Toplumsal yaşamın her alanında işçi sınıfı
“Sendikal hareket büyük bir devrim yaşamaktadır. Bu neslin sıradan insanları kendi sanatçılarını üretiyor. Bu bizim dans, şiir, tiyatro, türkü, resim ve müzikal tiyatro festivalimiz. Bu, ülke çapında bir hareketin başlangıcıdır. Bunu biz yarattık, başarıya ulaştırabiliriz… Eğer başarılı olamazsak, o zaman büyük ticari kuruluşlardan oluşan dev bir ordu, gelecek nesillerin boş zamanlarına hızla girecek ve kültürel bir vasatlık yaratacaktır. Bunun sonucu da ancak, duygusal ve entelektüel olarak olgunlaşmamış, zevk almak, yaratmak ve etkilemekten aciz bir ulus olabilir.”
Aralık 1962’de Centre 42 (Kırk İki Hareketi) tarafından düzenlenen Bristol sendika festivali broşürünün arka kapağı, işçi sınıfının toplumsal yaşamın her alanını demokratikleştirme girişimini devrimci bir adanmışlık ve heyecanla duyuruyor! Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğine kadar yaşanan birkaç on yıllık deneyim, işçi sınıfının önüne koyduğu mücadele programının ekonomik boyutu aşan bütünselliğine, görkemine işaret etmektedir. İşçi sınıfı yalnızca ekmek değil, gül de koklamak istiyor!
Kırk İki Hareketi, sanatın işçi sınıfı mücadelelerindeki yerini yeniden düşünmede önemli bir deneyim alanı sunmaktadır. Tarihsel bakımdan ise işçi sınıfının kültürel ve sanatsal faaliyetlere erişimi genellikle zayıf kalmıştır. Ancak kimi dönemlerde sanata dönük vurgu, sınıf mücadeleleri içerisinde yükselen bir dalga haline gelmektedir. Ne var ki bu dalgalar, genellikle kurumsallaşamadan zayıflamaya yüz tutmaktadır. Nitekim Kırk İki Hareketi de aynı kaderi paylaşmıştır. Yine de sınıfsal mücadelenin dar bir patikada ilerletilmesine karşı, toplumsal yaşamın her alanına erişmesi ve buna ilişkin işçi sınıfının önüne bir program koyması gerektiğinin tarihsel bir örneğidir.
Kırk İki Hareketi, Birleşik Krallık’ta oyun yazarı Arnold Wesker’ın öncülüğünde, sanatı herhangi bir kâr amacı gütmeden işçi sınıfına ulaştırmayı amaçlayan bir inisiyatif olarak ortaya çıktı. Hareketin ortaya çıkışında, Trades Union Congress (TUC) tarafından 1960 yılında alınan 42 sayılı karar etkili oldu ve hareket bu kararın alınmasının ertesi yılı başlangıcını duyurdu. Kongre, aldığı 42 sayılı karara göre; kültürel, sanatsal faaliyetlere dönük desteğin ve teşviklerin az olduğunu kabul etmekte olup, daha kısa çalışma süresi ve daha çok boş zaman kazanımının yaşandığı aynı dönemde sanatın toplum yaşamındaki önemine değinmekte ve bu doğrultuda incelemeler yürütülmesi ve öneriler sunulmasını kabul etmektedir.[1]
Wesker, Kongre kararı sonrası; dans, müzik, konser, tiyatro gibi sanatsal/kültürel faaliyetlere işçi sınıfının kolayca erişebilmesi adına, tasarladığı projesini hayata geçirmek için Londra’nın Camden bölgesinde bulunan Circular Engine House adındaki eski bir tren deposunu kiralamayı ve kültür/sanat mekânına dönüştürmeyi başarmıştı. Mekân sonradan Roundhouse adını alacaktı.[2]
Wesker, mekânda sinema, dans, tiyatro, sergi alanları oluşturmayı amaçlamış; aynı zamanda burayı sendikalar, kooperatifler ve çeşitli topluluklar için de toplantı yerleri olarak tasarlamıştı. İşçi sınıfı mahallelerindeki işçiler ise bu merkeze toplu taşıma desteğiyle ulaştırılacaktı.
