Guerrilla Girls ve Türkiye’deki kadın hareketinin kökeni

A screenshot of a social media post

Description automatically generated

Sosyal medyada dolaşan yukarıdaki paylaşım, eminim benim yazacağım yazıdan daha çok okunacak ve daha etkili olacaktır. Kara yılanı taşın ardında bulan ölüm ırgatı düşündürmeye nasıl başladıysa, “Kara yılan olmazdan önce erkekmişim,” sözü de birçok insan için aynı etkiyi yapar umudundayım.

2007 seçiminde beraber yürüdüğüm/çalıştığım, ulusalcılara ve başörtüsü karşıtlığına karşı birlikte mücadele ettiğim birçok arkadaşımın son yıllarda AKP karşıtlığının etkisiyle Atatürk güzellemesi yaptığını gördüm. Tek adamlığını, ırkçı politikalarını bilmelerine rağmen AKP’nin yaşam biçimine müdahalesi onları körleştirdi.

Bu yazıya başlarken amacım Guerrilla Girls, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ve feminizm üzerine yazmaktı. Yaptığım araştırmalar ve kadın konusunun çok katmanlı oluşu, başörtüsü konusuna ve Türkiye’deki kadın hareketinin kökenine yönelmeme neden oldu. Bu bağlamlardan hareketle Osmanlı’da başlayan kadın hareketine dair birkaç hususa vurgu yapmak istiyorum.

Osmanlı’nın girdiği savaşlar nedeniyle erkeklerin cepheye gitmesi kadınların çalışma yaşamına daha hızla girmelerini sağlamış. Ancak çalışma hayatına katılma daha çok şehirde yaşayan, belirli bir eğitimden geçmiş kadınlar için geçerli olmuş. Maalesef Anadolu kadını bu gelişmelerin dışında kalmış, sadece tarım alanında ve el sanatlarında üretim yapabilmiş. 

Meşrutiyet döneminde birçok kadın örgütü kurulur. Bu örgütler kadınları eğitmeyi, onlara iş olanakları sağlamayı ve sosyal hayata katılmalarını amaçlamıştır. Feminizm de bu dönemde kendini hissettirmeye başlar.

Teali Nisvan Cemiyeti, Halide Edip tarafından 1908 yılında kurulmuş, kadınların seçme ve seçilme haklarını savunan İngiltere’deki kadın hareketiyle ilişki bir cemiyettir. Derneğe üye olmak için Türkçeyi iyi yazıp okumak, İngilizce derslerine devam etmek gibi koşullar aranır. 

Kadın hukukunu savunan Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti, toplumsal hayatta kadının da yer alması gerektiğini, kadın-erkek arasındaki eşitsizliğin kaldırılmasını, boşanma hakkının kadınlara da verilmesini ve mirasta eşit hakka sahip olunması gerektiğini “Kadınlar Dünyası” isimli yayın organı ile birlikte tartışmaya başlamış. 

İlk defa bir Türk kadını Bedrii Osman Hanım (Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti’nin bir üyesi) memurluğa başlamış. 1913’e kadar kadınlar öğretmen olarak (hatta müfettişliğe dahi yükselebiliyorlardı; Halide Edip, Nakiye, Nezihe Muhittin, Sadiye ve Hatice hanımlar bunlar arasındadır) devletin resmi memuru olarak görev yapsa da bir devlet dairesinde memur olarak çalışamıyordu. 

1913-1914 öğretim yılında İstanbul’da ilk kız lisesi açılmış. Bu dönemde sayıları giderek çoğalan kız idadileri, kız öğretmen okulları ve kadınların yoğun isteğiyle yüksek öğrenim hakkı gündeme gelmiş. Darülfünun Konferans Salonu’nda haftada dört gün verilen ve kadınların büyük ilgisiyle karşılanan derslerle başlayan girişim, 1917’de ilk kız üniversitesinin açılmasıyla sonuçlanmış. 

Sadece Ermeni ve Rum kadınları tiyatro oyunculuğu yapabilirken Afife Hanım “Jale” takma adıyla sahneye çıkmış. Daha sonra Müslüman kadının sahneye çıkması yasaklansa da Şaziye (Moral), Münire (Neyire Neyir) Bedia (Muvahhid) sahneye çıkan diğer Türk kadınları olmuşlar.

Bu dönemde dünyanın sosyal-siyasi-ekonomik şartlarına paralel olarak gelişen Türk kadın hareketi ya da Türk feminizmi Avrupa’dakinden farklı bir şekilde gelişmiş. Avrupa’da feminist hareketler oy hakkı mücadelesi üzerinde dururlarken Osmanlı kadını daha çok çalışma hayatına atılma, eşit eğitim, evlilik ve boşanma hukukundaki adaletsiz yapının düzeltilmesi için mücadele vermiş.  

