Direnişimizin Almanya’daki durumunu açıklayabilmek içi kendi üniversitemde yaşadıklarımdan yola çıkacağım. Nitekim Filistin’in işgaline ve bununla paralel aşırı sağın yükselişine karşı en büyük politik hareketlilik Berlin’de yaşanıyor. Örneğin Münih ve Frankfurt’ta politik bir eylemden neredeyse eser yok, Leipzig’de de protestolar olmasına rağmen anarşist hareket içerisindeki yolunu yordamını yitirmiş Siyonist Almanlar büyük bir örgütlülüğe sahip. Berlin’de dört adet büyük üniversite var: Teknik üniversite, Humboldt (veya eski adıyla Berlin Üniversitesi), Berlin Özgür Üniversitesi ve Güzel Sanatlar Üniversitesi. Bunların arasında da en büyük politik örgütlülük, öğrencisi olduğum Berlin Özgür Üniversitesi’nde (Humboldt ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki direnişin boyutunu da küçümsememek lazım). Teknik Üniversite anlaşılabilecek sebeplerden ötürü daha fazla yabancı öğrenci ağırlıyor, Berlin’deki çoğu Türk de orada okuyor zaten. Çoğu kayıtsız: Kenan Evren’in ailelerine verdiği korkuyu devir teslimle aldıkları için etliye sütlüye karışmayıp kendi yollarına bakmak peşindedirler.
Bizim üniversitede bu kış boyu birçok protesto oldu. Ancak geçen haftalarda polis gözetimi altında başlayıp dağılınan protestolardan başka bir şey oldu: Okulun en büyük binasının iç avlusu çadırlarla işgal edildi. Ben tabii Alman vatandaşı olmadığımdan deli gibi gidip işgale katılmadım, o sırada John Dewey seminerindeydim. Seminer çıkışı, Hegel seminerine gitmeden evvel arkadaşımla ıspanaklı gözleme alıp işgale bir göz atmak istemiştik. Ancak polis bana üniversitenin geçişlerinin tamamen kapatıldığını, kahvehaneye gidip de gözleme alamayacağımı
söyledi. Karnım aç Hegel seminerine gidemem diye sinirlendim, polisle biraz tartıştım, ama polis sonra daha fazla sinirlenince geri yürüdüm. O sırada iç avluda çadırda eylem yapan öğrenciler polis tarafından yaka paça dövülüyor, yere atılıyor ve götürülüyorlardı. Ancak bizim olduğumuz yerde de bir sürü kişi toplanıp işgali oraya genişletmişti, biz de Hegel seminerinden birkaç arkadaşı arayıp onları da gelmeye, çok çok isterlerse eylem alanında birlikte Hegel okuyabileceğimizi söyledik (gençliğin getirdiği acayip fikirler). Bir şekilde eylemimizi yaptık, bağırdık çağırdık. Bizim koca eylemimizin yanında bazı yolunu yordamını kaybetmiş veyahut da şahsını satmış kişiler İsrail bayraklarıyla karşı eylem yaptılar. Polisler beni almasınlar diye önümde birkaç Alman bulundurmaya özen gösterdim. Onları zaten hemen salıyorlar. Sonra hepimizi dağıttılar.
Buranın polisi de Türk polisine benzemiyor, Türk polisi kalkanla eylemi belirli bir sınır altına alır, o sınır geçilmeye çalışılırsa protestocular bu etten ve plastikten duvarı yıkmaya çalışırlar, polisle karşı karşıya dövüşülüp bu kalkanlara vurulur. Bu seneki 1 Mayıs eylemi, yani arkada TOMAlar önde polis suru, bunu güzel bir şekilde gösteriyor. Buranın polisi öyle değil, protestoculara da dövüşme imkanı verilmiyor. Önce alanları kalkansız kapıyorlar, sonra 15 kişi gelip gelip rastgele birini çekip götürüyorlar. Protestocular da asla şiddete bulaşmıyorlar, nedense.
