Türkiyede kadınlar, çocuklar, LGBTİ+’lar her geçen gün daha fazla şiddet, istismar, taciz, tecavüz ve öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaya devam ediyorlar. 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılan ve kısa adıyla İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Avrupa Konseyi Sözleşmesi, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet ile ev içi şiddeti önlemeyi amaçlayan ilk Avrupa sözleşmesi olma özelliğini taşır. Türkiye, sözleşmeyi imzaya açıldığı tarihte kabul etmiş ve 8 Mart 2012’de Resmî Gazete’de yayımlanan onay kararıyla taraf olmuştur. Üstelik Türkiye, sözleşmeye herhangi bir çekince koymadan imza atmıştır. 1 Ağustos 2014 tarihinde sözleşme resmen yürürlüğe girmiştir.
Ancak Türkiye, 20 Mart 2021 tarihinde Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden tek taraflı olarak çekildiğini duyurmuştur. Çekilme, 1 Temmuz 2021 tarihinde resmen yürürlüğe girmiştir. Bu karar, kadın hakları savunucuları, hukukçular ve uluslararası insan hakları kuruluşları tarafından hukuka aykırı ve geri bir adım olarak değerlendirilmiştir.
Hükümet, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının bir sorun yaratmadığını ve kadınların kendi iktidarında koruma altında olduğunu sıkça iddia etmektedir. Oysa Türkiye’de ve dünyada elde edilen veriler, bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını açıkça göstermektedir. 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi ise, kadınlar, LGBTİ+ bireyler ve çocuklar için ciddi riskler yaratmaktadır.
Türkiye’de 2025 tablosu: Her gün kadın cinayeti
2025’in ilk altı ayında erkekler tarafından öldürülen kadın sayısı en az 136. Aynı dönemde 145 kadın “şüpheli ölüm” olarak kayda geçti. Bu vakaların çoğu ev içinde, çoğunlukla eş ya da aile üyeleri tarafından işlendi. Başka bir ifadeyle, kadınlar için en güvenli olması gereken alan, en tehlikeli yere dönüşmüş durumda.
Türkiye’de 2025 yılı itibariyle toplam 236 kadın cinayeti işlendi, 456 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Mağdurların %29,1’i seks işçiliğine zorlandı. 108 çocuğun istismara uğradı ve çocuk işçi ölüm oranlarında her geçen gün daha fazla artıyor.
2021 yılında Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesi ile koruma mekanizmalarının ve uygulamaların zayıfladı, mağdura yönelik destek azaldı. Ev içi istismar, şiddet, taciz her geçen daha fazla görünmez hale gelmeye devam ediyor. Caydırıcı olmayan ceza sistemleri, kadınların, çocukların ve LGBTİ+ların yaşam haklarını her gün tehlikeye atıyor.
“Hükümetin aileyi ön plana çıkaran politikaları”, resmi söylemde toplumun temeli olarak sunulsa da pratikte kadınların, çocukların ve LGBTİ+ bireylerin güvenliğini tehlikeye atmaktadır. “Aile Yılı” ilanı, kadını sadece aile içindeki rolüyle tanımlamakta ve ev içi şiddeti görünmez hâle getirmektedir. Kadınlar, ev içi şiddet karşısında yeterli korunma mekanizmalarına erişemiyor, çocuklar, aile içinde yaşanan ihmal ve istismardan korunamıyor, eğitim ve psikolojik destek mekanizmaları yetersiz kalıyor, LGBTİ+ bireyler, toplumsal görünürlüğü azaltan politikalar ve hak taleplerinin hedef gösterilmesiyle artan tehlikelerle karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Bu tablo, İstanbul Sözleşmesi’nin sağlayacağı koruma ve yükümlülüklerin yok sayıldığını ve hükümetin aileyi bir araç olarak kullanarak birey haklarını geri plana attığını açıkça gösteriyor.
Hükümetin sözleşmeye karşı çıkarken gerekçe olarak gösterdiği “aileyi kurumunu koruma” iddiası, pratikte tam tersine yol açıyor. Kadınların ve çocukların şiddet, istismar ve tacizden korunamaması büyük oranda aile içerisinde oluyor. Aile kurumunun böylesine kutsal sayılması, ev içi şiddet ve istismarı meşrulaştırıyor. Akp iktidarı aileyi korumak için öne sürdüğü bahaneler ile kadın haklarını, çocuk haklarını ve LGBTİ+ haklarını göz ardı etmek ve yaşam haklarını ellerinden alıp onları bir tahakküm aracı haline getirmek amacıyla işlenen politikalara her gün bir yenisini eklemeye devam ediyor.
Bu sözleşmeden çekilmek, yalnızca bir uluslararası belgeden uzaklaşmak değildi devletin, kadınları koruma sorumluluğundan geri çekilmesiydi. Bugün 2025 verileri gösteriyor ki bu kararın faturası ağır: Yalnızca yılın ilk dokuz ayında en az 236 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 456 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Her ay onlarca kadın evinde, sokakta, işyerinde katlediliyor. Bu vakaların çoğunda kadınlar, defalarca kolluğa başvurmuş ama koruma mekanizmaları işletilmemişti.
Kutsal aile söylemi adı altında birçok kadın sistematik olarak uğradığı şiddettin mağduru değil suçlusu olmaya başladı. İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararı alan AKP iktidarı açık olarak kadını korumaya yönelik yasaları reddetmekle kalmadı; kadın düşmanlığını, kadın cinayetlerini, kadına yönelik şiddeti yok saydı. Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet her geçen gün kontrol edilemez hâle gelirken iktidar “kadın cinayeti yok, münferit olaylar var” açıklamalarıyla durumu hafife almaya devam ediyor. Yaşam hakkımız ideolojik bir “aile politikası” adı hiçe sayılıyor.
İstanbul Sözleşmesi için söylenen “aile kurumunu tehdit ediyor” ifadesinin aksine, biz asıl tehdit ve tehlikenin; her gün yalnızlaşmaya zorlanan, aile içinde, sokakta, iş yerlerinde, kamusal ve özel her alanda şiddet ve düşmanlık görmeye devam eden kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+ bireylere yönelik sistematik bir devlet politikası olduğunu söylemeye devam edeceğiz. Kadına yönelik şiddet vakaları her geçen yıl artıyor, ancak devletin müdahalesi giderek azalıyor. Sığınma evlerinin kapasitesi yetersiz, 6284 sayılı Kanun yeterince uygulanmıyor, koruma kararları defalarca ihlal ediliyor. Kolluk kuvvetleri çoğu zaman kadınların şikâyetlerini ciddiye almıyor, mahkemeler ise “haksız tahrik indirimi” gibi uygulamalarla faillere cesaret veriyor.
Bu tablo karşısında hükümet hâlâ “kadınlar koruma altında” diyebiliyor. Oysa ortada koruma değil, sistematik bir ihmal var. Devlet, görevini yerine getirmiyor. Kadınlar ölüyor, çocuklar istismar ediliyor, LGBTİ+ bireyler hedef gösteriliyor. Kadınların yaşam hakkı bir müzakere konusu değildir. Çocukların güvenliği, LGBTİ+ bireylerin var olma hakkı pazarlık edilemez.
Zeynep Ünal