Savaşlar ve krizlerle dolu bir dünya

Dünya yine bir savaşlar ve krizler döneminden geçiyor. Emperyalist güçler arasındaki rekabet yalnızca ekonomik ve diplomatik alanlarda değil, giderek daha fazla askerî güç ve savaş tehdidi üzerinden yürütülüyor. Ortadoğu’dan Doğu Avrupa’ya, Kızıldeniz’den enerji yollarına kadar uzanan gelişmeler, birbirinden kopuk krizler değil; kapitalizmin emperyalist rekabetinin farklı cephelerde ortaya çıkan sonuçları olarak ele alınmalıdır.

Son haftalarda Yemen’de yaşanan gelişmeler bu tablonun önemli bir örneği. Husiler’in Suudi Arabistan’ın güneyine ve enerji altyapısına yönelik saldırıları, Yemen’deki güç dengelerinin değişmesi ve Babülmendep çevresindeki stratejik alanlarda yaşanan gelişmeler, bölgedeki savaşın yeni bir aşamaya taşındığını gösteriyor. Reuters’in aktardığına göre Husiler’in ilerleyişi Suudi Arabistan destekli güçlerin mevzilerini ciddi biçimde zayıflatırken, ABD’nin Suudi Arabistan’ın talep ettiği olası bir hava harekâtına katılıp katılmayacağı da tartışma konusu oldu.

Yemen’deki savaşın bugünkü tablosu, bölgesel güçlerin yıllardır sürdürdüğü müdahalelerin sonuçlarını da gözler önüne seriyor. Suudi Arabistan’ın Yemen’deki nüfuz arayışı, İran’ın Husiler üzerindeki desteği, ABD ve Avrupa devletlerinin bölgedeki askerî ve stratejik çıkarları, Yemen halkının yaşadığı yıkımın arka planını oluşturuyor. Husiler’e göre Babülmendep’in girişindeki Perim Adası da artık onların denetiminde. Suud destekli güçlerin savunma hattı çöktü. New York Times’a göre Trump, Veliaht Prens’in çağrısıyla hazırlanan hava harekâtını, bombalar uçaklara yüklenirken son anda iptal etti. Bu, Suudi Arabistan açısından utanç verici bir yenilgi. Bu ülke Arap Baharı’ndan beri Yemen’in iç işlerine müdahale ediyor, sürekli değişen taraflardan birini destekleyerek ve bölgesel müttefiklerini de zaman zaman arkasına alarak buradan politik ve askeri bir hat belirlemeye çalışıyor. Bu nedenle Yemen’deki savaşı yalnızca tarafların askerî hamleleri üzerinden değil, bölgesel ve küresel güçlerin çıkar çatışmaları üzerinden değerlendirmek gerekiyor.

Türkiye de bu bölgesel güç mücadelesinin dışında değildir. Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı. Anlaşmanın ardından üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanları İstanbul’da bir araya gelerek anlaşma kapsamında oluşturulan stratejik komitenin ilk toplantısını gerçekleştirdi. Türkiye hükümeti anlaşmayı “kolektif caydırıcılığı ve savunma iş birliğini güçlendiren bir mekanizma” olarak tanımlıyor. AKP hükümetinin Mekke Anlaşması ile Suudi Arabistan’a destek verebilme ihtimaline karşı durmamız elzem. Bölgedeki tüm karşıdevrimci hareketlerin baş destekçisi olan bir petrol monarşisine karşı durmak, bölgesel barışı savunan herkesin en önemli görevlerinden biri olmalı ve içinde yaşadığımız ülkenin böylesi bir olası desteğine karşı çıkmalıyız.

Bizim açımızdan mesele, hangi devletin hangi blok içinde yer aldığına bakarak bu devletlerden birinin yanında saf tutmak değildir. İşçi sınıfının çıkarları, emperyalist güçlerin ve bölgesel kapitalist devletlerin rekabetinin dışında ve karşısında bağımsız bir sınıf perspektifini gerektirir.

