LGBTİ+ örgütlerine yönelik başlatılan operasyona “Ailem Güvende” adı verilmiş.
Sosyal medyadaki troll hesaplar tarafından “ibnelere operasyon” diye servis edilse de, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bu seviyeye inmeyi -henüz- uygun görmediği için operasyona gerekçe olarak “suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “fuhuş”, “müstehcenlik” ve “kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak veya satın almak” gibi gerekçeler göstermiş. Başsavcılık açıklamasında ayrıca operasyonlarda çocukların “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularında yönlendirildiğine” ilişkin deliller bulunduğu iddia edilerek, LGBTİ+ örgütlerinin materyalleri suç unsuru gibi lanse edilmiş. Derneklerin kamuya açık faaliyetleri ve kayıt altına alınan, denetlenen mali ilişkileri “MASAK tarafından incelenecek” durumlar gibi lanse edilmiş.
Adalet Bakanı Akın Gürlek de çalışmaların “çocukları, aile kurumunu ve toplum düzenini koruma” gerekçesiyle sürdürüldüğünü iddia etmiş.
ABD’de Donald Trump’ın iktidara geldiği 2016 yılından itibaren aşırı sağın ana hedeflerinden biri LGBTİ+ ve kadın hakları olmaya başlamıştı. On yıllara dayanan mücadelelerin sonucunda elde edilen hakları tırpanlamak ve geri almak için büyük bir saldırı dalgası başlatıldı. Aşırı sağa göre, bu haklar, Batılı toplumların, beyazların “üstün” toplum düzenini bozmaya başlamıştı; bunu yapanlar “küreselciler”di ve her niyeyse Batılı devletlerin gerilemesini arzuluyorlardı.
Muhafazakâr bir dünya görüşüne sahip olan Cumhur İttifakı, Batı’daki aşırı sağın bu planını sahipleniyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasından LGBTİ+ örgütlerinin kriminalize edilmesine, son yıllardaki süreç dünyadaki bu trendle paralel olarak ilerliyor. Dolayısıyla, sanki “aile kurumunu yok etmek isteyen emperyalizme karşı” imiş gibi sunulan bu sağcı hamle, gücünü aslında bizzat baş haydut olan emperyalist devletin liderinden alıyor.
Bunun yanında, “aileyi koruma” adı altında başlatılan saldırı dalgasının toplumda yeterince karşılık bulduğunu söylemek güç.
LGBTİ+lara karşı nefreti yaygınlaştırmak amacıyla düzenlenen, devlet kurumları ve hatta kamunun fonladığı televizyon kanalları tarafından reklamı yapılan mitingler bir avuç meczuptan ibaret kalmıştı.
İktidar 2025 yılını “Aile Yılı” ilan etti. Halkımızın buna cevabı sert oldu: Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2025 yılı evlenme ve boşanma istatistiklerine göre, boşanan çiftlerin sayısı 2024 yılında 188 bin 963 iken 2025 yılında 4 bin 830 artarak rekor kırdı ve 193 bin 793’e ulaştı.
Nasıl ki AKP öncesi dönemde insanların başörtülerine, sakallarına karışanlar ve bunların toplumsal alandaki varlığına karşı “önlem” alanlar yıllar içerisinde siyaseten kaybettilerse; bugün de insanların varlığına, kimliğine savaş açanlar, “Kimsenin hayat tarzına karışmadık” diye diye her tür yaşam tarzını veya eğlenceyi “müstehcenlik” adı altında kriminalize etmeye çalışanlar da benzer bir akıbete uğrayacak. AKP’li siyasetçilerin veya Akın Gürlek’le hareket eden yargı mensuplarının kendi kafalarındaki dünya görüşünü, toplum anlayışını herkese dayatma çabaları sonuç vermeyecek.
Üstelik bir yandan “Ailem Güvende” adıyla operasyon düzenlenirken diğer yandan ailelerin pek de güvenli olmadığı bir toplumda yaşıyoruz.
Kadınlar, çocuklar, LGBİ+ bireyler… Hiçbiri savcılığın tahayyülündeki ailelerde güvende değil.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2024 yılındaki kadın cinayetlerine ilişkin raporunda, o yıl gerçekleşen 394 kadın cinayeti ve 259 şüpheli ölümde kadınların yüzde 57’sinin kendi evlerinde öldürüldüğü, yüzde 71’i ise aile içerisinde; yani eşleri, babaları, boşandıkları ya da boşanmaya çalıştıkları erkekler tarafından öldürüldüğü belirtildi.
TÜİK’in 2024 tarihli kadına şiddet araştırmasında da aile içi şiddetin ciddi bir sorun olduğu ortaya konuluyor. Araştırmaya göre, boşanmış kadınların yaşamları boyunca yüzde 62,1’i psikolojik, yüzde 42,5’i ekonomik, yüzde 41,5’i fiziksel şiddete maruz kalmış; evli kadınlarda bu oranlar sırasıyla yüzde 26,4, yüzde 19,9 ve yüzde 11,6.
Çocuk İstismarı ve İhmali ile Mücadele Derneği’nin 2025 yılında yayımlanan “Türkiye’de Aile İçi Cinsel İstismar (Ensest) Vakaları: Mevcut Durum, Ruhsal Etkiler ve Uluslararası Hukuki Karşılaştırmalar Raporu”na göre, cinsel istismar mağduru çocukların %64-66’sı öz anne, baba veya kardeşleriyle aynı evde yaşıyor. Araştırmada istismarcıların %9’unun ise çocukla aynı evde bulunduğu tespit ediliyor ve bu bulguların, aile ortamının cinsel istismar açısından en büyük risk faktörlerinden biri olduğuna işaret ettiği saptanıyor.
LGBTİ+ örgütlerinin operasyonlara yönelik tepki açıklamasında da bu durum netçe vurgulanıyor:
“Ailenin adını korurken içindeki insanların hayatını korumayan bir siyasetin ikiyüzlülüğünü bugün konuşmak zorundayız. Üstelik LGBTİ+’lar ailelerin dışında yaşayan, topluma sonradan eklenmiş insanlar değil. Bizler o ailelerin çocukları, kardeşleri, ebeveynleri ve yakınlarıyız. Ailelerimizle birlikte yaşıyoruz; bazen ailelerimiz tarafından destekleniyor, bazen onların içinde şiddete uğruyoruz. Kendi ailelerimizi, yakınlıklarımızı, dayanışma ilişkilerimizi kuruyoruz.
Ailenin korunması, LGBTİ+ düşmanlığının gerekçesi yapılabilir mi?”
Dolayısıyla, çocukların, kadınların, LGBTİ+ bireylerin ve hepimizin güvende olması için “müctehcenlik” veya “aileyi koruma” adı altında başlatılan ve insanların varoluşlarını hedef alan operasyonlar değil; nefret söylemini, ayrımcılığını durduracak yaygın kampanyalar, şiddeti önleyecek etkin hukuki tedbirler gerekli.
