31 Mart 2024 yerel seçimlerinde AKP-MHP ittifakının yenilgisi, Türkiye’de siyasetin düzlemini baştan aşağı değiştirdi. Tüm aktörler yeni dönemin nasıl gelişeceğini okumaya, buna göre pozisyon almaya hazırlanıyor. Ekonomik durumun bu kadar vahim hâle gelmesinin başlıca sorumlusu olan, emekçileri ve emeklileri her geçen gün yoksullaştıran, Kürt sorununda yıllardır barış ve çözümün tam aksi istikametinde hareket eden, kadınların ve LGBTİ+ların tüm kazanılmış haklarına saldıran, yolsuzluğu ve israfı kural hâline getirmiş, göçmenlere yönelik devlet politikalarını her geçen gün kötüleştiren kibirli ve sağcı bir iktidar koalisyonunun oy kaybetmesi, daha eşit ve özgür bir toplum isteyen herkesin önümüzdeki döneme umutla bakmasını sağlıyor.
Cumhur İttifakı’nın yönü
Erdoğan seçim gecesi “ılımlı” mesajlar vererek, milletin mesajını alacaklarını ilan etti. Ancak bu tırnak içinde ılımlılık, Kürtlere kadar uzanacak kadar geniş değildi. Cumhurbaşkanının ana mesajlarından biri, güney sınırlarımızda “teröristan”a asla izin vermeyecekleriydi.
Seçim sonrası tartışmalara, AKP içindeki farklı fikirlere, bölünme ve çekişmelere, AKP’nin MHP ile ittifakındaki fay hatlarına baktığımızda, bunun Cumhur İttifakı’nın geleceği açısından tek çıkış yolu olarak görüldüğü anlaşılıyor. Ekonomi kısa sürede düzelmeyeceğine, kutuplaşmayı bitiren bir dile geçilemeyeceğine, MHP iktidarın ortağı olduğu sürece Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş başta olmak üzere HDP’li veya Gezi davasından yargılanan tutsakların durumunda bir değişme olamayacağına göre, tekrar iktidara tutunmanın tek yolu olarak yerli ve milli “beka” politikalarıyla daha önceden AKP-MHP ittifakına oy vermiş kesimerin yeniden kazanılması hedefleniyor.
Hakan Fidan ve Tayyip Erdoğan, heyetleriyle birlikte bu amaçla tüm Ortadoğu’yu geziyorlar. Daha önceden ağza alınmayacak laflar ettikleri bütün bölgesel güçlerle aralarını düzeltmeye çalışıyorlar. Burada bir gündem Filistin konusunda inisiyatifin tekrar Türkiye hükümetine geçirilmesi çabasıysa, bir diğeri de Suriye ve Irak’ta Kürtlere karşı yapılacak askeri operasyonlara uygun bir zemin hazırlamak, bunun için daha önce düşman olunan altemperyalist devletlerle daha yakın ilişkiler kurmak.
AKP ve MHP’nin bu “sert” çıkış planını uygulayacağı kesin gibi, ancak bunun onlar açısından kazanımla sonuçlanıp sonuçlanmayacağını seçim sonrası ortamda verilecek mücadelelerin ne kadar kitleselleşebileceği belirleyecek.
CHP’nin yeni çizgisi
CHP cephesinde ise daha da çarpıcı bir şekilde yeni bir durum söz konusu. İstanbul ve Ankara hakkında öngörüler olabilirdi, ancak bu kadar büyük bir başarıyı belli ki seçim öncesi CHP liderliği dahi beklemiyordu. Bu, yeni liderliğin söylemlerine de yansıdı. Özgür Özel sık sık aldıkları oyların başka yerlerden geldiklerini anladığını söylüyor, bunları konsolide etmeye yönelik politikalar izleyeceklerini ima ediyor, “herkesin partisi” olacaklarını söylüyor. AKP’nin ilk yıllarına benzeyen bir çizgiyle, “Biz artık birinci partiyiz” diyerek, olabildiğince ılımlı ve gidişata göre kendi gücünü gözlemleyen bir stratejiyle bir sonraki genel seçimlere hazırlamak istiyorlar.
