Bu ülkenin hukuk fakültelerinde ne gibi dersler verildiğini gerçekten merak etmeye başladım. “Türkçe” okutulmuyor olabilir mi acaba?
TDK Güncel Türkçe Sözlük’te “propaganda” şöyle tanımlanıyor:
propaganda isim Bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen çalışma.
İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği, 29 Eylül 2026 tarihli 2026/8894 D. İş sayılı kararla T24’ün internet sitesine erişimin engellenmesine ve içeriğin çıkarılmasına karar verdi. Dayanak olarak 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesi gösterildi. Bu madde, suç işlenmesinin önlenmesi ve kamu düzeninin korunması amacıyla erişim engellemesine imkân veriyor.
Kararın gerekçesinde ise T24’ün haber ve sosyal medya içeriklerinin “Türk aile yapısını zayıflatmaya yönelik olduğu” ve bu içeriklerin “gençlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularındaki gelişim süreçlerini olumsuz etkileyebileceği” iddia ediliyor.
Söz konusu 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesinin tartışmasına ileride gireceğim. Ama daha önemli olan, öyle uzun uzun kanun maddesi filan göstermekle kendini yormayan Adalet Bakanlığının özet niteliğindeki basın açıklaması: Bu açıklamada gerekçe, T24’ün son bir yılda “118 LGBT propagandası niteliği taşıyan içerik” üretmesi olarak belirtiliyor.
Dili bilmeden hukuk olur mu?
Böylece de en baştaki soruma dönmüş olduk: Türkiye’deki hukuk fakültelerinde “Türkçe” öğretiliyor mu? Öğretiliyorsa, Adalet Bakanlığı açıklamasında “propaganda” kelimesinin yanlış bir şekilde, anlam dışı kullanılmasına ne diyeceğiz?
Baştan başlayalım: “LGBT propagandası” tamlamasını kullanabilmeniz için, LGBTİ+’nın —sözlükteki tanıma göre— bir “öğreti, düşünce veya inanç” olması gerekir. Oysa LGBTİ+ bir öğreti, düşünce veya inanç değil; cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerine ilişkin bir şemsiye kavram; bir varoluş biçimi, bir yaşam tarzı. Varoluşun ya da yaşamın propagandası yapılmaz. Var olunur, yaşanır.
O zaman kastedilen şu olmalı: LGBTİ+ haklarını, LGBTİ+ bireylerin kendi cinsel ve varoluşsal yönelimlerine göre yaşayabilme özgürlüğünü savunmak. Şimdi, bu noktada öğreti ya da inanç değilse de, bir “düşünce” devreye giriyor; ancak o düşüncenin de LGBTİ+ ile bir ilgisi yok.
Bir örnek vereyim: 2000’lerin başlarında, “türban sorunu” diye adlandırılan, kadınların başörtüsü ile üniversiteye girebilme ya da kamu kuruluşlarından hizmet alabilme hakları tartışılıyordu. Ben o tarihte kadınların bu haklarını sonuna kadar savundum. Ama başörtüsü propagandası yapmadım! Kadınların örtünmelerini, tesettüre girmelerini savunmadım. İnanmadığım bir şeyi savunamazdım zaten. Örtünmeyi, tesettürü “başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla” hiçbir faaliyette de bulunmadım. Tersine, her fırsatta, eğer bir gün kadınların tesettüre girmelerini zorunlu kılacak bir düzenleme gündeme gelirse, “örtünmeme hakkını” da aynı şekilde savunacağımı söyledim.
Birisi şu anda mahkemelerde hâkim veya savcı olarak görev yapanlara ve Adalet Bakanlığı çalışanlarına şu basit Türkçe gerçeğini anlatabilir mi lütfen: Bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen çalışma, propagandadır. Bu çalışmanın özgürce yapılabilmesini savunmak ise propaganda değildir. Demokratik ve özgür bir toplum düşüncesinin ilk şartıdır. Bu anlamda da belki demokrasi ve özgürlük propagandası sayılabilir, ama LGBTİ+ propagandası ile hiçbir alakası yoktur.