Meşrutiyet’e kadar ailede İslam hukuku esastı. 1917’de çıkan aile kararnamesiyle aile hukukunda yeni düzenlemelerin yapılması kolaylaşmış, kadınlar adına çok önemli olan Aile Hukuku Reformu, cumhuriyet döneminde medeni kanunun oluşturulmasında temel teşkil etmiş. Kadının konumunda meydana gelen bu değişimler, Cumhuriyet dönemi Atatürk ilke ve inkılaplarının yeni bir toplum oluşturma düşüncesinde önemli bir yer edinmiştir. 

Kendilerini Atatürkçü diye tanımlayan, Atatürk’ün kadın konusunda yaptıklarından dolayı ona tapan çok insan var. Osmanlı kadını, Osmanlı kadın hareketi diye bir şey yok gibi davranıyorlar. Atatürk üstün bir varlıkmışçasına kadın özgürleşmesini ona atfediyorlar. Oysa bugün, başörtülü ya da başörtüsüz, Türkiye kadınlarının gücünden söz edilecekse bunu Osmanlı kadın hareketinden bağımsız düşünmek yanlış olur.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki toplum mühendisliği, tepeden inme reformlar son yıllarda alaşağı oldu ve toplumda derin bir çürüme başladı. Cumhuriyet ideolojisi ve Cumhuriyet elitlerinin üstenci bakışı kadın özgürlük hareketine büyük zarar verdi.

Şehirde yaşayan azınlık, seküler kesim başörtülüye, köylüye, gecekondudakilere yukardan baktı. Bu yeni de değil, kökleri çok eskide; “Yaban”daki Ahmet Celal’in köylüye yabancılığı, Sabahattin Ali’nin “Köpek” öyküsünde çobana karşı mühendisin tutumu hep bu anlayıştan kaynaklanıyor. AKP’nin yoksul-emekçi kesimini “makarnaya oy verenler” diye suçlamaları ve küçümsemeleri de bu zihniyetin ürünü.

Londra’ya gelen arkadaşlarımı mutlaka götürdüğüm yerlerden biri de Tate Modern Galerisi’dir.   Guerrilla Girls’ün sanat eserlerini, afişlerini her gittiğimde inceleme fırsatı buldum.  Sergide Türkiye ile ilgili bir çalışmaları da yer alıyor. Guerrilla Girls 2005’te, İstanbul Modern’in direktörü Rosa Martinez tarafından Türkiyeli kadın sanatçıların durumunu inceleyen bir proje hazırlamaya davet edilmişler. İlk kez bir kurumun, içerisinde yer aldığı sanat dünyasını eleştiren bir çalışma için davette bulunduğunu belirten topluluk, bunun ABD’de olamayacağını düşündüklerini belirtmiş. 

Guerrilla Girls, sanat piyasasının kadınlara yönelik ayrımcı tutumlarını eleştiren, kadına yönelik ikincil ve dışlayıcı tavrı konu alan afiş, billboard, etiket ve çıkartmalar üreten ABD’li aktivist ve sanatçı bir gruptur. Basında çıkan ilk haberlerinde kelime hatası nedeniyle grubun ismi Gorilla Girls’e dönüşmüş. Bu isimlendirmeyi benimseyerek mizahi bir bakışla goril maskeleri kullanmaya başlayan sanatçı inisiyatifi, sorunlara odaklanmayı sağladığı düşüncesiyle kimliklerini gizli tutmayı tercih etmiş. 1984 yılında yedi kadın; 165 sanatçıdan oluşan kadrosunda sadece 13 kadının yer aldığı Uluslararası Güncel Resim ve Heykel Araştırması sergisini protesto etmek amacıyla MoMA’nın (Museum of Modern Art) önünde bir araya gelmiş. Bu tarihten sonra da sokak eylemleri, gösteriler, sanat ve tiyatro performanslarını kullanarak mizahi eylem biçimleriyle feminist bir karşı kültür oluşturmuş.

A person lying on a bed with text on it

Description automatically generated

İlk yıllarında tasarladıkları “Kadınların Metropolitan Müzesine Girebilmeleri İçin Çıplak mı Olmaları Gerekir? isimli bu renkli posterleri grubun en ikonik çalışması olmuş. Kullanılan kadın figürü, Jean Auguste-Dominique Ingres’in ünlü resmidir. Eserin orijinalinde cariye olarak resmedilen kadın, idealize edilmiş görünümüyle şehveti vurgularken, tasarlanan posterde bedenin birebir kopyalandığı ancak figürün başının yerini goril maskeli bir kadının aldığı görülür. Kadın bedeninin salt cinsel anlam içeren bir objeye indirgendiği eleştirisini gündeme getiren bu eser, müzelerde yer alan eserlerin sanatçılarının %5’inden azı kadınken çıplakların ise %85’inin kadın olduğu bilgisi üzerinden, sanatın içerisinde kadının ancak çıplaklığı ve nesne konumuyla yer alabildiğini, alaycı ve eleştirel bir üslupla sunmuştur.

