İçinde yaşadığımız dönemi en iyi anlatan cümlelerden biri, Joan Robinson’un “Tarihin normal dönemi diye bir şey yoktur. Normallik, ekonomi ders kitaplarının bir kurgusudur” cümlesi olabilir. Dünya öyle bir dönemde ki, her an her şey olabilir hissi hepimizde var. 1990’larda zafer ilan eden kapitalist sistem ve onun burjuva demokrasisinin çivisi çıktı, her yerde her şeyde anormallikler ve krizler yaşıyoruz.
Temmuz ayında Biden-Trump yarışını, özellikle suikast girişimi sonrasında Trump kazanacak gibi görünüyordu. Ağustos sonunda bu yazıyı yazdığımda Financial Times’daki anketler[1] başka bir sonuç veriyor. Harris yüzde 52, Trump 47 gösteriyor. Siz bu yazıyı okuduğunuzda durum ne olacak, belli değil.
Gene Mayıs ayında Biden, İsrail’in ateşkes önerisi diye bir anlaşma ortaya attı. Sonra İsrail (Biden’a göre kendi önerdiği) anlaşmayı kabul etmediğini söyleyince Biden, 31 Mayıs’ta yaptığı konuşmada İsrail’e, “üç aşamalı bir ateşkes antlaşmasını kabul et” çağrısı yaptı.[2] Aylar geçti, İsrail herhangi bir ateşkesi imzalamadığı gibi savaşı Ortadoğu’ya yaymak için İran’da suikast yapıyor, Lübnan’ı bombalıyor.
Rusya Ukrayna’yı işgal ettiğinde herkes birkaç ay içinde biter diyordu; 2,5 yıl geçti, savaşın yakın zamanda biteceğine dair bir emare yok. Trump, Vladimir Putin ile müzakereler yoluyla Ukrayna savaşını sona erdirmeye çalışacağını söylüyor ama öncelikle başkan olma imkânı yok gibi. Başkan olsa bile böyle bir anlaşma Ukrayna’nın Rusya’ya önemli ölçüde toprak vermesini gerektirecek ve NATO içinde ciddi gerilimlere yol açacaktır.
İsrail’in Gazze’deki soykırımı, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi pek çok uluslararası kurum tarafından kabul edilmiş durumda ama savaşı durdurabilecek tek güç olan Amerika ve müttefikleri hâlâ İsrail’e destek veriyor. Biden’dan farklı bir siyaset izleme olasılığı olan Kamala Harris, Demokrat Parti ulusal kongresinde, Gazze’deki ölüm ve yıkımdan bahsetmeden önce, İsrail’in savunma hakkını koruyacağını söyledi/söylemek zorunda kaldı.
Covid öncesinde anlatmaya başladığımız çoklu krizler çağı tam da böyle bir şey. Alex Callinicos, Temmuz ayında katıldığım Marksizm 2024’teki konuşmasında “ben size demiştim demek istiyorum, 2023’te yayınladığım The New Age of Catastrophe (Yeni Felaketler Çağı) kitabımda dünyanın içine girdiği krizlerin her gün dünyayı daha da istikrarsızlaştırdığını anlatmıştım” dedi.[3] Kitap pandemi ile birlikte, kapitalist sistemin çoklu kriz içinde olduğunu ve bu krizlerin insan uygarlığını tehdit ettiğini anlatıyordu. Çoklu kriz dememizin sebebi sadece aynı anda olmaları değil, birbirlerini tetiklemeleri. İklim krizi sonrasında oluşan kuraklık tarımı etkiliyor, azalan üretim ürün fiyatlarını artırıyor, bu ekonomiyi olumsuz etkiliyor, ekonomisi bozulan ülkelerde göçmenler aşırı sağın elinde günah keçisi olarak kullanılıyor, ırkçılık yükseliyor…
Artık kapitalizmin normal devam etme şansı yok. Öyle bir kriz yaşanıyor ki, nerede ne olacağını iki kutbun başını çekmeye çalışan Amerika ve Çin bile belirleyemiyor. Çok kutuplu dünyada ekonomik, politik, jeopolitik ve iklim krizleri birbirlerinin etkilerini artırarak devam ediyorlar.