Ancak elbette CHP tarafındaki strateji bununla sınırlı değil. Örneğin bazen Özgür Özel, bazen Ekrem İmamoğlu, Hamas’ı terör örgütü ilan edebiliyor. Mehmet Şimşek’in IMF tarafından onaylanan neoliberal saldırı programının, aşağı yukarı CHP’nin ekonomik programı olduğu biliniyor. CHP’li belediyeler Arapça tabelaları söküyor, göçmenlere yönelik ayrımcı uygulamalarda bulunuyor.
CHP belli ki önümüzdeki dönemi bu çelişkiyle geçirecek. Bir yandan Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “helalleşme” politikasının bir benzerinin devamı, aldığı oyları tutmaya yönelik bir strateji, diğer yandan geleneksel tabanının çekirdeğindeki kesimlerin “eski Türkiye” özlemini gideren tuhaflıklar. CHP’nin bir tür sosyal demokrat partiye dönüşüp dönüşemeyeceğini de, tıpkı AKP-MHP ittifakının otoriterliğini durdurmada olduğu gibi, yine kitlesel mücadelelerin önümüzdeki dönemde sahneye çıkıp çıkamayacağı belirleyecek.
Solun durumu
Egemen sınıf siyasetinin kaba bir çerçevesini çizmenin dışında, bu yazıda asıl tartışmak istediğim, 31 Mart’ın hemen ardından gelen durumda solun mevcut durumu ve geleceğinin nasıl şekilleneceği.
Maalesef buradaki tablo, ülkenin genelindeki havaya paralel bir seyir izlemiyor. Hem işçi hareketi hem de sol dağınık, güçsüz, ne dediğini bilmez bir görüntü veriyor. 1 Mayıs’ın AKP’nin kemer sıkma programına kitlesel bir meydan okumadan ziyade yıllar sonra tekrar bir Taksim savaşına dönüşmesi, bunun en net göstergesi.
Bu hâlde olunduğu, son birkaç yıldır durumun aksini iddia edenlerin oluşturduğu TİP efsanesinin çöküşünün ardından, sanıyorum ki artık genel kabul hâline geldi. Fakat neden böyle olunduğuna dair doyurucu bir analiz, çıkışa dair köklü bir strateji tartışması göremiyoruz.
Solun ideolojik kafa karışıklığı, tarihsel uğraklarda aldığı tutumlar, parlamenterizm tutkusu, kemalizmin etkisi gibi çeşit çeşit gerekçeler bugünkü durumu açıklamak için öne sürülebilir. Bana göre bunların kristalize olduğu kavşak ise CHP ile sol arasındaki ilişkilenme.
Solun bu kadar etkisiz olmasının temel sebebi, bütün geçmişin yanında, bugün hâlâ CHP’yi bir egemen sınıf partisi olarak görememesi, AKP-MHP’yi geriletmek adına etrafında dolanılabilecek bir güç olarak tariflemesi, ondan kopmak bir yana yörüngesinde daha yakın bir yer kapmaya yönelik hamlelerde bulunarak kendisini kimliksizleştirmesi, silikleştirmesi; özetle CHP’nin karşısında konumlanması gerekirken onunla arasındaki farkları görünmez hâle getirmesidir.
Farklı tezler, aynı sonuç
Enternasyonal sosyalistlere bu tür tartışmalar sonucunda “AKP’lilik” suçlaması getirilmesi yeni bir olgu değil, son 20 yılın her döneminde gördük bunu. Ulusalcı solun bu kemikleşmiş saldırısına ufak tefek eklerin olması, buradaki tutumumuzu, pusulamızı şaşırtan bir etken olamadı, olmayacak da.
