Türkiye ağır bir ekonomik bunalım döneminden geçiyor. 2018’de Rahip Brunson kriziyle patlak veren, Erdoğan’ın “nas politikası” etrafında geçen Berat Albayrak’lı yıllarda tırmanan döviz kuru ve buna bağlı olarak gelişen enflasyonist ortam, 2023 seçimlerinin ardından göreve getirilen Mehmet Şimşek’in “neoliberal” politikaları ile dizginlenebilmiş değil. Öyle ki AKP çizgisi içinde “düşük faiz” çizgisini temsil eden Albayrakların Yeni Şafak gazetesi dahi Şimşek’in politikalarının işe yaramadığını dile getiriyor, vatandaşın faturasını ödediği ekonomik programın enflasyonu düşürmediğini söyleyerek iktidara muhalefet gibi eleştiriler getiriyor.
Ne sözde düşük faizci çizginin ne de Şimşek’in sözde “rasyonel” politikalarının bir işe yaradığı ortada. Çünkü ikisi de özünde sermaye yanlısı, işçilerin haklarını tırpanlarken patronlara kapıları ardına kadar açan egemen sınıf programları. İkisinin arka arkaya uygulandığı yıllarda enflasyon artmaya devam etti, işçilerin alım gücü geriledi, tüm halk için hayat koşulları daha da kötü hâle geldi. İkisinin arasındaki kavga işçilerin daha da sömürüleceği bir ekonomik ortamı kimin kontrol etmesi gerektiğiyle ilgili.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 2026–2028 için açıkladığı Orta Vadeli Program da bir yandan enflasyon hedeflerini gerçekleşen seviyelerin çok altında tutarak kamu emekçilerinin ve özel sektördeki işçilerin maaşlarını olması gerekenin çok çok altında zamlara mahkûm ediyor; diğer yandan kamusal emeklilik sisteminin içini boşaltarak “bireysel fonlar” adı altında sanki onun yerine başka bir şey koyuyormuş gibi davranıyor; ve son olarak yüksek faiz ödemeleri ve özelleştirmeler yoluyla sermayeye kaynak aktarımına gidiyor.
AKP dönemindeki çöküş
Halkın vergileriyle kurulan devasa kamu kurumları KİT’ler (Kamu İktisadi Teşekkülleri), TEKEL, Türk Telekom, TÜPRAŞ, SEKA, PETKİM, limanlar gibi daha pek çok işletme AKP döneminde “özelleştirme” adı altında satıldı. Bu satışlardan elde edilen yaklaşık 70 milyar dolarlık gelir kalıcı sanayi yatırımlarına veya teknolojik kalkınmaya harcanmak yerine cari açığın finansmanına ve inşaat odaklı kısa vadeli büyümeye kanalize edildi. Özelleştirmeler sadece devletin ekonomideki payını küçültmekle kalmadı; aynı zamanda sendikalı, güvenceli ve nispeten yüksek ücretli kamu istihdamını yok ederek, yerine taşeronlaşmış, örgütsüz ve düşük ücretli bir işçi sınıfı yarattı. Taşeronlaştırma, kiralık işçilik, esnek çalışma modelleri ve sendikasızlaştırma AKP döneminde kurumsallaştı. Bu durum servetin yoksuldan zengine transferinin ilk ve en yapısal adımıydı. Ayrıca yine AKP döneminde dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 70’lere kadar yükseltildi. Çok kazananlara artan oranlarda uygulanan gelir vergisi dilimleri uzun yıllar güncellenmedi, yüksek gelir grupları fiilen daha düşük oranlara tabi oldu. Kurumlar vergisi önce yüzde 33’ten yüzde 20’ye, ardından yüzde 15’e kadar düşürüldü. Varlık barışları ile yurt dışındaki servetler hiçbir soru sorulmadan, neredeyse vergisiz şekilde ülkeye getirildi. Şehir hastaneleri, köprüler, otoyollar ve havalimanları gibi projeler “Kamu-Özel İşbirliği” modeliyle yapıldı. Garanti ödemeleri de içeren bu projeler aracılığıyla kamuya ait değerler özel şirketlere aktarıldı.
Tarımda çöküş süreci yaşandı ve üretici topraktan koparıldı. Halkın geniş kesimleri borç sarmalına sürüklendi. Bütün ekonomik politikalar zenginler ve sermaye sahipleri için uygulanırken emekçiler, üretenler AKP’li yıllarda gitgide fakirliğe sürüklendi.
Emekçiler birlik olmalı
1 Mayıs’a bütün bu yılların getirdiği ağır yük ve acı fatura altında gidiyoruz. Tüm bu yoksulluk programına, AKP eliyle yürütülen sınıf saldırısına karşı koymak için işçi sınıfının birliğini sağlamalıyız. Şimşek programına karşı öncü işçilerin sınıfın geri kalanını kazanacağı bir ortam yaratmak için çabalamalıyız.
Bunun ilk koşulu sendikaların asgari koşullarda yan yana geleceği bir cephe yaratmaktan geçiyor. İdeolojik saiklere göre bölünmüş birçok özel sektör ve kamu sendikası var. Bunların hepsinin en azından ücretlerin artırılması, enflasyona karşı emekçilerin korunması, vergi adaleti gibi birkaç basit temel talep etrafında bir araya getirebiliriz.
Elbette sendikalar kendiliğinden yan yana gelmeyecekler. Hepsinin buundukları pozisyondan çıkarı olan bürokratları var. Kimileri iktidarla doğrudan bağlantılı ve onun devamı için çalışıyor.
Ancak tabandaki işçiler arasında yürütülecek etkili bir politika, sendika bürokratlarını itiraz edemeyecekleri çok temel maddeler etrafında bir araya gelmeye zorlayabilir. Böylesi bir şekilde Emek Platformu benzeri bir yapı kurulursa, hükümetin karşısına işçi sınıfını tek bir kuvvet olarak çıkarma şansımız doğar. İşçi sınıfının gücü birliğinden ve üretimi durdurabilme kapasitesinden gelir; bu potansiyel gücü somut bir gerçekliğe dönüştürebilirsek egemen sınıftan tavizler koparabiliriz.
Enternasyonal Dayanışma olarak bulunduğumuz tüm yerellerde 1 Mayıs’a böylesi bir perspektifle katılacağız. İstanbul’da bir süredir parçası olduğumuz Asgari Ücret İnisiyatifi’nin kortejinde işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele gücünü kutlayacağız.
Yaşasın 1 Mayıs! Bijî yek gûlan!