Ücretli çalışan mühendisler ve mimarlar iş yaşamlarında pek çok sorunla karşılaşıyor. Pek çok mühendis ve mimar iş bulamıyor. İş bulabilenler de hem uzun çalışma süreleri ile karşılaşıyor, hem düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalıyor. Mobing başta olmak üzere; otoriter, despot şirket yönetimlerinden kaynaklı pek çok baskıcı uygulama da çalışma yaşamının önemli problemleri arasında.
En önemli sorun işsizlik ve düşük ücretler
Bugün mühendis ve mimarların en önemli sorunu işsizlik. 2024 yılı rakamlarına göre mühendis ve mimarlar arasında işsizlik oranı yüzde 25. İş bulanların yaklaşık yarısı asgari ücretle işe başlıyor. Yoksulluk sınırı olan 72 bin liranın üzerinde ücret alan mühendis, mimar sayısı toplamın yüzde 25’ini geçmiyor.
Mühendis ve mimarların mesai saatleri her zaman yasal sınırların üzerinde gerçekleşiyor. Bu fazla çalışmaların bir karşılığı da olmuyor, genellikle fazla mesai ücretleri ödenmiyor.
Haftalık yasal çalışma süresi 45 saat olduğu halde, Türkiye’de çalışanların önemli bir kısmı, haftada en az 60 saat çalışıyor, bu da haftada 5 gün, günde en az 12 saat çalışmak demek. OECD ülkelerinde haftada 60 saat üzerinde çalışanların oranı yüzde 5, Türkiye’de yüzde 15.
OECD’nin 2024 yılı verilerine göre haftada 50 saatten fazla çalışanların oranı ortalama yüzde 13,5. Türkiye’de ise yüzde 28,8.
Çalışma saatlerinin uzunluğu konusunda Türkiye OECD ülkeleri içinde ilk sırada yer alıyor.
Çalışma saatleri mühendis ve mimarlar için daha da uzun. Hem de çoğu zaman fazla mesai ücreti ödenmeksizin yaptırılan bir çalışma bu.
İş ortamları insanları bunaltıyor
Yapılan araştırmalara göre, 10-12 saat arası çalışmak zorunda kalan mühendis ve mimarlar, uğradıkları mobbing ve yoğun iş yükü yüzünden başta kalp krizi olmak üzere birçok sağlık sorunuyla karşı karşıya kalıyor.
Steril görünen, gıpta ile bakılan, yüksek teknolojili iş ortamları gerçekte çalışanları bunaltıyor.
İş süreci kâra odaklı bir faaliyet olarak organize edildikçe insanların yaşamları, zamanları, sorunları, geçimleri, hissiyatları, rahatsızlıkları göz ardı ediliyor. İnsana önem verilmiyor.
Çalışanlar, patronlar tarafından tıpkı ofisteki bilgisayar, masa, sandalye, kahve makinesi gibi, sürekli işini/görevini yapması gereken bir aparat olarak görülüyor. Tepki verdiğinde, bir adaletsizliğe karşı çıktığında, yani insani bir refleks gösterdiğinde hızla mobbing, işten atma ya da baskı yöntemleri devreye giriyor.
Yabancılaşma had safhada
Çok çalışmak, yarın işten atılmayacağına ilişkin bir garanti sağlamıyor. Zorba bir yönetici mobbing uygulayabiliyor ve sonuçta onlarca insan işten ayrılmak zorunda kalabiliyor. Dolayısıyla hem işyerindeki otoriter denetim biçimleriyle hem de iktisadi koşullarla bağlantılı olarak yabancılaşma kaçınılmaz.
Zaten temel ihtiyaçlarını karşılamak için bile borçlanmak zorunda kalan mühendislerin ve mimarların, istese bile “biz bir aileyiz” söylemiyle kendini kandırması pek mümkün değil. İnsanların mevcut işinde çalışmaya devam etmesinin nedeni çoğu kez farklı bir alternatif görememesi.