Bunun üzerine bir sürü hukuki (dekanın polisi çağırması doğru mu, polisin bunu yapma hakkı var mı vesaire), politik, etik tartışmalar yapıldı. Bir sürü profesör polisin okula sokulmasına karşı bildiri yayınladı.* Satılmış Bild gazetesi ve onun satılmış yazarları bu profesörleri ilk sayfada fotoğraf ve isimleriyle “İsrail Düşmanları”, “Suç Ortakları” diye yayınladı. Yazarın adı Hans Jörg Vehlewald, iki yakası bir araya gelmesin.
Bu olayların ardından “Vollversammlung” (öğrencilerin katılıp bu konu üzerinde tartışmaları için bir toplanma) yapıldı, bunu da çeşitli gruplar (öğrenci temsilcisi “Asta”, sosyalist bir grup ve birkaç hoca) organize etti. Bir Siyonist söz aldı, iki şey söyledi: (1) Bunu organize eden hocalardan birine Yahudi bir üniversite öğrencisinin okulda bir Filistin protestocusu tarafından dövülmesini nasıl karşıladığını sordu; (2) Üniversite işgali gününde yürürken kendisine “boktan Siyonist” demişler, bununla ilgili ajitasyon yaptı. Hoca da herhalde dövenin eline sağlık demeyecek, kınıyorum dedi. Çocuğun dediğinde yanlış bir şey var, bu “dövme” (yani belki de bir kere vurdu, nasıl bir dövme tam bilmiyorum) konusunda Berlin Senatosu bu olay okulda gerçekleşmemesine rağmen zorunlu üniversiteden ihraç etme yasasını getirmeyi teklif etti ve bu hâlâ konuşuluyor. Bunun için de ayrı protestolar yapılıyor. (O zaman herkes kafasına göre öğrenci atsın, oldu canım başka?). İkinci meseleyle ilgili yorum yapmıyorum, saçma sapan bir şeyden ibaret çünkü. Ben bu
şahısları tanıyorum, öğrenci parlamentosunda Deniz Gezmiş’in Filistin mücadelesini anlatırken arkada provokasyon yapıyorlardı. “Vollversammlung”da da bu arkadaştan sonra ben mikrofon aldım, kısaca Siyonizm’in tarihsel kökenlerindeki fikir çeşitliliğiyle bugünkü üniter formunu karşılaştırıp öz düşünüme, insanlığa davet ettim kendilerini.
Bundan birkaç hafta sonra, yani geçen hafta, uzun zamandır profesörlerce bize haberi verilen şey gerçekleşti: Felsefe Fakültesi binasında okul ve Gazze’nin işgali ve polis müdahalesinin tartışılacağı bir akşam. Saat 6’da başladı, akşam 10’a kadar devam etti. Kısa başlangıç konuşmalarının ardından herkes gruplara dağıldı: Ben de Dewey seminerindeki profesörün
grubuna gittim.
Organizasyona belki 70-80 öğrenci katılmıştı, bizim grubumuzdakileri de sayıyorum, zira bu grupta kimin neler söylediği Almanya’ya ilişkin bir fikir verecektir diye düşünüyorum: genç bir Alman erkek, yaşlı bir Alman erkek daha, bir İsviçreli erkek, İran kökenli bir Alman kadın ve belki Yahudi olan ama sormayı unuttuğum siyonist bir Alman. Bir de bendeniz.
Bizim hoca, bazı tartışma kuralları ve kodlar belirledikten sonra, polis müdahalesinin olduğu günde neler hissettiğimizi sordu. Benim dışımdaki hiç kimse Filistin olayıyla çok içli dışlı değildi, o gün de doğrudan eylemin içinde değillerdi. Burada felsefe öğrencisi olmalarının verdiği hatalı bir
kuşkuculuğun da payı var elbette. Kuşkuculuğun (ve herhalde kendini “entelektüel” olarak tanımlamanın) yasak koyduğu kendi başını imanla bağlayıp gözü bağlı yürümekten uzak olmak pek çok entelektüeli geveze bir kayıtsızlığa itebilir; eleştirel olmakla taraf seçmenin birbirini dışlayan şeyler olmadığı büyük ihtimal taraf seçmenin yoruculuğu sebebiyle gizleniyor. Tartışmaya başlamadan önce koyduğumuz kurallardan biri de kimsenin taraf tutmaya zorlanmamasıydı, ki bu şekilde eleştirel bir ortam ve demokratik çerçeve vb. gerçekleşebilir diye düşünüldü.
