Sürekli kadın olmanın faturası geldi önüne. Çocukluğu ve gençliği güllük gülistanlık olmadı. Birçok iniş çıkış yaşadı, ancak bunları güçlü dersler olarak gördü. Pes etmemiş, hayal kurma ve deneme cesaretini bulmuş bir kadın Yazgülü. Hikayesinin izini sürdük.
O, işe girmek için o kadar çabaladı ki. Bunun için hiç durmadan başvurular yaptı, dilekçeler verdi. Şevki kırılsa da yine yeni yerlerin kapısını çaldı. Bazen “yeterli deneyim” aradılar bazen de sebepsiz kabul etmediler. Çok kez hayal kırıklıkları yaşadı. İş bulmanın bu kadar zor olacağının ayırdında olmamıştı. Şöyle yorumluyordu içinde bulunduğu durumu. “O kadar başıma geldi ki. Bazı bölgelerde kimi sektörler erkeklerin egemenliğinde. Şimdilerde biraz değişse de hâlâ devam ediyor. Kadınların iş bulması çok sıkıntılı. Ya sekreterlik ya çocuk-hasta bakımı. Veya yemek, ev temizliği gibi işlerin dışında şans tanımıyorlar. Bu değişmeli. Yoksa bu işler dışında çalışmak isteyen kadına hayat o kadar engebeli ki…”
Sekiz çocukla zorlu bir yolculuk
O yıllarda köy okullarında “eğitmenler” varmış. Babası bu eğitmenlerden biri. İlkokula başladığında hayatın yoksul yüzü dikilmiş karşısına. Okulda erkek önlüğü giymek zorunda kalmış Yazgülü. Babası öğretmen olsa da kolay olmamış geçim. Çünkü hem köyde babasının kaldığı evin masrafları var hem de anne ve çocukların yaşadığı diğer evin. 8 çocuk ve iki ev sıkıntı yaratıyor. Önlük meselesi çok canını sıkmış. O günlere dair anekdotları paylaşıyor; “Bir gün yardımsever birileri okulda yoksul çocukları giydiriyordu. Benim şansıma da bir önlük düştü. Tabii ki çok sevinmiştim”. 2. Sınıfa geçtiğinde babasıyla birlikte bir Kürt köyünde devam ediyor eğitimine ve ilkokulu orada bitiriyor. “8 kardeşle çok zorluklar yaşadığımızı hatırlıyorum. Kışın kaban falan hak getire, donardık soğuktan. Çantam bile yoktu. Defter ve kitaplarımızı naylon poşetlerin içine koyardık. Yazın okullar tatile girince şehirdeki evimize gider, yeni öğretim yılında tekrar köye dönerdik. Bu hep böyle devam etti. Annem kentte abimlerle birlikteydi. Onlar üniversiteyi kazanıp Ankara’ya gidince evi teke indirebildik. Kalabalık ama dağınık yaşayan bir aileydik. Her birimiz bir yerdeydik. Babam emekli olunca İzmit’e yerleştik. Ortaokul ve lise hayatıma İzmit’te devam ettim. Aile olarak ilk kez bir araya gelebilmiştik. Annem, babam ve iki kız kardeşimle birlikte İzmit’te göçmen hayatı yaşamaya başladık. Ağabeylerimden ikisi evlenmişti. Diğer ikisi ise Ankara’da üniversite hayatlarına devam ediyorlardı”.
“Annesini defnederken insan işe gidebilir mi!”
Hayatı hep “düzenli bir iş” aramakla geçmiş Yazgülü’nün. “Oysa ticaret lisesini tercih etme nedenim kısa yoldan iş hayatına atılmaktı. Ama olmadı. İşsizlikle böylece tanıştım. İzmit sanayii bölgesi olmasına rağmen o koca kentte iş bulamamak o kadar kötüydü ki. Belki de doğum yerim Kars olduğundan olsa gerek. İşe alınmama nedenim bu olabilir mi acaba diye çok düşündüm”. Hayat planında asla iş bulmadan evlenmek yok. Bu arada geçici işlerde çalışıyor ama çoğunda parasını alamıyor. Ekonomik özgürlük çok önemliydi onun için. “Bir işe girmeden kesinlikle evlenmem” kararını ailesine sürekli tekrarlıyor. Tanıdık bir kasapta kasiyer olarak işe başlıyor. Ne talih ki anne hastalanıyor o tarihlerde. Kasaptaki işi çok fazla uzun sürmüyor, üç ay çalışabiliyor burada. Ve bu arada hasta olan annesi hayatını kaybediyor. Üç gün işe gidemiyor. Ölüm izni kullanıyor haliyle. Sonrasındaki haberler iyi değil; “İşe döndüğümde çıkarıldığımı öğrendim. Üç gün boyunca benim yerime bakan olmadığından yeni eleman almışlardı. Çok kötüydü bu yaşadığım. Bir insan annesini defnederken işe gidebilir mi ki!”