Boş zamanlara bile el koymaya çalışıyorlar
Patronların; çalışanların iyiliğini düşünmek, onları rahat ettirmek, korumak gibi bir gündemleri yok. Daha fazla kâr kuralı ile organize edilen iş süreçleri, insanların kendilerini yeniden üretebilecekleri boş zamana bile el koyma eğiliminde. Yaşam, adeta iş tarafından işgal edilmiş durumda. Çalışma süreleri hem uzuyor, hem belirsizleşiyor.
Gece yarısı cevap verilmesi gereken bir mail gelebilir. Yetişmesi gereken bir proje için bir hafta gece gündüz çalışılabilir.
Dolayısıyla insanların sağlıklarının bozulması da kaçınılmaz. İşyerleri; aşırı stres, kaygı bozukluğu ve depresyon gibi psikolojik rahatsızlara yol açmaktadır.
Ayrıca, işten elde edilen gelir, hem temel ihtiyaçlarla hem de kapitalizmin vaat ettiği zenginliklerle uyumsuz durumda. Türkiye’de her yıl geçim sıkıntısı nedeniyle intihar edenlerin sayısı bini geçti. Bu sayı içinde önemli sayıda mühendis ve mimar da var.
Mühendis ve mimarların işçileşme sürecinin evrimi
19. yüzyılın erken sanayi işletmelerindeki bir avuç büro işçisi görev dağılımı bakımından yarı yönetsel konumdaydı. Görev, otorite, ücret, ömür boyu istihdam güvencesi ve beklentiler açısından fabrika işçisinden ziyade işverene yakındı. Sayıları oldukça azdı.
Ancak 19. yüzyılın sonlarında modern anonim şirketlerin gelişmesiyle bu tablo köklü bir biçimde değişti. Patronun sağ kolu olmak bir yana, çoğu beyaz yakalı işçi patronu ömrü boyunca görmedi. Düşük ücretle, artan mesai saatleriyle, iş yoğunluğu, stres ve yönetici baskısı altına çalışmaya başladı. Beyaz yakalı büro işçilerinin sayısı milyonları buldu.
Bu grup içindeki mühendis ve mimarların işçileşmesi ise biraz daha geç oldu. Çünkü onların sayılarının azlığı 20.yüzyılın ortalarına kadar devam etti. Ama günümüz itibarı ile rahatlıkla söyleyebiliriz ki, sayısal olarak mühendis ve mimarlar bugün işçi sınıfı içinde önemli bir kesimi teşkil etmektedirler.
Mühendis mimar sayısı son 20 yılda dörde katladı
1980’lerden bu yana izlenen neoliberal politikalardan tüm çalışanlar olumsuz etkilendi, gelir düzeyleri düştü. Pek çok meslek, başta mühendis ve mimarlar olmak üzere ayrıcalıklarını ve güvencelerini kaybettiler. AKP’nin ucuz ve “eğitimli” işgücü politikasıyla vasat üniversite eğitimi hızla yaygınlaştı. 2002-2024 yılları arasında çalışan nüfus içinde yüksek okul, üniversite ve üstü mezunların oranı yüzde 5’ten yüzde 25’e çıktı. Mühendis ve mimarların çalışan nüfus içindeki oranı ise yüzde 1,9’dan yüzde 4,5’e yükseldi.
Türkiye’de; 1955’te 8 bin olan mühendis, mimar sayısı, 1960’ta 12 bin, 1970’te 35 bin, 1980’de 106 bin, 1990’da 200 bin, 2000’de 380 bin, 2010’da 700 bin, 2020’de 1,2 milyon, bugün 1,6 milyon olmuş durumda. Bugün 36 milyon çalışan insanın yüzde 4,5’ini mühendis ve mimarlar oluşturuyor.
Mühendis ve mimarların çalışan nüfus içinde sayıları arttığı gibi, oranları da yıllar içinde arttı.
