Sabotajın panzehri ırkçılığa karşı mücadeledir

Çerçeve yasanın çıkmasının ardından sürecin en fazla konuşulan başlıklarından biri “sabotaj” oldu. Rastî TV’nin, Abdullah Öcalan ile Duran Kalkan, Sabri Ok ve Helin Ümit arasında şŞubat ayında yapıldığı iddia edilen bir görüşmenin notlarını üç bölüm hâlinde yayımlaması bunun son örneklerinden biriydi. Kaynağı belirsiz ve teyitsiz bu metinler kısa sürede sosyal medyada “İmralı tutanakları” adıyla dolaşıma sokuldu. Metinler, “sabotaj” girişimi olduğu belirtilerek taraflarca reddedildi. Bunun ardından Zonguldak ve Düzce’de Kürt işçilere yönelik saldırılar yaşandı. Amedspor formalı bir kadının Trabzon’da saldırıya uğraması, Diyarbakır’da poster asan dört kişinin gözaltına alınması gibi olaylar da “sürece sabotaj” başlığı altında değerlendirildi. Elbette barış sürecini hedef alan her türlü provokasyona ve şiddete karşı çıkmak gerekir. Ancak “sabotaj” kavramının nasıl ve kime karşı kullanıldığı konusunda daha temel bir soruyu sormak gerekiyor: Barış sürecini gerçekten tehdit eden toplumsal ve siyasal güçler kimlerdir?

Bu soruya, bütün tarafları aynı mesafeye koyan bir “iki taraf da sabotaj yapıyor” yaklaşımıyla cevap vermek mümkün değildir. Bu sorunun cevabı nettir. Sabotajı yapanlar, Türkiye’deki en güçlü politik tartışma olan Kürt sorununun barış ve demokrasi zemininde çözülmesini istemeyen, sorun çözülürse varoluş sorunu yaşayacak olan ırkçı ve milliyetçilerdir. Yüz yılı aşarak bugünlere gelmiş olan bu sorunun bir tarihi var. Bu tarih inkârın, savaşın, sürgünlerin ve ölümlerin tarihidir. Kürt halkının dili ve kimliği üzerindeki yasaklardan zorla inkâr politikalarına, “kart-kurt” tezlerinden Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkencelere kadar uzanan resmi bir devlet politikası söz konusu oldu. Bu tarih yalnızca geçmişte kalmış bir tarih değildir. Milliyetçi ve ırkçı ideolojinin emekçiler arasında canlı tutulma çabası, bugün de bu geçmişin izlerini ırkçı perspektiften yeniden üretmektedir. Bu nedenle Kürt işçilerin Batı Karadeniz’de uğradığı saldırıları yalnızca “sürece yönelik provokasyon” olarak görmek eksik kalır. Bu bir ırkçı saldırıdır, buna karşı durmak ırkçılığa karşı mücadele etmek demektir. Bu, sadece ırkçılığa maruz kalan Kürt halkının değil, Türkiye işçi sınıfının ırkçılık virüsünü emekçilerden uzak tutmak için vermesi gereken bir çabadır.

Mesele aynı zamanda sınıf meselesidir

Türk ve Kürt işçiler aynı patronların karşısında, aynı sömürü düzeninin içinde çalışıyor. Ancak milliyetçilik, işçilerin ortak çıkarlarının üzerine ulusal ve etnik kimlikleri koyarak onları birbirine karşı konumlandırıyor. Bir Kürt işçinin uğradığı saldırı, yalnızca Kürtlere yönelik bir saldırı değildir. İşçi sınıfının birliğine yönelmiş bir saldırıdır. Çünkü sermayenin ve egemen siyasetin işine gelen şey, işçilerin patrona karşı değil, birbirlerine karşı öfkelenmesidir. Bu yüzden barış mücadelesini sınıf mücadelesinden ayırmak mümkün değildir. Amedspor formalı bir kadının Trabzon’da saldırıya uğraması da bu açıdan yalnızca “süreci sabote eden münferit bir olay” değildir. Bu, Kürtlerin yıllardır maruz kaldıkları sistematik ırkçılığın sadece spor alanındaki bir örneğidir. İnsanların kendi kimliklerini, dillerini, sembollerini ve kültürlerini özgürce ifade edebilmesi demokratik bir toplumun en temel koşullarındandır. Aynı şekilde Diyarbakır’da poster asan insanların gözaltına alınması da “sürece zarar vermesinler” yaklaşımıyla ele alınamaz. Barışın kalıcı olabilmesi için yalnızca silahların susması yetmez. Örgütlenme, ifade ve siyasal faaliyet özgürlüğünün güvence altına alınması gerekir.