İpek halı örmek
İzmit’te uzun süre ‘o fabrika senin bu fabrika benim’ diyerek iş aramayı sürdürdü. Sonuç genellikle hüsrandı. Bu acı olayın ardından üç kız kardeş, Pendik’te evli ağabeylerinin yanına taşınıyor. Tabii babaları da yanlarında. Orada da bir bunalım yaşanıyor; “Evine yerleştiğimiz ağabeyim bir fabrika işçisiydi. Tam dokuz kişi olmuştuk burada. İş aramaya Pendik’te de pes etmedim. Fakat nafile. Bu semtte iş bulmam daha da imkansızlaştı”. Bu kez de hayatını ipek halı örerek kazanmak istiyor. Anlattıklarına kulak veriyoruz; “Tek çare olarak Hereke halısı ördüm ve o yolla para kazanmak istedim. Ne yazık ki olmadı. Sattığım halının parasını alamadım. Dokuz aylık emeğim heba olmuştu”.
Töre gereği ayrılamadı
Hep birlikte dokuz kişi yaşarken nelerle karşılaştı peki; “Zaman zaman tartışmalarımız oluyordu. Hayatın tadı tuzu kalmamıştı. Birbirimizin yaşam tarzını kabullenemiyorduk. İyice bunalmıştım. Çevre değişikliği zaten çok zordu”. Yeniden ev arayışına giriyor aile, Gebze Osmangazi’ye taşınma kararı alıyorlar fakat Yazgülü hiç istemiyor. “Ben o semtte asla yaşayamazdım. Önceden nasıl bir mahalle yapısı olduğunu biliyordum çünkü. Bazı akrabalarım orada ikamet ediyordu. Bana göre bir semt değildi. O kadar dar bir çevreydi ki. ‘Evlenip gideyim en iyisi’ dedim. Karslı olması tercih nedenimdi. Osmangazi’de yaşayacağıma kendi tercih ettiğim mahallede ve kendi evimde olmak bana iyi gelecekti. Nişanlılık üç ay kadar sürdü. Ailesi bir an evvel evlenmemizi istiyordu. Onu çok iyi tanıyamamıştım. Baktım çok farklı yönlerimiz var ama ayrılamadım. Çünkü bizim memleketimizde töreydi, nişandan ayrılmak asla olmazdı! Ne yazık ki evlendik. Eşim alkol müptalasıymış meğer. Dört yıl kadar evli kalabildim. Çok zorluklar yaşadım. Bu kez de babam çok hastaydı. Ve onu hasta haliyle üzmemek için sustum. Yaşadığım sorunları yansıtamadım. Töre gereği sarhoş bir adama katlanıyordum. Bu arada düzeltmek için de elimden geleni de yapıyordum. İçkiyi bıraktırdım hatta ama yeniden başladı. O içtikçe ve ben katlandıkça maalesef daha inanılmaz olaylar başıma geldi. Fiziksel şiddet görmedim ama daha beteri oldu, beni öldürmeye teşebbüs etmişti bir seferinde. Elinden zor kurtuldum. Bir kez de kolumdaki bilezikleri çıkarıp beni geceliğimle dışarı attı. Alt komşuma sığınmıştım!”
“Makası fırlattım işten çıktım”
Babasını kaybettikten sonra boşanabilmiş. O süreci paylaşıyor; “Babamın hastalığının çaresi yoktu. Prostat kanseri vücuduna yayılıyordu. Hastaneden eve getirilmişti. Ve hayatını kaybetti, ardından ben boşandım. ‘Geç kalmışım, keşke daha önce bitirebilseymişim’ diye geçirmiştim içimden. Artık özgürdüm, hafiflemiştim. Yeni hayatıma İstanbul’da başladım. İş bulmak daha kolaydı İstanbul’da. İki yıl evsiz yaşadım. Arkadaşlarımın, ağabeyimin bazen de akrabalarımın yanında kalıyordum. Bir tanıdığımın vesilesiyle deri ihracatı yapan bir işletmeye girdim”. Bu deri fabrikasındaki baskıcı ortamdan söz ediyor; “Bazen sabahlıyorduk. Kimi zaman gece 24.00’lere kadar çalışıyorduk ama işime geliyordu. O sıralar evim olmadığı için sabahlamak ya da geç saatlere kadar çalışmak ev sorununa geçici bir çözüm sağlıyordu. Ama kadınlara kötü muamele yapılması beni çok rahatsız ediyordu. Birgün mesai saatinde tuvalete gittim. Şef beni sorguladı. Efendim neden öğle yemeği arasında gitmemişim. Kafamın tası attı, boynumda iple asılı makası fırlatıp fabrikayı terk ettim”.