2007’yi başlangıç tarihi olarak alırsak 16 senedir devam eden ekonomik krizin yarattığı depresyonun pik yaptığı dönem, son birkaç yıl olabilir. Başta Amerika ve Rusya olmak üzere pek çok ekonomik olarak gelişmiş ülke, ekonomilerini askeri harcamalara bağlı olarak düzeltebiliyorlar. Ekonomi askerileşiyor, kapitalizm bu yolla krizini hafifletiyor. Askeri harcamalarda büyük artış var.
Dünyada silah satışları 2023’te bir önceki yıla göre yüzde 50 artarak 570 milyar dolar oldu. Bu rakam 2022’de 380 milyar dolardı. ABD’nin silah satışı 2023 yılında 238 milyar dolar oldu, bu rakam 2022 yılında 152 milyar dolardı, bir yılda ABD silah satışını yüzde 56 artırdı. Rusya 2023 yılında 55 milyar dolarlık silah ihraç etti, bu rakam 2022’de 60 milyar dolardı, bir miktar azaldı. Çünkü Ukrayna savaşı nedeniyle, Rusya silahları ihraç etmek yerine kullanmak zorunda kalıyor. Her iki ülke de militarizasyondan büyük kâr elde ediyorlar[4].
İki büyük emperyalist kutup arasında devam eden sayısız savaş ve savaş tehdidi var. Rusya’nın Ukrayna işgali ile İsrail’in Filistin savaşı eski günlerde gerçekten bu iki ülke ve birkaç destekçisi ile kısa sürede bitecek iken, şimdi onlarca ülkenin iki ayrı kutba ayrılıp iki taraftan birine askeri ve ticari destekleri ile devam ediyor.
Biden, ABD’nin küresel hegemonyasını, diğer gelişmiş kapitalist devletleri ABD liderliğindeki ekonomik ve jeopolitik bir bloka, yani “kurallara dayalı uluslararası düzene” entegre etmeye çalıştı. İki sene önce Davos’ta yaptığı konuşmadan beri Biden, Avrupa ülkelerini ve Avustralya, Kanada gibi ülkeleri Çin-Rusya-İran ve müttefiklerine karşı bir kamp kurmaya ikna etmeye çalışıyor. Dünyayı yeniden iki kutuplu dünyaya çevirip kendi gücünü pekiştirmeye çalışıyor. Ukrayna ve Gazze savaşları Biden’a bu konuda yardımcı oldular. Batı değerlerini korumak için bir araya gelen devletler söylemi tutmuş gibi. Ama Amerika henüz Çin-Rusya blokunu dağıtabilmiş değil. Emperyalist güçler arasında hegemonya krizi var, Rusya ve Çin de kendi kutuplarını geliştirmeye ve güçlendirmeye çalışıyorlar. Afrika’da (Mali, Burkina Faso, Nijer) pek çok yerde Rusya egemenliğini pekiştirmeye çalışıyor.