Zira burjuvazinin farklı kanatlarını temsil eden partilerle böylesi bir zıt konumlanış, bütün aşağıdan sosyalizm mücadelesinin tarihsel gövdesini oluşturuyor. Ehven-i şerciliğin izlerini 1932 seçimlerinde Hitler’e karşı merkez burjuva partilerinin adayı Paul von Hindenburg’a oy veren Alman sosyal demokratlarında bulabilirsiniz, Trump olsun olmasın her ABD seçiminde Demokratların adayına çağrı yapan sol liberallerde bulabilirsiniz, Türkiye’de işi daha sonradan MHP’li olup Cumhur İttifakı’na katılmaya kadar vardıran Ekmeleddin İhsanoğlu’nu savunan ulusalcılarda bulabilirsiniz, “Mansur Yavaş, kurtuluşa kadar savaş” sloganlarında duyabilirsiniz.
Bir başka gelenek ise tüm bu ehven-i şerciliğin karşısında şekillendi. Sosyalizmin İki Ruhu broşürüyle tanınan Hal Draper, 1960’larda ABD’deki tartışmalara müdahale ederken, von Hindenburg’un Hitler’i nasıl iktidara getirdiğini, “ehven-i şer” diyenlerin hem daha az kötüyü hem de daha çok kötüyü elde ettiklerini anlatıyor.1 Üstelik burada von Hindenburg’un Hitler’e kıyasla “daha az kötü” olduğunu teslim ediyor, milyonları katletmeye hazırlanan bir faşistle diğer sağcı egemen sınıf politikacısını bir tutmanın saçmalık olacağını kabul ediyor.
CHP’nin etrafında kümelenmek gerektiğini savunanlar, ister DEM Parti’nin içinde ister farklı çevrelerde olsunlar, AKP-MHP’nin icraatlerini sıralayarak bununla CHP arasında fark olup olmadığını soruyorlar, pozisyonlarını meşrulaştırmak için. Oysa tıpkı Draper’ın vurguladığı gibi, eğer reformist işçilerin milyonlarla ifade edilen sayılarla temsil edildiği bir sosyal demokrat işçi partisiyle “birleşik cephe” yapmaktan değil de iki gerici alternatiften birinin peşine takılmaktan bahsediyorsak, burada kendi bağımsız gücümüzden vazgeçtiğimiz an bu sağ alternatiflerin ikisine karşı da mücadele edemeyeceğimizi doğrudan garantilemiş oluyoruz.
Dolayısıyla bu “ehven-i şer” tutumu her ne kadar Tarkan albümlerinden alıntılanan süslü lafların sonsuz döngülere sokulduğu metinlerle öne sürülse de, Dimitrov’un faşizmi “finans kapitalin en gerici kanadı” olarak tanımlayıp burjuvazinin diğer kanatlarıyla ittifak öneren birleşik cephe tezlerinden ayrıştırılamamaktadır. Yani egemen sınıfın iki ana partisinden bağımsız bir hattı önerenleri “AKP aşığı” ilan etmek, olsa olsa Dimitrov’un onun kafasındaki birleşik cepheyi bölen “troçkist ajanları merhamet etmeden ezme” çağrısına benzetilebilir.
Bundan kaçınmak için üretilebilecek tek argümantasyon, Troçki’nin birleşik işçi cephesi tezlerine referansla gerçekleştirilebilir. Bu yüzden önce öncü işçilerin CHP’ye oy verdiği iddia edilip birkaç ay sonra bundan geri adım atılıp seçim tutumu değiştirilebilir. Bir seçim tutumunu, bir önceki seçim tutumundan hiç bahsetmeden, ondan önceki seçim tutumuna referans vererek açıklamaya çalışan çabaların ciddiye alınır bir yönü yok.
Sekterliğe düşmeden…
Solda CHP ile mesafelenme konusunda yaygın bir iradenin bulunmaması, böylesi girişimlerin tek bir görünüme sahip olmasıyla sonuçlandı: Kendi bağımsız aday listelerini oluşturan örgütlerin hiçbir önemi almayan oylar alması. Elbette bu “bağımsız adaylar” taktiği de -geniş kitlelere hitap etmediği sürece- bunu yapanların kendi iç dünyalarını, dinamiklerini ve gerçekliklerini oluşturmalarından başka sonuç vermiyor.