A cup of coffee with a dirty substance

Description automatically generated with medium confidence

Grup yukarıdaki çalışmayı 2006 İstanbul Bienali için tasarlamış. Bu çalışmasında Türkiye’deki kadın sanatçılar ve sanat piyasası hakkında çarpıcı noktalara dikkat çekmişler. Fincan içerisinde “kadın figürü, gülen bir yüz, bir çapa ve para birimi” şekilleri görülür. Bu posterdeki “Boğaz’ın ötesindeki kadınlara dikkat edin” ifadesi, Türkiye’deki kadın sanatçıların Avrupa ve ABD’deki hemcinslerinden daha iyi durumda bulunduğunu, İstanbul’daki galerilerde sergilenen çalışmaların yüzde 40’ının kadınlara ait olduğunu ifade eder. “Müzelere güvenmeyin, onun yerine bankalara güvenin” ifadesiyle İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin kalıcı koleksiyonunda 17 kadın sanatçının, Pera Müzesi’ndeki Türk Resminde Kadın İmgesi sergisinde ise yalnızca 2 kadın sanatçının eserinin yer aldığına vurgu yapılmış; müzelerde kendine yer bulamayan kadın sanatçıların sanatsal kaderinin sponsorluk faaliyetleri kapsamında sanat kurumlarına sahip bankaların ellerinde olduğu uyarısı yapılmış. “Bir Türk küratör sonsuza dek yaşayacak” ifadesinde mizahi bir dille sergi ve bienal düzenlerken kadınları unutan küratörlerin bu tür geri kafalı düşüncelerin ait olduğu yerlere gönderileceği belirtilirken “Şansınızı donanmada deneyin” ifadesiyle ise Deniz Müzesi Sanat Galerisi’nde sergilenen yapıtların %75’inin kadın sanatçılara ait olması dikkat çekici ve ilginç bir bilgi olarak sunulmuş. Bu çalışma Türkiyeli kadınlar adına gerçekten gurur verici.  

Dünya Ekonomik Forumu tarafından 2021 yılında Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği (KTCE) üzerine bir rapor yayımlandı. Rapor dört temel alana göre değerlendirildi: Ekonomiye Katılım ve Fırsatlar (Kadın ve erkek iş gücüne katılma oranları, cinsiyetler arası benzer işler için ücret oranı vs.), Eğitimsel Kazanımlar (Kadın ve erkek okuryazarlık oranları vs.), Sağlık ve Sağlıklı Yaşam Beklentisi (Kadın ve erkekler için beklenen yaşam süreleri), Siyasi Güçlenme (Parlamentodaki kadın oranı vs.)

156 ülkenin yer aldığı bu raporda, cinsiyetler arası eşitsizliğin % 68 oranında kapandığı ve küresel olarak tamamen farkın kapanması için %32’lik bir fark olduğu ortaya çıksa da Türkiye için durum pek iç açıcı değil; 2006 yılında 115 ülke içerisinde 105’inci sıradayken 2021 yılında 156 ülke içerisinde 133’üncü sırada yer almış. 

Guerrilla Girls’ün yaptığı saptama ile Dünya Ekonomik Forumu’nun verileri arasında açık bir çelişki var. Türkiye’de sanat alanındaki kadın kazanımları maalesef toplumsal hayatta karşılığını bulamıyor. Bu tür endekslere kim ne kadar güvenir bilemem ama kadın milletvekili sayısına, kadın okur yazarlığına, çalışma hayatında kadının yerine ve kadın cinayetlerine bakınca durumun iç açıcı olmadığı ortada. Yazının başında Meşrutiyet döneminde kadının toplumsal ve hukuksal kazanımlarından bahsetmiştim. Şehirli kadınlar toplumsal hayatta, eğitimde, politikada görünür olurken Anadolu kadını tarlada ve el sanatlarında varlık gösterebiliyordu. Cumhuriyet ise bu konuda ancak bir arpa boyu yol almış gibi. 