Nina Wilén, 20 Ağustos’ta yazdığı yazıda bunu şöyle anlatıyor
Son olarak, potansiyel komplocular mevcut küresel güç rekabetinin bir sonucu olarak cezasız kalma ihtimalinden cesaret almaktadır. Küresel güçler arasındaki rekabetin yoğun olduğu bir dönemde, değerler ve normlar, devletlerin ulusal güvenlik çıkarlarına yeniden odaklanmasının ilk kurbanlarıdır. Dolayısıyla, tanımı gereği yasallığa ve demokratik normlara meydan okuyan darbe liderleri, stratejik ittifaklar karşılığında ilkelerden vazgeçmeye istekli olan daha geniş bir dış ortak seçeneğine sahiptir. Son dört yılda dokuz darbenin altısına sahne olan Sahel bölgesi bunun bir örneğidir. Burkina Faso, Mali ve Nijer, kendi darbelerinden sonra güvenlik ortaklarını Fransa ve ABD’den Rusya’ya kaydırdı.[5]
Gelişmiş emperyalist güçler, bloklar kurup hegemonyalarını güçlendirmeye çalışırken, altemperyalist güçler de fırsat buldukça kendi hegemonik alanlarını genişletiyorlar. Türkiye’nin Irak, Suriye, Libya’daki askeri varlığı bunun en iyi örnekleri arasında yer alıyor. Netanyahu iki kutup arasındaki rekabetten dolayı, Amerika ve Avrupa ülkelerinin İsrail’in yenilmesine izin vermeyeceğini bildiği için böyle pervasızca saldırabiliyor. Amerika, İsrail’in yenilip İran’ın dolayısıyla Çin-Rusya kutbunun zafer kazanmasına izin veremez; dolayısıyla Netanyahu soykırıma devam edebiliyor.
Büyük emperyalist güçlerin söylediklerini dinlemeyen tek altemperyalist ülke tabii ki İsrail değil. İran da bu savaşta sık sık nükleer silahlanma tehditleri savuruyor; Irak, Lübnan, Yemen ve Suriye’de siyasi müdahalelerde bulunuyor, askeri güçlerini bu ülkelerde konuşlandırıyor.
İsrail ve İran gibi zıt kutupların altemperyalist güçlerinin bu tavırlarının arkasındaki neden, iki büyük kutup arasındaki jeopolitik rekabetin derinleşmesi ve iki güçten birinin diğeri üzerinde hâkimiyet kuramaması.
Büyük depresyonlar aynı zamanda büyük altüst oluşlar dönemidir. Özellikle son aylardaki Filistin ile dayanışma eylemleri, üniversite direnişleri yeni bir ‘68 küresel hareketinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Şimdiden Biden ve Harris’in bir ateşkes için ekstra çaba harcamalarına neden olan hareketin, önümüzdeki dönemde tüm bu savaşları durduracak bir Vietnam dönemi savaş karşıtı hareketine dönüşmesi, krizler çağından çıkmamız için bir başlangıç olabilir. Bu başlangıç, tüm bu krizleri kökünden çözecek olan kapitalist sisteme karşı mücadelenin fitili olabilir.
Ancak 1968 ile bugün arasında birbiriyle bağlantılı üç önemli farklılık var. Birincisi, bazı durumlarda, özellikle 1968’de Fransa’da, 1969’da İtalya’da ve 1970-74’te Britanya’da ortaya çıkan radikalizm, işçi mücadeleleriyle bağlantı kurabilmişti. Maalesef şu ana kadar ne Avrupa’da ne diğer gelişmiş kapitalist ülkelerde kitlesel işçi hareketleri bulunuyor.
1968’le bugün arasındaki ikinci bir fark da kapitalizmin artık çok daha az istikrarlı olmasıdır. 1968’de sistem yirmi yılı aşkın bir süredir devam eden ekonomik genişlemeden çıkıyordu. Buna karşın, bugün kapitalist felaketler çağındayız: ekonomik rahatsızlık ve ekolojik bozulma, bunlara eşlik eden ve krizin diğer boyutlarını besleyen, şiddetlendiren, özellikle Orta Doğu’da artan emperyalistler arası düzensizlik.
Üçüncü bir fark ise, gelişmekte olan krize yanıt arayanların sadece sol hareketler olmamasıdır. Son birkaç dönemdir Avrupa’da pek çok ülkede aşırı sağ partiler oylarını artıyorlar.[6]
Bu farklılıklara rağmen yeni bir 68 hareketinin olmaması için bir sebep yok. Dünya çoklu krizleri yaşarken sık sık kitlesel direnişlere ve rejim değişikliklerine de sahne oluyor. En son Bangladeş’te baskıcı yönetimi halk devirdi. Daha önce Tayland ve Sri Lanka’da siyasi hanedanlıklar devrilmişti. Meksika, Arjantin, Bolivya, Şili ve Brezilya’da (2018’de Meksika, 2019’da Arjantin, 2020’de Bolivya, 2021 sonunda Şili ve 2022’de Brezilya) seçimler sonucu solcu liderler iktidara geldi.