Hareketin ilk yıllarında Liverpool, Newcastle, Manchester, Boston ve Sheffield gibi birçok şehir Centre 42 festivalleri talep etmişti. Merkezde gerçekleştirilen festivallerde henüz ünlerine kavuşmamış Pink Floyd, Led Zeppelin, The Who ve The Doors gibi efsanevi müzik grupları akıllarda kalacak performanslar sergilediler. Hareket, işçi sınıfının Roundhouse’a gelmesini beklemek yerine gezici kültür festivalleri ile sanatı işçi mahallelerine taşıma girişimlerinde bulundu. Ancak mekânın kira, tasarım gibi giderlerinin yarattığı bütçesel zorluklar, hareket için toplanan bağışların yeterli olmaması ve görüş ayrılıkları nedeniyle Wesker 1970’te hareketten ayrıldığını duyurdu; bu da öncülük ettiği hareketin dağılmasına neden oldu. Mekân ise 2006 yılında restore edilerek sanat merkezi olarak faaliyetlerini günümüzde de sürdürmektedir.[3]
Kırk İki Hareketi’nin, işçi sınıfının kültür ve sanata erişimi odaklı sosyalist projesi, kaynak yetersizliği ve görüş ayrılıkları nedeniyle varlığını sürdüremese de işçi/emekçi mücadelesini temel alan örgütlenme biçimlerini yeniden düşünmemizin gereğini ortaya koymaktadır. Bu anlamda mali yük ve yaklaşımlardaki uzlaşmazlıklar gibi çeşitli nedenlerden ötürü zorluklarla karşılaşılsa da özellikle sendikal faaliyetlerde işçilerin/emekçilerin anlamlı ancak dar kapsamlı taleplerinin dışına çıkılmasına ve sanatın gündeme alınarak olabildiğince süreklilik kazanmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Kırk İki Hareketi’nin mirasını sürdürmek
İşçi sınıfı mücadeleleri en kurumsal yansımalarından birini sendikalarda bulmaktadır. Sendikaların genel işleyiş biçimi, işçi sınıfının ahvali üzerinde fikir edinme imkânı sunar. Bugünün tarihsel koşullarına bakıldığında, neoliberal iktisadi aklın toplumsal yaşamın her alanını daha gelişmiş sömürü biçimleriyle dizginlemesi, sendikaların önemli ölçüde güç kaybetmesine yol açmıştır.
Küresel olarak devletlerin kemer sıkma ve özelleştirme politikaları, demokratik toplumsal kazanımlara yönelik geniş ölçekli sistemik saldırılar, temel hak ve özgürlüklerin tırpanlanması, sendikalar üzerindeki zor mekanizmalarının tahkim edilmesi, işçi sınıfının demokratik yaşam kanallarını tıkamaktadır. Sendikalar bugün deneyimlenen gerileme içerisinde ekonomik, mali ve sınırlı sosyal haklara bağlı mücadeleler sürdürmektedir. Ancak imkânlar bakımından sınırlılıklar bulunsa da var olan tıkanıklıkların aşılması için daha bütüncül yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Zira yalnızca ekonomik kazanımlar üzerinden şekillenen bir mücadele tarzı, sınıfla organik bağların kurulmasında ciddi eksiklikler yaratacaktır. Kırk İki Hareketi gibi dünya genelindeki hareketler sürdürülmesi gereken mücadele mirasını ifade etmektedir.
Sendikalar iş yerlerinde toplu iş sözleşmeleriyle işçilerin/emekçilerin mali ve sosyal haklarını koruyup geliştirmeye odaklanmaktadır. Ancak sosyal haklar alanında kültürel, sanatsal faaliyetlere ilişkin anlamlı kazanımların bulunmaması ve sendikaların sözleşme süreçleri dışında da bu faaliyetleri kurumsallaştır(a)maması, bu alanda büyük bir boşluk oluştuğunu göstermektedir. Esasında aynı boşluk Türkiye’de bu sorun üzerine yapılan araştırmaların yetersizliğinde de karşımıza çıkmaktadır; zira sendika ile kültür/sanat arasındaki ilişkilere dair yok denecek kadar az sayıda çalışma bulunmaktadır.[4]
Sanat-sendika ilişkisinin sınıfsal mücadele dinamikleri içerisinde zayıf kalmasının nedenleri çok boyutlu bir nitelik arz eder. Sendikal mücadele içerisinde yer alan ve soruna eğilen pek çok işçi/emekçinin işaret ettiği gibi[5], bir yandan sendikal mücadele içerisinde yer alan yöneticilerin/temsilcilerin/üyelerin sanata ilgisinin düşük olması belirleyici olurken; diğer yandan da örgütsel bakımdan yaşanan mali sorunlar, sendikaları dar bir mücadele alanına sıkıştıran ve neoliberal anlayışın tahakkümünde bulunan ulusların debelendiği ekonomik buhranlar, otoriter sağın yükselişiyle sendikal hakların tanınmayarak zora dayalı yöntemlere başvurulması gibi nedenler öne çıkmaktadır. Bu anlamda sendikal sorunlar üzerine birtakım kestirme yargılara ulaşmak, sorunun özünden uzaklaşma tehlikesi yaratacaktır. Sendika-sanat ilişkisi ancak söz konusu zorluklar göz önüne alındığında daha verimli tartışmalara kapı aralayabilir.