Şu anda mahkemeleri ve genel olarak adalet kurumunu büyük ölçüde ellerine geçirmiş olanlar, “Türk aile yapısını güçlendirme” propagandası yapsalar; “LGBTİ+ bireylerin görünür olmasının gençlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularındaki gelişim süreçlerini olumsuz etkileyebileceğini” söyleseler, bunu basın yoluyla yaysalar, buna bir itirazım olmazdı. Söyledikleri şeye temelinden itirazım olurdu, ama onların bunu söylemelerine, propagandasını yapmalarına bir şey diyemezdim.
Ancak onlar bunu yapmıyorlar. Sahip oldukları düşünce ve inancın propagandasını yapmayı beceremedikleri için, ya da bunu yalnızca zaten kendilerine iman etmiş olanlara yapabildikleri için, itiraz ettikleri yönelimlerin ve yaşam tarzlarının yasaklanmasını, ortadan kaldırılmasını sağlamaya çalışıyorlar. LGBTİ+ varoluşları toptan yasaklamak kolay değil elbette: Böyle bir çaba insanlara 1940’lardaki Nazi toplama kamplarını filan hatırlatabilir. O yüzden kendilerince daha “kurnazca” bir yola başvuruyorlar. Toptan bir yasaklamayı ileriye erteleyip, LGBTİ+ haklarını savunanları “LGBTİ+ propagandası” yapmakla suçluyorlar. Böylece de kendilerine bir bahane yaratmış oluyorlar: “Biz LGBTİ+’yı değil, LGBTİ+ propagandasını yasaklıyoruz.” Bizim de bu ucuz kelime oyununa inanmamız bekleniyor.
Kökünden halletme gayreti
Kuşkusuz bu “ince” taktikle yetinmeyip işi kökünden çözmek isteyenler de yok değil:
Örneğin HÜDA PAR milletvekillerinin 17 Nisan 2025’te verdiği 2/3061 sayılı kanun teklifinde, “hayasızca hareketler” suçunun cezalarının artırılması, aynı cinsler arasında evliliğin suç sayılması ve radyo-televizyon yayınlarında aynı cinsten kişiler arasındaki cinsel ilişkiyi özendirmenin yasaklanması amacıyla, TCK’da ve diğer kanunlarda değişiklikler öneriliyor. TBMM kayıtlarına bakarsanız, teklif hâlâ “Komisyonda”; yani reddedilmiş değil.
Ama sorun sadece HÜDA PAR’la sınırlı değil. Geçen yıl yasalaşan 11. Yargı Paketi hazırlıkları sırasında çok daha kapsamlı bir hükümet taslağı basına sızmıştı. Taslakta “doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta” bulunmak veya bunları alenen teşvik etmek, övmek ya da özendirmek için bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörülüyordu.
Aynı taslakta, aynı cinsiyetteki kişilerin nişan veya evlenme töreni yapmaları durumunda da bir yıl altı aydan dört yıla kadar hapis cezası öngören bir hüküm vardı. Ancak bu düzenlemeler yasalaşan metne giremedi. 11. Yargı Paketi 24 Aralık 2025’te TBMM’de kabul edildiğinde, söz konusu LGBTİ+ düzenlemeleri nihai kanun metninde yer almıyordu.
Belli ki AKP kurmayları, böyle radikal bir adımın vaktinin henüz gelmediğini düşünmüşler.
Şimdi, vadettiğim gibi, 5651 sayılı Kanun, madde 8/A meselesine gelelim: Kanun diyor ki:
(1) Yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması sebeplerinden bir veya birkaçına bağlı olarak hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, Cumhurbaşkanlığı veya millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması ile ilgili bakanlıkların talebi üzerine Başkan tarafından internet ortamında yer alan yayınla ilgili olarak içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı verilebilir.