Pandemi döneminde dünyayı sarsan Siyah Hayatlar Önemlidir hareketinden sonra Filistin için bütün dünyada eylemler yapılıyor.
Son yıllardaki en umut verici siyasi gelişmelerden biri, dünyanın karbondan arındırılması için hızla harekete geçilmesini talep eden kitlesel hareketlerin ortaya çıkması oldu. Bu hareketler son derece önemlidir çünkü iklim felaketi tehdidinin büyüklüğünden kaynaklanan umutsuzluktan, başkalarıyla birlikte kitlesel ölçekte harekete geçme isteğine doğru bir siyasi geçiş anını temsil etmektedirler.
Bütün bu hareketleri birbirine bağlayacak ve kazanmalarını sağlayacak olan şey, Marks’ın da anlattığı gibi işçi sınıfıdır. Emperyalizme ve ırkçılığa karşı çıkmak için yeni bir işçi hareketi, merkezinde yoksulların ve işçilerin yer alacağı kitlesel bir hareket oluşturmak gerekiyor. Sermayenin küreselleşmesi sayesinde işçi sınıfı ve yoksullar dünya genelinde geçmişte olduğundan çok daha fazla birbirlerine benziyor ve birbirlerine bağımlı olarak çalışıyorlar.
Çoklu krizler dünyayı ve insanlığı felakete sürüklüyor. Ancak felaket çağı aynı zamanda bir isyan çağıdır ve geleceğe dair umudumuz da burada yatmaktadır. İnsanlığın karşı karşıya olduğu krizin çok boyutlu karakteri, aynı anda hem felaketi hem de isyan olasılığını temsil eden kırılmalar yaratma eğilimindedir.
Marx için işçi sınıfının önemi mağduriyetinde değil, potansiyel kolektif gücünde yatmaktadır. Sömürü -işçilerin yarattığı artı değer-, sermayenin kâr akışını sürdürmek için onlara bağımlı olduğu anlamına gelir.
İşçiler, ezilenler içinde bulundukları kötü durumun ve bu durumun pek çok kişi tarafından paylaşıldığının ne kadar çok farkına varırlarsa, protesto etmeye ve daha da önemlisi örgütlenmeye o kadar çok yöneleceklerdir.
Yeni bir toplumun temeli, çalışan insanların ve yoksulların öz-örgütlenme biçimlerinin geliştirilmesiyle ortaya çıkabilir. Aksi halde karşı karşıya olduğumuz dehşet verici ihtimaller var. Bu nedenle, herkesin insanlığı kurtarma mücadelesinin bir parçası olması gerekir.
Yıldız Önen
(Enternasyonal Dayanışma dergisinin ilk sayısında yayımlanmıştır.)
[1] https://www.newstatesman.com/politics/polling/2024/08/trump-or-harris-who-will-win-the-new-statesmans-us-election-forecast
[2] https://enternasyonaldayanisma.org/2024/06/02/biden-israilin-gazzede-yenildigini-itiraf-etti/
[3] https://www.youtube.com/watch?v=w9ak_XLMhBo
[4] https://www.sipri.org/media/press-release/2024/european-arms-imports-nearly-double-us-and-french-exports-rise-and-russian-exports-fall-sharply
[5] https://blogs.lse.ac.uk/africaatlse/2024/08/20/three-factors-are-behind-the-recent-wave-of-coups-in-africa/?utm_source=aposto
[6] https://enternasyonaldayanisma.org/2024/06/10/avrupa-parlamentosu-secimlerini-muhafazakarlar-ve-asiri-sag-kazandi/