Tabii kimsenin taraf tutmaya zorlanmaması önümüzde yalnızca iki seçim olduğu, Hamas veya Netanyahu, yanılsamasına karşı iyi gelir; ancak bu hem problemli hem de tehlikeli bir seçimdir.
İkisini de ayrı ayrı ele alacağım.**
Bu problemli bir seçimdir, çünkü tartışmayı gerçekliğin üstünde ve gerçekliğin koşullarından etkilenmeyen bir şekilde gösteren bir alana, theoria’nın alanına iteriz. Hepimiz bu toplantı bitene kadar Tanrılar gibi olacağız. Hiçbir şeyin içinde değil, her şeyin üstünde duruyoruz. Tartışmanın alanını bu şekilde zorlarsak topraktan petrol çıkarır gibi hakikati da daha kolay çıkarabileceğimizi düşünürüz; çünkü bu söylemsel araçla tartışmayı dış etkenlerden bağımsız hâle getirirsek, kendimizi de genel tartışma birimleri olarak farz edersek, yalnızca argümanlar karşı karşıya kalabilir. Yalnızca argümanların sahnede kalabilmesi için de insanların perde arkasına çekilmesi
lazım.
Dış dünyayla bu tartışma ortamı arasına kendi gerçekliğini yine bir özsellikten yoksun bırakılmış tartışmanın kendi söyleminden alan (Austin’in bu tip dilsel ifadelere ilişkin bir lafı vardı, yani ifade edilmesiyle kendisini gerçekleştiren yargılar) bir sınırla ayırırız. Böylelikle tartışmadan çıkacak sonuç da kendisini yaratan temel koşulların soyut belirlemesini taşıyacaktır; bu sonucu geri dönüşlü olarak gerçekliğe uygulamak da gerçekliğin zorlanmasıdır. Çünkü burada tartışma nesnesi gerçeklik değil, gerçekliğin soyutlamalardan geçmiş bir hâlidir; politik pratiğimizi modern bilimin yöntemine uydurmaya çalışıyor burada. Modern demokrasilerin veya borcun modern tarihinin sürekli başarısızlığa saplanmasının ardında yatan hatanın bu çerçevece daha anlaşılır hâle geldiğini düşünüyorum.
Bu aslında daha da basit bir mesele. Habermas’la ilgili her öğrendiğim şeyde kendime aynı şeyi tekrarlıyorum: İyi de şu an durumlar böyle değil ki? Liseden beri yani Habermas gibilerin aslında mümkün komünist toplumlar için bir iletişim teorisi geliştirdiğini ve bunların ancak bu şekilde mantıklı görülebileceğini düşünüyorum.
Bu epistemolojik bir problemdir, ancak bu yapılan aynı zamanda tehlikelidir (burada iş diyalektikleşiyor). Çünkü tartışmanın kendi meta söylemiyle yarattığı bu ideoloji özsel olarak
gerçeklikten bağışık kalamaz. Gerçeklik tartışmanın başında kurban edilmiştir, çünkü ancak ve ancak bu kurban aracılığıyla kendisini gösterebilecektir. Yani tartışmanın bu soyut belirlemelerine rağmen, demokratik konuşmanın soyut koşullarını ortaya koyup uygulamaya başlasak bile, konuşan özneler kendi dillerinde halen daha (esasında ideolojik olan) gerçekliğin içinde kalır.
“Özgür hissediyoruz çünkü tutsaklığımızı ifade edebileceğimiz dilden yoksunuz.”
Zizek bunu derken çok haklı. Tartışmanın biçimsel kriterleri gizil bir şekilde gerçeklikle tek yönlü bir ilişkidedir, çünkü biçim kendi varlığını içeriğe borçludur. Yani belirli bir kavramsal dünya bu biçim tarafından ve tam tersi, teşvik edilir: Bu kavramsal dünya içerisinde “terörizm”, “demokrasi”,
“anayasa”, “ekstremizm” gibi kavramlar bulunur. Bu tehlikeyi toplantıdaki örneğimle daha iyi açıklayabileceğim.