Savaşan devletler, bedel ödeyen emekçiler

Ukrayna-Rusya savaşı da aynı gerçeği başka bir biçimde ortaya koyuyor. Savaşın sona erdirilmesine yönelik diplomatik girişimler sürerken cephedeki saldırılar devam ediyor. 20 Eylül’de Ukrayna’nın Moskova ve çevresine düzenlediği büyük İHA saldırısında petrol rafinerisi ve konutlar zarar gördü, can kayıpları yaşandı. Ardından Rusya’nın da Ukrayna’ya yönelik saldırıları sürdü. ABD Başkanı Donald Trump’ın enerji altyapısının hedef alınmaması yönündeki girişiminin sahada bir karşılığının olmadığı görüldü. Burada işçi sınıfının bakması gereken yer, yalnızca hangi ordunun kaç kilometre ilerlediği değildir. Savaşın yarattığı insani yıkımdır, savaşın toplumsal maliyetidir.

Savaş büyüdükçe enerji fiyatları, ulaşım maliyetleri ve temel tüketim maddelerinin fiyatları üzerinde baskı artıyor. Devlet bütçeleri sosyal ihtiyaçlardan askerî harcamalara doğru yöneliyor. Silahlanmaya ayrılan her yeni kaynak, eğitim, sağlık, barınma ve sosyal hizmetler açısından başka bir tercihi beraberinde getiriyor. Tüm savaş ortamlarında olduğu gibi kapitalist devletler savaşırken savaşın bedelini emekçiler ödüyor.

Bu nedenle savaş karşıtlığı soyut bir barış çağrısına indirgenemez. İşçi sınıfının bağımsız çıkarlarını merkeze alan bir barış perspektifi, bütün emperyalist bloklara, askerî ittifaklara ve savaş politikalarına karşı çıkmayı gerektirir. Farklı emperyalist blokların ve onların ittifaklar sisteminin içinde yer alan tüm burjuva devletlerin aslında kendi halklarına, işçi sınıfına düşman olduğu unutmamak gerekiyor. Krizler nedeniyle yükselen petrol fiyatları tüm ürünlere zam olarak yansıyor. Emperyalist rekabetin hiçbir tarafı işçi sınıfının tarafı değildir. Başta sağlığa ve barınmaya aktarılabilecek kaynaklar silahlanmaya harcanıyor ve tırmanan savaş gerginliğinin arasında her ülkede emekçiler kaybediyor. Buna karşı aşağıdan, işçi sınıfının merkezinde olduğu bir barış mücadelesi inşa etmek gerekiyor.

Savaş tehdidi içeride otoriterleşmeyi besliyor

Savaşlar yalnızca sınırların ötesinde yaşanmıyor. Savaş ve kriz koşulları, devletlerin kendi toplumları üzerindeki denetimlerini artırmaları için de bir zemin yaratıyor. “Güvenlik”, “terörle mücadele”, “millî çıkar” ve “güçlü devlet” söylemleri, toplumsal muhalefetin sınırlandırılması için giderek daha fazla kullanılıyor. Kapitalist devletler dışarıda militaristleşirken içeride de toplumun siyasal alanını daraltabiliyor. Türkiye’deki gelişmeler bu açıdan ayrıca önem taşıyor. AKP-MHP iktidarının muhalefet üzerindeki baskıları, belediyelere yönelik yargı süreçleri, sanatçılara ve farklı toplumsal kesimlere yönelik operasyonlar ve LGBTİ+lara yönelik baskıcı politikalar, siyasal alanın giderek daha fazla devlet müdahalesiyle şekillendiği bir döneme işaret ediyor. Bu gelişmeleri yalnızca seçim hukukunun teknik sorunları olarak ele almak yeterli değildir. Mesele, devletin toplumla kurduğu ilişkinin niteliğidir.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 2028’de “Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenleneceği” yönündeki açıklaması da bu açıdan dikkat çekicidir.  2028 tartışması yalnızca bir seçim tarihi tartışması değil, mevcut iktidarın anayasal ve siyasal sınırları nasıl aşmaya veya yeniden yorumlamaya çalışacağı tartışmasıdır. Ancak buradan çıkarılması gereken sonuç, bütün siyasal mücadeleyi 2028 seçimlerine indirgemek değildir.