1955’te çalışan nüfus içinde mühendis mimar oranı onbinde 6 iken, 1980’de onbinde 59, 2000’de onbinde 173, bugün onbinde 445 oldu. Mühendis ve mimarların işçileşmesinin en önemli maddi sebebi sayılarındaki artıştır.
Mühendis ve mimarların büyük çoğunluğu artık orta sınıf değil
Mühendisler ve mimarlar genelde kendilerini “orta sınıf” olarak tanımlardı. Bunun sebepleri arasında sınıf atlama olanağı, geleneksel işçi tipolojisine uymaması, kültür ve tüketim alışkanlıkları ve gelir seviyesindeki farklılar şimdiye kadar önemli bir yer tutuyordu.
Aslında orta sınıf kavramı, tanımı zor bir kavram. İnsanlar genellikle kendilerini ‘orta’da görmeye eğilimlidir. Çünkü bizden daha yoksullar olduğu gibi daha zenginler de vardır. Mühendis ve mimarlar için de durum benzerdir. Kendilerini ortada görebilirler. Esas sorun ise bu yaklaşımın üzerini örttüğü fiili durumdur, mühendisin ücretli işçi olduğu gerçeğidir.
Mühendislerin ve mimarların büyük kısmı tıpkı fabrikada çalışan işçiler gibi ücret karşılığında emek gücünü kapitaliste satar. Geçimi, ücret gelirine bağlıdır. Bu, klasik anlamda işçi ve kapitalist ilişkisidir. Çalıştıkları ortamlar, boş zaman faaliyetleri, yemek kültürleri, hatta espri anlayışları diğer işçilerden farklı olabilir, ancak hepsi temelde aynı -iktisadi- sömürüye maruz kalmaktadır.
Geçim derdi, iş yoğunluğu, daha fazla çalışma baskısı, dikkate alınmama, mobbing, güvencesizlik gibi ortak sorunlarla karşı karşıya kalırlar.
İşçi sınıfı sosyal bir varlıktır ve onu -kendiliğinden- sınıf yapan şey sermaye ile girdiği ilişki biçimidir. Egemen düşünme biçiminde ise işçiler gecekondu mahallelerinde yaşar, eli-yüzü makine yağı içindedir, sadece bedensel işler yaparlar. İşçiler mağdur, yardıma muhtaç, eğitimsiz, “makarna için oy veren” bir azınlık grubu olarak görülür.
İşçiler üretim ve sömürü ilişkileriyle değil, yaşadığı semtle, kültürle, boş zaman alışkanlıkları ile tanımlanırlar. Bu hatalı bir işçi sınıfı tanımıdır.
Bir mühendis veya mimar, yoksulluğa dair tüm göstergelere sahip olmasına rağmen, kendisini kimi tüketim alışkanlıkları, mesela değişik marka kahve içmesi nedeniyle yoksul görmüyor olabilir, ama bu da hatalı bir tanımlamadır.
Mühendis ve mimarlar yoksullaştıklarının farkındalar, şimdi birleşip örgütlenme zamanı
Kendini şimdiye kadar işçi olarak görmemiş, eğitimli yüzbinlerce mühendis ve mimar, yaşadığı ağır sömürü koşullarında gerçek sınıf kimliğinin her geçen gün daha fazla farkına varıyor.
Bu “uyanış” şimdilik orta sınıf hayalinin ve çalışıp zengin olma umutlarının tuzla buz olması ile sınırlı. Sınıfsal bir harekete dönüşmesi ise elbette bir örgütlenme sorunudur.
Ocak ayında çalışmalarına başlayan Mühendissen (Mühendislerin Sendikası Girişimi), mühendis ve mimarların bir sınıf olarak örgütlenmesi ve mücadele etmesi için çabalıyor. “Birlikte yürüyoruz” sloganı ile yola çıkan “söz senin, eylem seninle” diyen Mühendissen’e destek verelim.
İletişim için: muhendislerinsendikasi@gmail.com
Faruk Sevim