Siyonist Alman söz alınca o gün “antisemit” bir protesto haberini duyduklarında kendileri organize olup bir karşı protesto organize ettiklerini ve polisin o gün orada olmasının ona kendisini güvende hissettirdiğini söyledi. Aksi takdirde tehlikede olabilirdi. Bu Siyonist üniversitenin politik bilimler enstitüsünün ekibinde, birçok politika bilimi öğrencisi gibi
feci bir sosyal demokratlık içerisinde yani. Konuşmasının devamında protestonun antisemit eğilimleri olduğunu söyleyip şu an okul parlamentosunda aklı beş karış havada olan Yeşiller’den sonra en çok oy almış olan ve kampüs işgaline katılmış troçkist bir örgütü (KgK, Class against Class) antisemitizmle suçladı. Troçkist örgüt 7 Ekim’deki korkunç katliamın hemen ardından
Filistin direnişiniyle dayanışma bildirisi yayınlamış vb.
Toplantı sonrasında bana Telegram’dan bu enstitünün üniversite blog sayfasında yayınladıkları KgK’yı eleştiren yazıyı ve KgK’nın cevap yazısını attı. Özetle:
Politik enstitüsünün iddiası: KgK terörizmi destekliyor.
KgK’nın cevabı: Hayır bir Hamas’a da karşıyız. Hamas’ı tam tersine uzun zaman İsrail destekledi.
Siyonist şahıs toplantıda pek çok kere 7 Ekim olayını tekrar tekrar gündeme getirdi, sonrasında söz aldım: “On yıllardır tam bir beden ve kaynak gözetimi altında, distopik bir topluma
benzer koşullarda yaşayan insanların başka nasıl direnmelerini önerirdin?”
“Sence bu bir direniş biçimi mi?”
Çok açık ki insanların ve çocukların katledilmesinin bir direniş biçimi olduğunu iddia edemezdim, çünkü tartışmanın kendi meta belirlemeleri bana yalnızca şiddet eleştirisi hakkı tanıyor; başka her türlü söylem tartışmanın soyut sınırları dışına itilmeme sebep olur, bir oyun ihlali gibi. Ben de masada kalmak için oyuna devam ettim. Ancak mesele şu ki bu bir direniş biçimidir; bunu söylemek bu direniş biçimini onayladığım anlamına gelmez.
Etik olarak işgal edilmiş ve bir insanlık krizi altındaki bir yerin hemen yanında eğlenmeye gidiyorsan iki ihtimal vardır: Ya bu insanların işkencesinden bir şekilde yararlanıyorsundur ve bunu savunuyorsundur (neo-siyonistsindir), ya da bundan haberi bile olmayacak kadar vurdumduymaz birisindir. Şayet öldürülmemiş olsalardı o festivaldeki herkesi kınıyor olurdum, ancak elbette şu an katilleri kınıyorum.
Aynı şekilde “terörizm” kavramı bir kere ortaya atıldığında buna karşı çıkmak oyundan atılmana sebep oluyor. Oysa ki bana göre Hamas bir terör örgütü değil, çünkü “terör örgütü” veya “terörizm” kavramlarına karşıyım. Neredeyse hiçbir örgütün veya kurumun tüm eylemleri terörizmden ibaret olamaz (belki IŞİD’i istisna sayabiliriz). Hamas’ı terör örgütü yapan an nerede
bulunur? Seçimlere katılması mı, hastane açması mı, kreş kurması mı, yani bu örgüt her anında bir terör altında mı eyler? Hayır, bunu belirleyen yalnızca terör eylemi veya terörize edici eylemdir. Bununla da asıl hedefin yok edilmesi mümkün olmadığı için onun dışında dolaylı kişilerin öldürülmesini kastediyorum. Bu, terör eylemine minimal bir tanım. Bu tanımdan da açık olan şey terör eylemlerinin hepsinin etik bir noktadan (politik değil) kınanması gerektiği. Ancak terörize edici eylem yerine “terörizm” demek hem özselleştirici hem de mistifiye edici bir işlevi var: kendisi dışında silahlı güç kabul etmeyen devletlerin bu ötekileri canavarmış gibi göstermek için kullandığı bir mistifikasyondur bu.
Bunu her söylemeye çalıştığında terör sempatizanı olabilirsin, o yüzden senin söylem alanın belirlenmiş bir halde veya oyundaki zarlar hileli.