Ancak bu kaçınılmaz son olmak zorunda değildi, bundan sonrası için de değil.
“Seçimlere değil mücadeleye bak” diyen sosyalistlerin seçim dışı süreçlerde inşa ettiği mücadelelerde yan yana geldikleri aktivistlerle, örgütlerle, sendikalarla birlikte inşa ettikleri seçim birlikleri kurulabilir. Gerçekten bir hareketi veya kitleyi temsil eden adayların sandığa yansıması için çaba sarf edilebilir. Veya böylesi bir bağımsız çaba sonuca varmıyorsa, bu hareketlerin sesi olmaya çalışan, anaakım siyasi spektrumun en solunda gözüken, örneğin DEM Parti gibi güçlerin sandıktan daha güçlü çıkması için çalışılabilir. Enternasyonal Dayanışma’nın savunduğu hat bu tarihsel izleği takip ederek şekillenmiştir. Trump ile bir Demokrat aday kapıştığında iki tarafa da oy çağrısı yapmazken Trump’ın yenilgisi için mücadele ederek buna sevinen kanatta yer almak, Türkiye’de AKP-CHP ikiliğine bir alternatif üretmek için var gücüyle uğraşmak, farklı durumlarda hiçbir başka alternatif olamıyorsa sağcılaşmış bir sosyal demokrat partiye “burnunu tutarak” oy verip mücadeleye çağrı yapmak. Oy verdiği gücün içinde ona oy vermemeyi savunanları “anlamayı” ve olumlamayı savunan bir bakış açısı ise bu çizginin dışındadır.
CHP’yi tanımlamak
Bütün bu garip tutumlar, solun bütününün CHP’ye bakışındaki netleşmeye ilişkin tartışmayı yoğunlaştırmamız gerektiğini söylüyor.
CHP, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik olmayan temellerde kuruluşunun partisidir.
CHP, Kürt sorununda çözümsüzlüğü savunan, çözüm sürecini mahkemelere şikayet eden partidir. Genel merkezine “Sınır namustur” pankartı asan bir partidir.
CHP, başörtüsü yasağını, yukarıdan aşağı dayatılan laikliği, dindarların baskılanmasını savunanların partisidir.
CHP, çok kısıtlı bazı dönemler hariç, mücadele eden işçilerle ve sendikalarla, egemen sınıfla karşı karşıya gelişlerle hiçbir şekilde ilişkilenmeyen bir partidir.
CHP neoliberal ekonomik programların savunucusudur, rejimin bekçisidir.
CHP göçmenleri geri göndermeyi savunan, farklı dillerdeki tabelaları indiren, sahip olduğu belediyelerde göçmenlere Türkiyelilerden daha fazla su faturası göndermeyi makul bulanların el üstünde tutulduğu bir partidir.
CHP, Filistin direnişini terörist ilan edenlerin partisidir.
AKP ve MHP’nin dizginlenemez sağcılığının Türkiye siyaset sahnesinde sağı tamamen kapatması nedeniyle CHP’de ortaya çıkan kimi arayışlar, buna gözlerimizi kapatmamızı gerekli kılmamakla birlikte, onun tarihsel ve güncel baskın yönlerinde köklü bir değişikliğe yol açmamıştır. Yukarıda saydığımız özellikleriyle birlikte CHP’nin “sağ sosyal demokrat” bir parti olarak bile tanımlanması oldukça güçtür, utanıp sıkılmanız gerekir.
Dolayısıyla solun etkin bir güç hâline gelmesi CHP’nin etrafında nerede duracağını belirlemekten değil, AKP-MHP ittifakıyla birlikte CHP ve etrafındaki sermaye güçlerine karşı da bağımsız bir alternatifin inşa edilmesinden geçer. Bu çabayı zayıflatan her argüman, solun değil CHP’nin hanesine yazılmaktadır.
Ozan Tekin
1 https://www.marxists.org/archive/draper/1967/01/lesser.htm