Seçimlerden önce mücadele

İşçi sınıfının ve ezilenlerin siyasal gücü yalnızca sandıkta ortaya çıkmaz. İşyerlerinde, okullarda, üniversitelerde, mahallelerde, sendikalarda ve sokakta yürütülen mücadeleler siyasal alanın kendisini oluşturur. Demokratik hakların savunulması, ekonomik taleplerin yükseltilmesi, savaş politikalarına karşı çıkılması ve baskılara karşı dayanışmanın geliştirilmesi birbirinden kopuk mücadeleler değildir.

Seçimler elbette önemlidir. Fakat seçimleri bekleyen ve bütün siyasal enerjisini seçim gününe bağlayan bir anlayış, emekçilerin kendi örgütlü gücünü ikincil hale getirir. Bunu en yakın zamanda Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin pandemi döneminden başlayıp 2023 genel seçimlerine kadar halkı manipüle ederek “aman sesinizi çıkartmayın nasıl olsa seçimde gidiyorlar, aman sokağa çıkmayın bu AKP’ye yarar” diyerek toplumsal muhalefetin kendini sokakta var etmemesi için elinden geleni yapması olarak deneyimledik. İhtiyaç duyulan şey, seçimleri toplumsal mücadelenin yerine koymayan; tersine demokratik ve sınıfsal mücadelelerin siyasal alandaki sonuçlarından biri olarak gören bir perspektiftir. AKP, krizlerle dolu ve savaşlara gebe bir dünyada, bu savaşları yönetmek için demokrasiyle ilgisi olmayan, otoriter-sağcı ve güçlü bir iktidarın kaçınılmaz olduğu iddiasıyla gücünü konsolide etmek istiyor.

Ancak bütün bunları yaparken dahi bazı “kurallara” bakmak zorundalar. Erdoğan’ın kaç kere arka arkaya aday olduğu, bunun anayasaya ve hukuka uygun olup olmadığı kaçıncı kez tartışılıyor. Tüm bunların ardından bir kez daha “son kez” aday olacağı söylenen Erdoğan’ın aday olabilmesi için Meclis’te 360 oya ihtiyaçları var. Cumhur İttifakı’nın oyu buna yetmiyor; burada sağcı partilerden yapabilecekleri transferlere, CHP’ye ve muhalefetteki milletvekillerini yargıyla tehdit edebilme kapasitelerine güveniyorlar.

Ne kadar baskıcı koşullar olursa olsun, AKP-MHP iktidarına karşı muhalefet sadece iki yıl sonraki bir seçimi hedef alarak inşa edilmemeli. İşyerlerindeki, sokaktaki, okullardaki muhalefetin beslenmesi, büyütülmesi, farklı hareketlerin birleştirilmesi ve iktidara ortak bir yerden vurulması konusundaki perspektif çok önemli. Bizler işçi sınıfı bileşenleri olarak ekmek için, demokrasi için, barış için mücadele edenlerin birleşmesi için var olan her çabayı desteklemeliyiz.

Adil yapılacak bir seçimde AKP-MHP ittifakının kaybeden tarafta olduğu, gayrimeşru yöntemlere dayandığı, halkın çoğunluğunu kaybettiği artık aşikardır. Umutsuzluğa, hayal kırıklığına karşı mücadele edenleri ve etmek isteyenleri birleştiren, AKP-MHP iktidarına karşı işçi sınıfı temelli tabandan yükselerek iktidarın tüm zayıflıklarının üstüne yürüyen bir politik hat inşa etmemiz gerekiyor.

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Bir teşekkür yazısı

Aslında, AKP’ye teşekkür borçluyuz. Yanlış bir hesap yaptılar, masadaki kartları, yani ülkenin durumunu doğru okuyamadılar. CHP hakkındaki asırlık…