“Baltanın sapı bendendi!”
Çocuksuz kadın olması her zaman büyük avantaj sağlamış. “Evliyken de çocuğum olsun istememiştim zaten” diyor. Ve yine geçim derdine odaklanıyor. Nereye girse koşullar hep benzer; “Bir inşaat firmasında sekiz ay çalıştım. Hala bir evim yoktu bu arada. Firma sahibi iyi biri çıktı. Fakat o ‘iyi’ dediğim patron da sigorta yapmamıştı”. Ufuk’ta yeni bir iş var. O inşaat firmasından da bir şekilde ayrılmak zorunda kalıyor. Bu kez haberler iyi. Anlatıyor Yazgülü; “Bu kez İnşaat Mühendisleri Odası Kadıköy Temsilciliği’nde sekreter olarak çalışmaya başlayınca evimi kiralayabilmiştim. Boşandıktan tam iki yıl sonra rahatlamıştım. Özgürdüm artık. Fakat orada da beni fazla barındırmadılar. Çok anlatmak istemiyor oraya dair. Oda yönetimiyle aynı siyasi görüşe sahip olduğunu anlıyorum. Şu cümleyi kuruyor sadece; “Baltanın sapı bendendi!”
Yayınevi süreci
Uzun süren iş arama süreçleri, yine telefonlar, yine form doldurup beklemeler. O rutin problemlerle boğuşmalar. Yeni bir karar alıyor. Bakıyor ki iş bulmak artık daha da meşakkatli hale dönüşmüş. Bu kararın ardından yaşadıklarını paylaşıyor; “Bir arkadaşla bir yayınevini devraldık. Ne var ki bir süre sonra genel bir kriz baş gösterdi. Krizler ilk yayınevlerini etkiler. İnsanlar kitap almaktan vaz geçerler. Bizim buradaki gelirimiz de iki kişiye yetmez oldu. Ortaklığımızı bitirdik. Ne de olsa bu sektörde bir çevre edinmiştim. Bu kez bir yayınevinde çalışan olarak iş buldum. Fakat teknik aksaklıklar çıktı karşıma. Bilgisayarın klavyesi o kadar berbattı ki. Bir harfe basıyorsun beş harf çıkıyor. Ekran koruyucusu da yoktu ve floresan ışığı tepemde direk gözlerime yansıyordu. Erkek mesai arkadaşım da maalesef beni kendine rakip görüp, patrona hakkımda olumsuz iftiralar aktarıyordu. Hepsini duymuştum ama ses çıkaramıyordum. Üç ay sonra bozulmuş gözlerimle işime son verildi”. Burada çok tatsız bir durum var. Yayınevi sahibi sosyalist!
Bir tanışma ve yeni bir karar
Pes etmiyor her zamanki gibi. Yeni arayışlar. Birkaç yayınevinde çalışma deneyiminin ardından, 17 ağustos 1999 depremiyle büyük bir şok yaşıyor. İstanbul’dan Kaçma girişimi. 14 yıl aradan sonra yeniden evlilik planları. Akdeniz’de bir şehre yerleşmiş. Bu kentte çevresi olmadığı için iş imkanı da yok. Depremden dolayı geçirdiği travma da sürüyor bir yandan. Diğer taraftan şehre alışmaya çabalıyor. Dinliyoruz Yazgülü’nü; “Depremden sonra yalnız yaşamak çok zor geldi. Evlenmeye karar verdim. Arkadaş çevresinden birileri beni evleneceğim kişiyle tanıştırdı. İyi bir ‘kariyer’i olduğunu söylüyorlardı. İleri derecede Fransızca bilen ve benim gibi işsiz biri. Ben tabii babamdan maaş aldığım için yine de bir gelire sahiptim. Bu evlilik teklifini değerlendirmek istedim. Onun da çocuğu yoktu. Bu arada eşimle güneyde başka bir şehirde, Antalya’da ev tutmak istedik. Burada ev kiraları ve yaşam daha ucuzdu. Tası tarağı toplayıp doğru Antalya’ya gittik. Bir iş bulabilmiştim. Bu sefer yerel bir gazetede sayfa düzeni ve mizanpaj yapacaktım. Tabii oradan da dört ay çalıştıktan sonra ayrıldım ve içerde kalan maaşımı zor zar alabildim. Eşim yabancı dil bilse de iş bulmakta çok zorlanıyordu”.
