AKP’nin itiraflar dönemi

31 Mart seçimlerinde yaşadıkları oy kaybı, AKP liderliğini elbette yaptıklarının bir kısmını gözden geçirmeye, daha önce tabanı olan kesimleri geri toparlamak için birtakım hamleler yapmaya itecekti. Erdoğan ilk mağlubiyet sonrası balkon konuşmasında bunu dile getirmişti. Bu süreç başladı, ancak tek bir doğrultuda, ne yapacağı belli olan bir stratejiyle hareket edip etmediği henüz net değil. Birçok fikir dile getiriliyor, bunlar hakkında nabız yoklanıyor, bazı somut hamlelerle “icraat” da yapılıyor.

AKP’nin 22 yıllık iktidarının farklı dönemlerden oluştuğu sık sık tartışılır. Erdoğan ve etrafındakilerin, söyledikleri bazı şeylerin tam tersini daha sonradan dile getirdikleri çok sayıda örnek verilebilir. Ancak 31 Mart sonrası ortaya dökülenler, birden fazla kritik konuda, makas değişikliğinin geçmişe dair itiraflara dönüştüğü bir tuhaf manzara yarattı.

Seçimleri kaybedince normalleşmek istiyorlar

Neler söylenmiyor ki…

İlk tartışma “yumuşama” ve “normalleşme” ile başladı. Abdulkadir Selvi, AKP’yi “reformcu” kimliğine geri dönmeye çağırdığı yazısında “Osman Kavala’nın hapiste tutulmasının, Gezicilerin yıllarca hapis yatacak olmasının Türkiye’ye ne yararı var? AK Parti’ye ne fayda sağlıyor?” diye sordu. Açık açık, AKP’nin “reformcu” kimliğiyle bugünkü kimliğini karşılaştırırken, Osman Kavala’nın ve diğer Gezi davası tutsaklarının hapiste olmasının hukukla değil, AKP’nin kimliğiyle, yani dönemsel bir siyasi tercihiyle bağlantılı olduğunu itiraf etti.

MHP’nin itirazları ve Erdoğan’ın Selvi’yi sahiplenmesinin ardından, konu onun için artık iyiden iyiye bir “yumuşama” meselesi oldu, Ekrem İmamoğlu’na karşı Özgür Özel’e “AKP’den bir şeyler kopardım” diyerek kendi tabanına şirin gözükeceği bazı doneler vermek gerektiğini yazdı. Bugün artık açıkça, 28 Şubatçı generallerin Erdoğan’ın atacağı bir imzayla serbest bırakılmasının, yani “affedilmelerinin” Türkiye’yi rahatlatacağını yazıyor. “Bir de Kavala dosyası var” diyerek Gezi mahkûmlarına geçiyor:

“Artık Türkiye ile Avrupa Konseyi arasındaki ilişkileri zehirleyecek bir noktaya ulaştı. Uygulanmayan AİHM kararları ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nde Türkiye’ye yaptırım hazırlığı… Temmuz ayında yine savunma vereceğiz. Bu tablo Türkiye’nin dışarıdaki görünümünü bozuyor. Yeniden yargılama sürecini başlatarak, savunma veren değil şaşırtan bir Türkiye olabiliriz.

Avrupa Konseyi’nde yaptırım tehditi altında olan değil, alkışlanan bir Türkiye olabiliriz.

Türkiye, Avrupa Konseyi’nin yaptırımlarına maruz kalsa kimin yararına olacak?”

Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nde Osman Kavala’yı 7 yıl haksızca hapiste yatırdıktan sonra serbest bırakarak alkış alacağını düşünmesinin komikliği bir yana, yine net bir itirafla karşı karşıyayız. Selvi, Osman Kavala’nın tamamen AKP’nin siyasi yönelimleri nedeniyle tutsak olduğunu açık açık ifade etmekten çekinmiyor.

Arada Ahmet Hakan, herhalde içeriden ve yapıcı bir eleştiri olarak, siyasi partilerin (yani AKP’nin) 7 günahını saydı. Devletleşmek, davayı unutmak, tartışmasızlık, kibir, lidere yaslanma, kuyu kazma, gruplaşma… Mağlubiyetin sonrasında aklına gelmesi ve Erdoğan’ı tüm bu eleştirilerden muaf kılması dışında fazla itirazımız olamaz.

Aslında “yumuşama” denilen sürecin bütünü bir itiraf olarak okunmalı. AKP’nin hiç kaybetmeyeceğini düşündüğü oy tabanından ve iktidarından hareketle gereksiz bir “sertlik” içinde olduğu, şimdi aslında yumuşayarak (gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden bağımsız olarak) “normalleşeceği” kabul ediliyor. Yani aslında son yıllardaki performansının normal kabul edilemeyeceği de itiraf ediliyor.

