sevk etme, egemen sınıfın bir şiddet uygulama biçimidir. Bunu yırtıp atacak olan tek şeyin ise bizlerin, birlikte mücadele etmek adına işçi sınıfı içinde yer alan her hareket arasındaki ağları örme sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum.2
Şafak Ayhan
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır.)
2 Kiraz, Sibel. (2018), Hannah Arendt ve Walter Benjamin’de Şiddet-Tarih İlişkisi, Doktora Tezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Başvurular
Becermen, Metin. (2016) Hukuk ve Şiddet İlişkisi Üzerine, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi, sayı 27,İstanbul, (s. 7-10).
Can, Nevzat. (2009). Şiddetin İdeolojik Yüzü ya da Faşizmin Korunan Baltası, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, s. 1-10.
Foucault, Michel. (1992). M. Foucault , Hapishanenin Doğuşu (s. 42). İmge Kitapevi, İstanbul.