Fas Rabat macerası
Bu birlikteliğinin üzerinden tam üç buçuk yıl geçmiş. Bu süre içinde beraberliği resmiyete dökmemişler. Çünkü babasından aldığı emekli maaşı kesilsin istememiş. Bu dönemde öyle bir şey başına gelmiş ki. Binlerce kadının başına gelenden farklı değil aslında. Hikayesinin bu kesitine dair şunları anlatıyor; “Bir tanıdık vasıtasıyla ona ülke dışında iş buldum. Ve vedalaştık ama daha sonra ben de gidecektim yanına. Nikahımızı Fas’ta kıymaya karar vermiştik çünkü. Fas’a altı ay sonra gidebilmiştim. Fakat bir de ne ile karşılaşayım. Hayatında başka bir kadın var! Büyük bir şok geçirdim”. Sonuç; ayrılık ve ülkeye dönüş. Yazgülü, bu vakaya “alçaklığın evrensel tarihi” diyor! Uzun zaman yaşamış bu travmayı da ama atlatabilmiş.
Emeklilik için zorlu yolları aşmak
Burdurlu Sultan’la tanışmasıyla birlikte yine bir şans daha yakalamış. Bu kesiti de dinliyoruz; “Antalya’da iş bulmak sıkıntıydı benim için. Sultan adlı bir arkadaş iç çamaşırı alıp satmamı, bu işte kazanç olduğunu ayrıntılı olarak anlattı. Aklıma yattı ve bu şehirde bu kez de iç çamaşırı satışına başladım. Hastanelerde satış yaparken, bu bölgede edindiğim çevrem de müşterim olmuştu. Ama Antalya bana artık dar geliyordu. Orada yalnızlık yaşıyordum. Yeniden İstanbul’a dönüş yaptım ve iç çamaşırı satış projesini burada devam ettirdim. Kendime beş tane hastane seçtim. Her gün bir hastaneye gidiyordum. Emekliliğimi tamamlamak için çalışmalıydım. Üç yılım kalmıştı. Şimdiye dek girdiğim işlerden aldığım ücretlerle yıllardır ödüyordum ‘İsteğe bağlı sigorta’ primimi. Biraz daha dayanırsam rahat edecektim. Üç yıl boyunca ara tatil bile yapmadan yoğun bir şekilde çalışmaya devam ettim”. Bu arada ilginç anıları da olmuş. Hastanede bu işi yaparken gençlerin muhafazakar yanlarıyla da karşılaşmış; “Bazı iç çamaşırlarının üzerinde koyun figürleri olurdu. Bundan rahatsız olan bir müşterim şöyle demişti; ‘Bunu alamam. Çünkü namaz kılarken melekler gelmezler bunu giyersek’. Çok şaşırmış ama ses etmemiştim”.
“Yaşıma göre iş bulabilsem”
O artık emekli. Travmanın tüm karmaşıklığıyla boğuşurken şimdi dingin. Hikayesini anlattıktan sonra biraz da deşarj olmuş gibi. Kadınların çoğu hikayelerini paylaşırken kendilerini iyi hissediyor. Yaşanmışlıklar hakkında konuşmayı normalleştirmek bir yol açıyor sanki. Ne kadar çok konuşursak, ifşa edersek kendimizi o kadar az yalnız ve daha iyi hissediyoruz. Yazgülü’nün önündeki yolda eskisi gibi çok fazla engel yok. Ekonomik sorunlarla elbette yine boğuşuyor. İki kedisinin mırıltıları bir “terapi” gibi ona. Diyor ki; “Evet, başardım emekli olabildim. Ama şu anda emeklilere verilen maaş o kadar az ki. Ev kiramı karşılamaya yetmiyor bile. 68 yaşımdayım. Yaşıma başıma göre iş bulsam inanın çalışacağım. Ama dedim ya işler genelde erkeklerin elinde. Erkekler iyi ya da kötü iş bulup çalışıyorlar. Onları evlerinde bir konfor bekliyor. Eşleri her türlü ihtiyaçlarını karşılıyor. Yemekleri yapılıyor, çamaşırları yıkanıyor. Temiz bir eve giriyorlar. Kadınlar öyle mi? İşinden döndüğünde evdeki işler onları bekliyor. Bu yaşımda eğer geleceğimden endişe ediyorsam, bu sistemde çok ciddi bir sorun var demektir!”
Ayla Önder
(kadinisci.org)
