Hevi LGBTİ+ derneğinden Miran Koçkır ile geçtiğimiz hafta kuruluşunu ilan eden Barış İçin LGBTİ+ İnisiyatifi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
Koçkır, barış masasının kapsayıcı temellerde yeniden kurulmasını talep ettiklerini belirterek, barışın kadınların, LGBTİ+ların, Kürtlerin, işçilerin ve mültecilerin bir aradalığıyla kurulabileceğini ifade etti.
Röportajımızı okurlarımızın dikkatine sunuyoruz:
LGBTİ+ların barış için bir araya gelme ve mücadele etme kararı nasıl alındı? Buradaki hedefleriniz nelerdir?
Benim için bu karar, bir “politik kampanya planı”ndan çok, bir varoluşun hayatta kalma refleksiyle alınmış bir karardı. Çünkü Türkiye’de LGBTİ+ olmak zaten her gün savaşın başka bir biçimiyle karşılaşmak demek. Bizim yaşam alanlarımız bombalanmıyor belki ama nefret söylemi, sistematik dışlanma, yoksulluk, sürgün, devlet baskısı ve toplumsal linç pratikleriyle sürekli bir “düşman hukuku”na tabi tutuluyoruz. Bu nedenle barış meselesini ilk konuşmaya başladığımızda, meselemiz sadece “silahların susması” değildi. Biz şunu sorduk: “Eğer bir gün gerçekten barış gelirse, bu barışta biz neredeyiz?” Çünkü çoğu zaman savaşın olduğu kadar barışın da dışında bırakılan bir topluluktan söz ediyoruz. Kürt LGBTİ+lar, mülteci LGBTİ+lar, yoksul lubunyalar — bu toplulukların sesi barış masalarında duyulmadığında, ortaya çıkan şey barış değil, sadece sessizlik oluyor. İşte o yüzden barış bizim için sadece bir hedef değil, bir hak mücadelesi alanı. Kürtlerin, Alevilerin, Kadınların, Romanların, LGBTİ+ların eşit yurttaşlık haklarının iadesidir. Temel hak ve özgürlüklerin güvenceye alınmasıdır. LGBTİ+ların barışa dair hedeflerinin üç düzlemde ilerlediğini söyleyebilirim:
- Hafıza: LGBTİ+ların savaş, göç ve yoksulluk deneyimlerinin görünür hale gelmesi. Barış hafızasının “bizsiz” yazılmasına izin vermemek. Çünkü bu çatışma süreçlerine dair bizimde hafızamız güçlü. Kesişimsel ayrımcılık süreçleri başta olmak üzere birçok şey yaşadık ve birçok arkadaşımızı da bu süreçte kaybettik.
- Temsiliyet: Barış süreçlerinde LGBTİ+ örgütlerin özne olarak yer almasını sağlamak. Yani “barış için katkı sunan” değil, “barışın eşit tarafı” olmak.
- Politik dönüşüm: Toplumsal barışın heteronormatif, milliyetçi ve militarist temeller üzerine inşa edilmesine karşı durmak. Çünkü o temeller üzerine kurulmuş hiçbir barış, ne kadınlara ne de LGBTİ+lara huzur getirmez.
Bu düzlemlerden bahsederken tabii ki çatışma sürecinin tamamen bittiği ve geçiş dönemi adaletinin sağlandığı bir süreç sonrası üzerine konuşuyorum. Yoksa bu hâliyle en öncelikli şey bizim için daha fazla insanın bu süreçten etkilenmediği bir çatışmasızlık sürecinin örülmesidir.
Ancak sonuç olarak barışa dair mücadelemiz, hem Kürt hareketinin içindeki hem de Türkiye’nin demokratikleşme tartışmalarındaki LGBTİ+ varlığını görünür kılma arzusundan doğdu. Biz bir yanıyla “barış masasında tarafız” diyoruz, ama daha önemlisi “masanın yeniden kapsayıcı temellerle kurulmasını” istiyoruz.
“Kapsayıcı barış” kavramından söz ediyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
“Kapsayıcı barış” kavramı aslında bizim yıllardır pratiğini yaşadığımız ama yeni bir politik dile döktüğümüz bir yaklaşım. Barış süreçlerinde genelde “ana aktörler” olarak devlet, silahlı güçler, diplomatik kurumlar anılır. Ama barış aynı zamanda toplumun dahil olması ile çözülecek bir meseledir. Kapsayıcı barış, barışı toplumun kendisinin inşa etmesi gerektiğini söyler. Yani sadece erkeklerin, devletlerin ve silahların konuştuğu değil; kadınların, LGBTİ+ların, yoksulların, göçmenlerin, inanç topluluklarının, yani bu coğrafyanın “ötekilerinin” de söz hakkı olduğu bir barış tahayyülüdür.