LGBTİ+ haklarını savunanların susturulmasında, “can ve mal güvenliğinin korunması, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi” saikleri geçerli olamaz. Neden? Çünkü gördük ki (1) LGBTİ+ olmak suç değil, kanunlarda böyle bir suç tanımlanmamış; (2) “LGBTİ+ propagandası” diye bir suç da yok, o ifade zaten Türkçeyi doğru dürüst bilmemekten doğan bir yakıştırma. O zaman kalıyor geriye “genel sağlığın korunması”. Burada biraz dikkatli olmak gerek, çünkü bir sonraki saldırı buradan gelebilir.
Sağlığı nasıl koruyacaksınız?
Bildiğimiz gibi, biz 1950’lerde “Küçük Amerika” olalım derken, 2020’lerde ABD “Büyük Türkiye”ye dönüşmeye başladı. İki ülkede olup bitenler, şaşırtıcı ölçüde birbirine benziyor artık. O yüzden ABD’de giderek zayıflasa da hâlâ yürütme gücünü elinde tutan MAGA’cı Trump müritlerinin “Trans hastalıktır” iddiasını dikkate almalıyız.
Mesela, 2023’te bir tiyatro salonunda erkek arkadaşıyla “oynaştığı” için salondan atılan Trump’ın gözbebeği, Temsilciler Meclisi üyesi Lauren Boebert, 21 Temmuz 2026’daki Meclis konuşmasında, “gender dysphoria”nın ağır bir ruhsal hastalık olduğunu iddia ediyor. Ama bu iddia, zır cahil bir ABD Temsilciler Meclisi üyesinin temelsiz iddiasından ibaret.
Gender dysphoria (cinsiyet disforisi), psikiyatristlerin ve klinik psikologların el kitabı olan DSM-5’te kişinin deneyimlediği/ifade ettiği cinsiyet ile doğumda atanan cinsiyet arasındaki en az altı ay süreli belirgin uyumsuzluğa ilişkin klinik tanımlamadır; teşhis için bu durumun klinik açıdan belirgin sıkıntı veya işlev kaybıyla ilişkili olması da gerekir.
Bu dediğim, DSM’nin beşinci basımındaki tanım. Aynı DSM’nin ikinci basımında 1973’te yapılan bir düzeltmeyle, eşcinsellik bir ruhsal hastalık ya da bozukluk olarak tanımlanmaktan çıkarılmıştı. Dolayısıyla ABD örneğini izleyerek, LGBTİ+ haklarını “genel sağlığın korunması” bahanesiyle kısıtlamaya çalışmak da pek akla yakın olmayacak gibi görünüyor. Ancak öte yandan, “Ailem Güvende” operasyonu kapsamında Türkiye Psikiyatri Derneği’ne getirilen erişim yasağı, bu konuyu zorlamaktan vazgeçmeyeceklerinin bir işareti galiba.
18 Eylül’de TPD’nin yayımladığı “Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin gelişimine ilişkin güncel bilimsel konum” başlıklı açıklama, cinsel yönelimin hastalık olmadığını ve eğitim, telkin ya da özendirme yoluyla değiştirilebileceği iddiasının bilimsel bilgiyle bağdaşmadığını söylüyordu. Derneğin X hesabına hemen erişim yasağı geldi. Çünkü AKP güdümündeki yargı, bu konuyu psikiyatristlerden daha iyi bildiğinden emin.
Eğer bu tutumda ısrar edilecekse, ruh sağlığını da hepimizden iyi bildiğini sanan bir AKP’nin önderliğinde, muhaliflerini hapse atmaktansa akıl hastanesine tıkan totaliter rejimlerin yolunda yürünecek demektir. Yani kısacası, bugün LGBTİ+’ya, yarın hepimize.
Allah hepsine akıl fikir versin diyelim.
Bülent Somay
(Medyascope)