Yukarıdaki bu durumun etkileri bugün de devam ediyor denilebilir. Hem ekonomideki etkileri, hem toplumsal cinsiyet eşitsizliğindeki rolü, hem de AKP’nin 2002 ve sonrası yükselişinde kendini gösteriyor. Cumhurbaşkanı hâlâ “başörtülü bacım” diyerek oy alabiliyor, hakkı da var. 31 Mart seçimlerinde CHP’li belediyelerin başarısı topluma nefes aldırmış, AKP’nin yenilebilir olduğunun altı bir kez daha çizilmişti. Ülkede görece bir rahatlama vardı ama mayıs ayında İstanbul’a geldiğimde şahit olduğum iki konuşma beni biraz tedirgin etti. Birincisi Bostancı-Kadıköy sarı dolmuşunda yaşlıca bir kadın Altı Yol’a yaklaşırken dışarıda gördüğü çarşaflı iki kadına bakıp “Bunlar da her yerde,” deyip benim de onay vermemi bekledi. İkincisi ise Fenerbahçe tarafında yürürken Audi 5 arabasını park etmeye çalışan bir başörtülü kadın için arkadaşımın “Türbanlı ama Audi’ye biniyor,” demesiydi. Bunları Türkiye geride bıraktı sanıyordum. “Ethos” diye bir dizi yayınlanmıştı Netflix’te. Bazıları “böyle bir sorun kalmadı, niye bu konuyu işliyorlar” diye eleştirmişti diziyi. Onu reyting rekorları kıran “Kızılcık Şerbeti” ve “Kızıl Goncalar” dizileri izledi. “Kızılcık Şerbeti”nin ilk bölümlerinde Kıvılcım karakteri yukarıdaki iki kadının aynısıydı. “Kızıl Goncalar”ı ise izlemeye yeni başladım. Kemalist profesör babanın 28 Şubatçı oluşu ve başörtüsüne karşı tutumu, matematikte üstün bir çocuk olan Zeynep’in başörtüsü nedeniyle Fransa’da okuyamama ihtimali ve birçok ayrıntı… Seyrede seyrede, tartışa tartışa, mücadele ede ede kadınlar hakkını alacaklar elbette. Yeter ki onlara gölge edilmesin.

Son birkaç seçimde belirgin bir şekilde AKP’nin büyük şehirlerde eridiğini ama Anadolu’da ve kırsalda yaşayanlardan aldığı oyları koruduğunu görüyoruz. Bunun nedeni ekonomik görünse de dolaylı olarak kadın özgürleşmesinin payı var. Ayrıca muhalefetin tabanı değil ama muhalefetin kendisi bu soruna dair adımlar attı; ancak birçok konuda kendini anlatamadığı gibi bu konuda da anlatamadı, inandırıcı olamadı.

Tüm baskılara, engellemelere rağmen Türkiye’de güçlü bir kadın hareketi var. Caddelerde yürütülmeseler de, meydanlara çıkamasalar da, tutuklansalar da için için büyüyen bir öfke ve mücadele söz konusu. Kadınlar özgür olsa dünyanın yerinden oynayacağını bilenler barikatlarla, coplarla kadın hareketinin önünü kesmeye çalışıyorlar. Unuttukları bir şey var; özgür olmak adına babası, kardeşi, kocası, sevgilisi tarafından her gün öldürülüyor kadınlar ama vazgeçmiyorlar. Susmuyor, korkmuyor, itaat etmiyor kadınlar. Ödeyecekleri bedel büyük olmasına rağmen vazgeçmiyor kadınlar. 

“Kadın olmanın onuruyla mücadeleye devam,” diyerek sözlerimi bitiriyorum.

Figen Dayıcık Fırat

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin ikinci sayısında yayımlanmıştır.)


Kaynakça

Hikmet, Nazım, Kuvayi Milliye Şiirler 3, Adam yayınları, İstanbul, 1994.

Toprak, Zafer, (1992) “II. Meşrutiyet Döneminde Devlet, Aile ve Feminizm”. SosyoKültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi. Ankara, T.C.Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yay. (228-237).

Reka, D. (2021). Feminist aktivizmin temsil alanı olarak sanat: Guerrilla Girls. yedi: Sanat, Tasarım ve Bilim Dergisi, 26, 131-144. 

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi Cilt: /6/ Sayı: 2 / ss. 107-1/5 II. Meşrutiyet Dönemi Osmanlı Feminizmi Nilüfer ÖZCAN DEMİR

Oğlak, Sema/Bardakçi, Şükrü, Toplumsal Politika Dergisi, Araştırma Makalesi Yıl: 2022, Cilt: 3, Sayı: 1, ss. 71-90. 

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Bir teşekkür yazısı

Aslında, AKP’ye teşekkür borçluyuz. Yanlış bir hesap yaptılar, masadaki kartları, yani ülkenin durumunu doğru okuyamadılar. CHP hakkındaki asırlık…