İsrail’i aylar boyunca en zayıf noktasından vurmamak

İtirafların en büyüğü hiç kuşkusuz Filistin konusunda. Önce 9 Nisan’da İsrail’le ticarete “kısıtlama” kararı getirildi. AKP’li basın bunu övmeye, siyonist rejimin paniklemeye başladığını yazdı. Yetmedi, 3 Mayıs’ta Ticaret Bakanlığı, 9 Nisan’dan beri devam eden ihracat sınırlamasının tüm ihracat ve ithalat ürünlerine uygulanacağını duyurdu. Hükümet yanlısı basın iyiden iyiye uçtu. Örneğin Yeni Şafak’a göre “Türkiye’nin boykotu bizi en zayıf noktamızdan vurdu” diyen İsrail basını karalar bağlamış. Yine aynı gazetenin Wall Street Journal’ın analizinden övünerek yaptığı alıntılara göre, ambargo kararıyla İsrail izole ediliyormuş, Gazze meselesi nedeniyle İsrail üzerindeki baskı yeni bir boyut kazanmış.

Hepsi çok güzel itiraflar. Demek ki birçok şehirde haftalar, aylar boyunca eylem yapmasak, kamuoyunda bu yönde baskı oluşturmasak, yıllık 9,5 milyar dolarlık ticaret kesilmeyecekti ve İsrail basını karalar bağlamayacaktı. AKP’ye kalsa, İsrail üzerindeki baskı yeni bir boyut kazanmayacaktı. “Erdoğan’a her şeyi diyebilirsiniz ama Filistin konusunda laf etmek ayıptır” diyenlere yanıt niteliğinde bir itiraf.

Ambargo kararının delinip delinmediği, göstermelik olup olmadığı, uzun sürüp sürmeyeceği, AKP içinden buna itirazların yeniden yükselip yükselmeyeceği önümüzdeki günlerin konusu olacak. Belki bunlarda da yeni itiraflar görürüz.

İtibardan tasarruf olurmuş!

İtirafların sonuncusu ise Mehmet Şimşek’in “tasarruf” paketiyle geldi. Aslında tam gelmedi ama geldiği kadarı bile yetti. Devlet bürokrasisiyle ilgili açıklanan kararların çoğu, bugüne kadar kamu kaynaklarının nasıl boşa harcandığının net bir fotoğrafını sunuyor.

Paketin özünün IMF ve Dünya Bankası onaylı, emekçileri hedefe koyacak bir kemer sıkma projesi olmasını bir kenara bırakalım. AKP’lilerin “sadece bir yerden yönetim kurulu ücreti alabilmesi” gibi aslında inanılmaz normal olan, tasarruf paketinin yanında “normalleşme” projesine de dahil edilebilecek basit bir kısıtlama, radikal bir tedbir gibi sunuluyor. Birden fazla yerden yönetim kurulu maaşı alanların varlığı itiraf edilirken, bu ücretlere bir de üst limit getiriliyor. Bakanlıkların yurtdışı ve taşra teşkilatlarının harcamaları gözden geçirilecek. Yurt dışı geçiçi görevler sınırlandırılacak. Bu kaleme başka ödeneklerden aktarım yapılamayacak. Taşıt alımları sınırlandırılacak.

Bunların da hepsi bir anlamda sıradan insanlar yoksullaştırılırken tepede neler yapıldığının itirafı.

“Normalleşme” aşağıdan mücadeleye bağlı

Bütün saydıklarımızın normal olmadığı belli. Siyasal özgürlükleri boğan otoriter bir rejim, haksız hukuksuz yargılamalar ve yaşamın her alanında adaletsizlik, Türkiye egemen sınıfının bölgesel çıkarları doğrultusunda kirli ticari ilişkiler ve işçi sınıfı yoksullaşırken tepede ihtişamlı hayatların inşa edildiği bir rant düzeni.

Elbette bunlarda normalleşme taraftarıyız, bu saçmalıklara son vermek istiyoruz.

Son verecek gücümüz olduğunu geçen hafta öğretmenlerin öfkesinde gördük. Birçok kent merkezinde kitlesel protestolar, önümüzdeki dönemin bizim açımızdan kilidinin ne olacağını gösterdi.

Hafta sonunda İstanbul’da düzenlenen Enternasyonal Dayanışma toplantılarında, Tolga Tüzün, ABD’deki üniversite işgallerinin, Gezi direnişinin, Arap Baharı’nın iktidar mekanizmalarını kısa devre yaptıran umut dolu ve devrimci anlar olduğunu dile getiriyordu. Bu anları, süreçleri burada da yeniden yaratmalıyız.

Dolayısıyla rotamız ve parolamız belli. Cuma günü gördüğümüz birleşik, mücadeleci ruh hâlinin tüm sektörlere yayılması, sıradan insanların bu akıl almaz gidişatı normalleştirmesi. Bu mücadelenin içinden yeni bir işçi önderleri kuşağının doğması, anaakım siyasete etki edebilecek düzeyde antikapitalist bir alternatifin kurulması mücadelesi.

Ozan Tekin

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…