31 Mart seçimlerinin yarattığı yeni manzara herkes tarafından ilgiyle izleniyor, anlaşılmaya çalışılıyor. “Normalleşme” adı altında yürütülen sürecin Kürt hareketinin aktivistlerini kapsamadığı, Osman Kavala ve Gezi davası tutukluları için geçerli olmadığı, 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak istediği için tutuklananlara uzanmadığı, dolayısıyla gerçek bir normalleşmeyle ilgisinin olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. “Yumuşama” anlatısı sadece 28 Şubatçı yaşlı generallerin salınması gibi bir sonuç yarattı.
Siyasette normalleşme çağrısı yapan iki taraf da, AKP de CHP de, şimdilik bir süre keskin hamleler yapmamaya, sivri çıkışlarda bulunmamaya, gidişatı izleyerek onun gibi bir strateji belirlemeye çalışıyorlar.
İki tarafın da iki derdi var.
Birincisi bu durumu yaratan seçim sonuçlarıyla ilgili; oy kaygısı. Yeni oluşan manzara iki tarafı da tedbirli davranmaya itiyor. Ne söylerlerse, ne yaparlarsa, tabanda nasıl bir sonuç vereceğinden emin değiller. AKP, paramparça olan seçmen tabanını nasıl geri toparlayacağını, toparlayıp toparlayamayacağını hesaplamaya çalışıyor. 31 Mart öncesi politikalarının bir kısmını terk etmesi gerektiğini anlıyor, hangi kısım olduğunu kestiremiyor. Daha doğrusu kestiriyor da, o kısım politikalarının çekirdeği olduğu için, ona dokunmadan nasıl başka bir yol izleyebilirim diye düşünüyor. Dolayısıyla Erdoğan liderliği sınırlı bir “dersimizi aldık” söylemiyle, şimdilik bir süre eskisi kadar gürleyen ve halka had bildiren bir ton kullanmadan, gidişatı izleyip hangi virajda nasıl bir manevrayla toparlanmaya çalışacağını planlamak istiyor. Zira hem AKP içinde hem de Cumhur İttifakı’ndaki koalisyonda da dertleri, bölünmeleri, çıkar çatışmaları çok; bir de onlarla uğraşmak zorundalar.
Öte yandan CHP de itidalli; net bir strateji belirleyemiyor, gelişmeleri izleyerek kendine uygun gördüğü durumlardan fırsatlar yaratmak istiyor. Zira onların da derdi 31 Mart seçimlerinde kendilerine yönelen oyları konsolide etmek. Onlar da tıpkı AKP gibi, ne yaparlarsa tabanda nasıl bir sonuç vereceğinden şimdilik emin değiller. Bu yüzden keskin söylemlerde bulunmadan, riskli hamleler yapmadan bir süre idare etmeye çalışıyorlar. Üstüne, AKP ile normalleşme diplomasisinde görüldüğü gibi, CHP’de de olası bir liderlik krizi ufukta görünebilir. Özgür Özel’in bir figür olarak öne çıkması, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın popülerliğinin geri planda kalması, bir de bir kenardan hâlâ kafasını kaldırmaya çalışan Kemal Kılıçdaroğlu… Bunların nasıl sonuç vereceğini, kimin kimle ittifak kuracağını izleyip göreceğiz.
AKP ile CHP’nin ikinci bir ortak derdi daha var. İki taraf da egemen sınıfa, içine düşülen muazzam boyutlu ekonomik krizden çıkış konusunda garanti vermek istiyor. Bu garantinin “rasyonel” veya “ortodoks” ekonomi politikalarıyla, yani klasik neoliberal yöntemlerle, kemer sıkma politikalarıyla verildiği konusunda tereddüt yok.
Mehmet Şimşek, Erdoğan’ın yıllardır kullandığı bütün söylemi çöpe gönderen, AKP’yi tekrar Batı kapitalizmiyle barıştırmayı hedefleyen, bu doğrultuda işçi sınıfına, emeklilere ve öğrencilere “tasarruf” ettirecek, krizin faturasını ödettirecek bir acı reçeteyi adım adım uyguluyor.
Biliyoruz ki, aynı program, aslında CHP’nin de iktidara geldiğinde vadettiği ekonomik yol. CHP sadece, AKP’nin yönetiminin israfa, şatafata ve liyakatsizliğe dayalı olduğuna vurgu yaparak, aslında neoliberal kapitalist politikaların daha “saygın” bir uygulamasıyla ekonominin yoluna gireceğini anlatmak dışında fazla bir şey yapmıyor.
Toplumsal adaleti yoksulların lehine sağlamaya çalışacak bütünlüklü kamucu politikalar ve bu doğrultuda sermayenin bütününe karşı getirilecek kısıtlamalar yerine, AKP’nin kurduğu rant ve yolsuzluk düzeniyle önü açılan bir sermaye grubunu hedef alıyor. Seçim kazanmaya yakın bir parti olarak, egemen sınıfa onun düzeninin “daha da iyi” devam edeceği yönünde bir güven vermek istiyor. Tıpkı Şimşek gibi, Batılılara, Türkiye’nin yatırım yapmaya değer bir ülke olduğunu kanıtlamak, sıcak para akışını yeniden sağlayarak ekonominin yapısal sorunlarının üstünü örtmek istiyor.
Gerçekten özgürlük, eşitlik ve adalet isteyenler olarak, barikatı nereye kuracağımıza buradan karar vermeliyiz. Bize lazım olan, AKP-MHP’yi geriletmek için CHP’nin yanına kurulan bir barikat değil. Zaten 1 Mayıs’ta CHP’nin o cepheyi nasıl bırakıp gittiğini gördük.
“Reel politik” argümanlar, her seçimin çok önemli bir final olduğu ve her defasında istisnai tavır alınması gerektiği anlatısı, solda yıllar içerisinde giderek genişleyen bir kesimi etkisi altına aldı.
Oysa siyaset çoğu zaman, John Reed’in Dünyayı Sarsan On Gün kitabında Bolşevik bir askerden yaptığı meşhur alıntıdaki kadar sade: “Yalnızca iki sınıf var gibi görünüyor; proletarya ve burjuvazi. Birinin yanında değilseniz, ötekinin tarafındasınız demektir”.
Ücretlerin yükselmesi, vergide adaletin sağlanması, işsizliğin düşürülmesi, krizin faturasını işçi sınıfının ödememesi; bunun yanında siyasal özgürlüklerin kazanılması için egemen sınıfın tüm partilerini karşısına alan, tabanda işçileri ve ezilenleri birleştirmeyi hedefleyen antikapitalist bir sola ihtiyacımız var. Ve elbette bunu inşa etme hedefiyle hareket eden çekirdek bir devrimci örgütlenmeye.
Ozan Tekin