Benim için “kapsayıcı barış”ın en temel cümlesi şudur: Barış, kimsenin kimliğini susturmak zorunda kalmadığı bir düzendir. Eğer bir LGBTİ+ barış geldiğinde dahi kamusal alanda var olamıyorsa, o barış henüz tamamlanmamıştır. Bu yüzden kapsayıcı barış aynı zamanda “demokratikleşme” demektir. Çünkü LGBTİ+ların güvenliği, toplumun genel özgürlük düzeyiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu kavramı, hem akademik hem de pratik bir araç olarak ele almamız gerekiyor. Bunu en çokta Kürt barış hareketiyle feminist hareket arasında bir köprü kurmak, LGBTİ+ların barış hafızasını derlemek ve “barış”ı sadece bir sonuç değil, bir süreç olarak ele almak için. Bir yandan da “barışın cinsiyeti”ni tartışıyoruz diyebilirim. Çünkü bugüne kadar kurulan barışlar hep erkekler arasında yapıldı. Biz o masaya rengimizi, kimliğimizi yani hayatın kendisini getirmek istiyoruz.
Sizce barışın toplumsallaşması için nasıl bir birleşik mücadele gerekli?
Barışın toplumsallaşması, sadece savaş karşıtı olmakla olmaz; militarizmin, heteropatriyarkanın, ırkçılığın ve kapitalizmin iç içe geçmiş yapısını çözmekle olur. Birleşik mücadele dediğimiz şey, aslında “ortak acıyı ortak politikaya çevirmek” demektir. Bugün bir trans kadın öldürüldüğünde, bir Kürt köyü bombalandığında, bir mülteci Ege’de boğulduğunda ya da bir işçi katledildiğinde, bunların hepsi aynı sistemin farklı tezahürleridir. Barışın toplumsallaşması, bu parçalanmış acıları bir araya getirecek bir dayanışma pratiğiyle mümkün olur. Ben kişisel olarak şuna inanıyorum: barış bir “kimlik mücadelesi” değil, bir “onur mücadelesi”dir. Ama bu onur, kimliklerin üstünü örten değil, onları tanıyan ve yaşatandır. Dolayısıyla birleşik mücadele, kimseyi “önce sınıf, sonra kimlik” ya da “önce ulus, sonra toplumsal cinsiyet” diyerek sıralamayan bir mücadeledir. Bizim barış anlayışımız; kadınların, LGBTİ+ların, Kürtlerin, işçilerin ve mültecilerin bir aradalığıyla kurulabilir. Bu yüzden hem toplumsal cinsiyet hem de kimlik temelli ayrımcılıkla mücadeleyi bir “barış politikası” olarak görüyoruz. Birleşik mücadele dediğimiz şey de, aslında birlikte nefes almayı yeniden öğrenmek demek. Bu süreç kendi dinamiklerini ve kendi mücadele şekillerini bu temalarla ve birlikte inşa edilecek ortak yaşam kültürü ile ortaya koyacaktır. Tüm ötekiler ve ezilenlerin birliğiyle güçlü bir mücadele, bu mücadele ile de barışın toplumsallaşması sağlanabilir.
Küresel düzeyde halkların barış mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Küresel düzeyde baktığımızda, halkların barış mücadelesi bana hep “yeniden doğuş” hissi veriyor. Çünkü her kriz döneminde, her savaşta, bir yerlerde insanlar yeniden dayanışmanın yolunu buluyor.
Kolombiya’da kadınlar “barış anneleri” hareketiyle silahların susmasında rol oynadı. Filistin’de, Ukrayna’da, Sudan’da, Latin Amerika’da LGBTİ+ aktivistler barış hareketlerinin parçası olarak kendi sözlerini kuruyorlar. Bu bana hep şunu hatırlatıyor: barış uluslararası bir dil değil, ortak bir duygu. Bir trans kadın Kahire’de barış diyor, bir Kürt lubunya Diyarbakır’da, bir non-binary aktivist Berlin’de… Hepsinin söylediği şey aslında aynı: “Yaşamı savunuyoruz.” Ama şunu da unutmamak lazım: küresel düzeydeki barış politikaları da çoğu zaman LGBTİ+ları dışarıda bırakıyor. “Barış ve güvenlik” başlığı altında hazırlanan birçok uluslararası rapor, queer toplulukların yaşadığı militarist şiddeti hâlâ yeterince görünür kılmıyor. O yüzden bizler, uluslararası dayanışmayı sadece post atarak değil, politik bir dayanışma hattı olarak örgütlemeye çalışmalıyız. Ama unutulmaması gereken şey barışın küresel olması için, adaletin de küresel olması gerekiyor. Barış mücadelesi, bir ülkede kazanıldığında bile tamamlanmaz; başka bir ülkede insanlar kimliklerinden dolayı hala öldürülüyorsa, bu barış evrensel değildir. Sınırları aşan, dilleri ve kimlikleri birbirine dokunan bir barış hattı kurmamız gerekiyor. Barış, aslında hepimizin birbirine benzeme zorunluluğu olmadan yan yana durabilmesidir. Bunun Filistin için kurulmaya başladığını görüyoruz. Bu konuda daha fazla mücadele etmeliyiz ve küresel düzeyde öğrendiğimiz deneyimleri sürdürmeliyiz.