Sendikalar sanat veya kültür alanı için ayrı birimler kurabilir, pratikte işlerliğinin sağlanmasına çaba gösterebilir. Korolar, tiyatro oyunları, şiir ve öykü yarışmaları gibi sanatsal faaliyet örnekleriyle hem üyelerinin yaratıcılık kapasitelerini ve potansiyellerini hayata geçirmelerine hem de görece geniş halk kesimleriyle dayanışma bağları geliştirmelerine zemin hazırlayabilir. Ancak örgüt içerisinde homojen bir düşünce egemen olmadığından bu yaklaşımın kolaylıkla kabul edilmesi beklenemez. Zira sendikal faaliyetleri yalnızca ekonomik mücadelelere indirgeyen yaklaşımlar da bulunmaktadır. Yine de sanatın hem işçinin/emekçinin insani gelişimini sağlaması hem de sendikal mücadeleye sunacağı katkı nedeniyle bu kesimleri ikna etmek de soruna eğilen kesimlerin sakınmayacağı bir çaba olmalıdır.
Sanatın sendikal faaliyetlerin ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, işçi/emekçi mücadelelerinin daha aktif ve etkili hale gelmesine imkân tanımaktadır. Sinema, tiyatro, şiir dinletileri, öykü yarışmaları, konser, sergi gibi pek çok etkinlik aracılığıyla sendikalar, üyeleriyle dayanışma bağlarını daha çok güçlendirip güven ilişkilerini geliştirebilir. Bu durum sınıf bilincinin yaratılmasına, sendikalar ya da diğer örgütler arası iş birlikleri aracılığıyla örgütlerin birbirleriyle etkileşimlerinin ve hatta daha geniş halk kesimleriyle dayanışmanın artmasına katkı sunabilir. Bu bakımdan sanat, atomize halde bulunan işçilerin/emekçilerin yeniden ortak bağlar inşa etmesine ve aktif bir biçimde örgütlenmesine olanak sağlamaktadır.
Yalnızca ekmek için yükselen direniş yumruğu, sömürüsüz ve onurlu yaşamın ancak bir yanını ifade edebilir. Yaşamın bir diğer yanı da entelektüel ve duygusal gelişime karşılık gelir. Bir direniş yumruğu da onun için yükselmeli!
Rasih Gönenç
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin beşinci sayısında yayımlanmıştır.)
Dipnotlar
[2] https://tuclibrary.blogs.londonmet.ac.uk/2015/09/
[4] Alandaki boşluğun doldurulması adına önemli bir katkı Çalışma ve Toplum dergisinde 2023 yılında yayımlanan “Türkiye’de Sendikalar ve Sanat: Açmazlar ve Olanaklar” makalesiyle sunulmuştur. Makalenin yazarları, Türkiye’de sendikal mücadelelerin sanatla ilişkisini serimlerken dünyadaki örneklerine de yer vermektedir (nitekim Kırk İki Hareketi deneyimi bu çalışmadan ilhamla işlenmiştir). Çalışma, birçok sendikanın yöneticileri ve temsilcilerinin katılımıyla yürütülmüş, Türkiye’de sendika ve sanat ilişkisi üzerinde önemli ölçüde benzer görüşlerin paylaşıldığı sonucuna varılmıştır. Bu anlamda çalışmada, sendikal mücadelede sanatın neden anlamlı bir varlık göster(e)mediği sorusu kapsamlı bir biçimde ele alınmıştır.
[5] MAKAL, A., KAHRAMAN ERSÖZ, Ö., YÜCEL, O. Ü., “Türkiye’de Sendikalar ve Sanat: Açmazlar ve Olanaklar”, Çalışma ve Toplum, C. 4, S. 79 (2023): 3026-3027.