Barış, milliyetçiliği memnun etme siyaseti değildir

Barışın toplumsal olarak kabul görmesi elbette önemlidir. Ancak buradan hareketle milliyetçi hassasiyetleri incitmemek adına sürekli taviz veren, “iki taraf da sabotaj yapıyor” diyerek tarihsel ve siyasal sorumlulukları eşitleyen bir çizgiye savrulmamak gerekir. Barış, milliyetçilerin “gururunu kırmayacak” bir uzlaşma arayışına indirgenemez. Çünkü böyle bir yaklaşım, barışın yükünü yine ezilenlere yükler. Barış koşullarının sağlanması demek, milliyetçilerin lütfetmeleriyle gelişen bir şey değildir. Onlarca yılı aşkın politik mücadelelerin bir kazanımıdır. Milliyetçilerin rahatsız olmasın diye barış taraftarlarının taleplerini dile getirmek yerine yutkunması kabul edilemez. Kürtlerden kimliklerinden, dillerinden, siyasal taleplerinden vazgeçmeleri beklenirken; Türk milliyetçiliğinin yıllardır ürettiği inkâr ve üstünlük anlayışı “hassasiyet” adı altında korunursa, barış için mücadele eden hathalk politik taleplerini geriletmek zorunda kalacaktır. Bu kabul edilemez. Barış, ezilenin daha fazla susması değil; eşitliğin kurulmasıdır. Bu nedenle süreci başlatan siyasi aktörlerin de geçmiş yıllarda kullandıkları “yerli ve milli” dilin toplumsal sonuçlarıyla yüzleşmesi gerekiyor. Bu sonuçlar nedeniyle bugün Kürt halkı her yerde farklı alanlarda ırkçılığa maruz kalıyor. Bunun sorumluları bu ırkçı-ayrımcı siyaset dilini zamanında meşru gösterenlerdir. Milliyetçiliğin geniş kitleler üzerindeki etkisini küçümsememek gerekir. Fakat milliyetçiliğe karşı mücadele etmeden onun yarattığı toplumsal atmosferden kurtulmak da mümkün değildir.

Barışın gerçek güvencesi emekçilerin ortak mücadelesidir

Barış yalnızca devletler, siyasi partiler veya silahlı aktörler arasındaki anlaşmalarla kurulamaz. Barışın kalıcı güvencesi, toplumun ezilen ve sömürülen kesimlerinin ortak mücadelesidir. Türk işçisiyle Kürt işçisinin, işsizlerin, kadınların, gençlerin ve bütün ezilenlerin ortak çıkarları milliyetçiliğin çizdiği sınırların ötesindedir. Bu ortak çıkarları görünür kılmak, milliyetçiliğin emekçiler üzerindeki etkisini kırmanın da en güçlü yoludur. Dolayısıyla bugün yapılması gereken, her gerilimi “sabotaj” olarak adlandırıp toplumu yeni bir güvenlik siyasetine çağırmak değildir. Yapılması gereken ırkçılığa karşı açık ve kararlı bir tutum almak, Kürtlerin eşit yurttaşlığını savunmak, demokratik özgürlükleri genişletmek ve Türk-Kürt emekçilerin ortak mücadelesini büyütmektir.

Zonguldak’ta Kürt işçiye saldırıldığında da Trabzon’da Amedspor forması giyen bir kadına saldırıldığında da aynı şeyi söylemek gerekir: Irkçılığa karşı birlikte mücadele. Çünkü barışın düşmanı Kürtlerin özgürlük talebi değildir. Barışın düşmanı, halkları birbirine düşman eden ırkçılıktır, milliyetçiliktir. Bu nedenle bugün görevimiz, iki tarafın da “sabotaj” yaptığını söyleyerek tarihsel eşitsizlikleri görünmez kılmak değil; ırkçılığa, milliyetçiliğe ve sömürüye karşı Türk ve Kürt emekçilerin ortak mücadelesini büyütmektir. Kalıcı barış ve eşitlik için ırkçılığa karşı mücadele etmek elzemdir.

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Bir teşekkür yazısı

Aslında, AKP’ye teşekkür borçluyuz. Yanlış bir hesap yaptılar, masadaki kartları, yani ülkenin durumunu doğru okuyamadılar. CHP hakkındaki asırlık…