Hamas’ı anlamaya, katliamı anlamaya yönelik her çaba onu onaylamak hatta yüceltmek, hatta ve hatta kurbanı suçlamak olarak damgalanır. Çünkü bu olay anlaşılamayacak bir şey olarak
kalmalı, olayın failleri de canavarlaştırılmalıdır. Bunun aynısını (benim toplantıda yaşadığımı) Arendt arkadaş çevresi tarafından reddedilmesiyle, toplumsal bir ayıplanmayla yaşadı:
Totalitaryanizmin Kökenleri’nde üstlendiği cesur girişim, sessiz bir yas girişimiyle damgalanarak tarihsel trajediyi giz kutusunun içinde tutmaya yönelik çabaya bir karşı koymadır. Cesurdur, çünkü yaptığı şey insanların acılarını yok saymak, aklın soğuk kılıcıyla her şeyi kesip biçmek değil, çok daha mütevazi bir ilkeyle bu yas durumunu kitap boyunca askıya almaktır. Çünkü tarihsel trajedi gözlerimizi kamaştırabilir; öyle ki sanki kötü bir Tanrı’nın eliyle inmiş iblislerin elinden çıkmış gibi görünür. Böyle bir özel alana ait olan ve özü gereği anti-politik olmak zorunda olmayan bir hâl, genel bir ilke hâline getirilerek özselleştirilir, ağzımızdan bir laf daha
çıkamaz hale geliriz.
Arendt’in ters çevirdiği şeyin iki yönü var: Eichmann’ın davasında ortaya konan şey bu “canavar” gibi görünen şeylerin aslında gerçek insanlar oluşudur, ki bu sayede zalim politik sorumluluğun pençesine geri çekilir. Totalitaryanizmin Kaynakları’nda ise antisemitizmin doğuşu ve ilerleyişinde
Yahudilerin büyük bir politik sorumluluğu olduğunu anlatır. Bugün, 7 Ekim olayında, hele ki İsrail’in bu olaydan haberdar olduğunu öğrendiğimiz bu hafta, bu sorumluluğu nasıl tek yönlü
düşünebliriz? Çatışmanın bir tarafına sivil vatandaşları bir tarafa da (imgelerimizde) uzun sakallı canavar yüzlü “terörist”leri koyarak. O sebeple, terör örgütü veya terörist gibi kavramları reddediyorum, bu kavram (terör) sadece eylem merkezli kullanıldığı takdirde (terörize etme) bir anlamı olabilir; ki bu haliyle dahi tek başına herhangi bir politik normu belirlemek için bize yardımcı olmayacaktır; sadece betimseldir.
Buradan açık hâle gelmesi gereken bir şey İsrail’in katliamında Arap coğrafyasının politik sorumluluğunu, Avrupa’dan ithal edilmiş antisemitizmi görmek gerektiğidir; aksi takdirde yine
bir tarafın şiddeti gizemli ve özsel hale getirme tehlikesine düşeriz. Buna detaylı girmeyeceğim, çünkü hem konu şu an bu değil (yani şu an hâlâ süregelen bir katliamla eşzamanlı yaşıyoruz) hem de bilgim oldukça sınırlı.
Toplantıdaki yaşlı Alman kayda değer hiçbir şey söylemedi; kendi gençlik dönemi sosyalleşmesi sebebiyle “daha ziyade” Filistin yanlısı olduğunu, eşinin de İsrail yanlısı olduğunu söyledi. Yani gelmiş odada dekanın polisi çağırma kararına karşı bir sürü hakim itiraz etmişken hukuki savunmalar getireceğine “git eşini bu gafillikten kurtar!” Ddyesi geliyor insanın.
Üniversitemizde direniş sürüyor, bunun da en büyük öncülüğünü bahsettiğim Troçkist örgüt yapıyor şu anda. Hayırlısı olsun diyelim.
Tibet Şahin
*Geçtiğimiz hafta ağzından çıkanı kulağı duymayan milli eğitim bakanının profesörleri eleştirmesine karşı 2500 akademisyen inanılmaz radikal ve sert dilli başka bir bildiri yayınladı.
**Bunu lütfen bir Habermas eleştirisi olarak okuyunuz.
