Bu yazı Aralık 2025’in sonuda yazılmış ve Enternasyonal Dayanışma dergisinin dördüncü sayısında yayımlanmıştır.
2000’li yıllar kapitalist sistemin artık tek bir ekonomik bunalımla sınırlandırılamayacağını, bunun yerine iç içe geçmiş, birbirini tırmandıran çoklu krizlerin egemen olduğunu açıkça gösteriyor. Finansal istikrarsızlık derinleşen gelir eşitsizliği, fosil enerji bağımlılığına dayalı fiyat şokları ve iklim felaketleri, emperyal rekabetin yarattığı jeopolitik kırılmalar ve yaygın savaşlar bu çoklu krizin ayrılmaz parçaları hâline geldi. Böyle bir tabloda, sadece ekonomi politikler değil, siyasal rejimler, toplumsal ilişkiler ve ideolojik aygıtlar da yeniden şekilleniyor.
İlke TV için yazdığım[1] yazıda 2025’te Filistin, Ukrayna ve Suriye’deki işgalleri yazmıştım. Şimdi bunlara ABD’nin Venezuela’ya gerçekleştirdiği işgalci saldırı eklendi. Bunları burada tekrarlamayacağım.
Bu yazıda emperyalizmin krizi, aşırı sağın yükselişi, özellikle Trumpizm’in ideolojik ve siyasal çerçevesi ve bu koşullarda ortaya çıkan başta işçi sınıfı olmak üzere çeşitli direnişleri tartışacağım. Bu üç olgu günümüz kapitalist dünyasında birbirinden ayrılamaz bir şekilde iç içe geçmiş durumdadır.
Emperyalizmin krizi
2008 ekonomik krizinden sonra neoliberal küreselleşme modelinin yarattığı yapısal kırılmalar, 2020 sonrası dönemde hızla derinleşti. Finansal spekülasyon ve sermaye akımlarının denetimsizliği, gelir dağılımındaki uçurum, devletlerin kriz karşısındaki yetersiz sosyal koruma mekanizmaları, emperyal merkezlerde hem ekonomik hem de siyasal istikrarsızlık üretmeye başladı. Bu süreç yalnızca fiyat ve üretim mekanizmalarını etkilemedi; siyasal aidiyetleri, sınıfsal düşünüşü, milliyetçi söylemleri ve devlet pratiklerini derinden sarstı.
Emperyal krizin bir sonucuna dönüşen bu yapısal çatlaklar, karşıt eğilimleri de beraberinde getirdi: bir yandan milliyetçi-popülist, otoriter politikalar yükselirken, diğer yandan kitlesel toplumsal itirazlar, grevler, protestolar ve ideolojik yeni arayışlar görünür hale geldi. Bu çelişkiler, emperyalizmin sadece maddi üretim koşullarını değil, aynı zamanda siyasal mantığını da yeniden tanımlıyor.
Aşırı sağın yükselişi ve Trumpizm
Trump’ın ikinci döneminin başlıca unsurlarını Enternasyonal Dayanışma dergisinin bir önceki sayısına yazmıştım.[2] Burada daha çok artık Trumpizm diye siyasete yerleşen ideolojinin içeriğini tartışacağım.
Aşırı sağın yükselişi bugünün siyasi haritasında bir sapma değil, bilakis kriz koşullarında sermaye düzeninin ideolojik bir savunma mekanizması olarak işletilen bir süreç olarak okunmalıdır. ABD gibi emperyal merkezlerde, neoliberal politikaların yarattığı yapısal yoksullaşma, iş güvencesinin çöküşü ve güvenlik söylemlerinin yükselişi, milliyetçi ve popülist söylemlerle birleştirildi. Bu tarz söylemler sınıfsal çatışmaların üzerini örtmeyi, toplumsal öfkeyi göçmenlere, “iç-dış tehditlere” ve zararlı elitlere yönlendirmeyi hedefledi.
“Trumpizm” yalnızca bireysel bir siyasal figürün adı değil; emperyalist merkezlerde krizin otoriter tahkimatla yönetilmesinin simgesel bir ifadesidir. Bu ideolojik çerçeve, sınıfsal çelişkileri kültürel ve güvenlik temelli çatışmaların arkasına gizleyerek, neoliberal siyasal yönetişimi yeniden düzenleme stratejisi olarak işlev gördü. Bu yönelim devlet aygıtının önceliklerinde de somutlaştı: kamusal refah kurumları zayıflatıldı, sınır güvenliği ve iç güvenlik aygıtları genişletildi, göç ve “iç tehdit” söylemleri üzerinden ortodoks neoliberal politikalar farklı bir ideolojik kılıfla yeniden üretildi.
Trump’ın 2026 bütçe taslağı bunun çarpıcı bir örneği. Savunma harcamalarını 1 trilyon doların üzerine çıkarmayı planlıyor, bunu finanse etmek için eğitim, çevre koruma ajansı ve dış yardım gibi sosyal alanlardan yaklaşık 163 milyar dolarlık kesinti öngörüyor[3]. Bu bütçe yönelimi, emperyalist savaşlara ve küresel askeri tahakküm mekanizmalarına ayrılan kaynakların, toplumun geniş kesimlerine, sosyal hizmetlere ayrılan kaynaklardan nasıl sistematik olarak kaydırıldığını gösteriyor.
Bu dönüşüm Trumpizm’in iddia ettiği “anti-elitizm” söylemi ile somut çıkar politikaları arasındaki derin çelişkiyi açığa çıkarıyor. Milliyetçi retorik sermaye lehine işleyen bütçe ve güvenlik önceliklerini perdeleyen bir örtü işlevi görüyor. Devlet aygıtı kriz koşullarında savaş, silahlanma ve iç güvenlik ekseninde yeniden yapılandırılıyor. ABD gerileyen ekonomik gücüne karşı dünyaya hegemonyasını dayatmak için askeri aygıtını kullanacağını Venezuela’da bir kez daha gösteriyor.
Krizlere karşı işçi sınıfı kıpırdıyor
2025 yılında hızla artan yaşam maliyetleri ve reel ücretlerin erimesi, neoliberal düzenin “istikrar” iddiasının fiilen çöküşünü ortaya koydu. ABD’den Avrupa’ya, Kanada’dan Hindistan’a kadar farklı coğrafyalarda patlak veren grevler, neoliberal kemer sıkma politikalarının toplumsal rıza üretme kapasitesini tükettiğini gösterdi.
Avrupa’da Belçika ve Portekiz’de genel grevler, Almanya’da havaalanlarındaki kitlesel iş bırakmalar, Yunanistan’da tarım işçilerinin eylemleri gerçekleşti. Bu grevler yalnızca sendikal taleplerle sınırlı kalmadı; barınma, ulaşım ve kamusal hizmetlerin özelleştirilmesine karşı geniş toplumsal itirazlara dönüştü. İşçi hareketi ekonomik taleplerin ötesine geçerek neoliberal düzenin politik ve ideolojik çerçevesini sorgulamaya başladı.
ABD’de ise Starbucks çalışanları ve Boeing makinistleri gibi farklı sektörlerdeki uzun süreli grevler, sendikal mücadelenin sadece geleneksel sanayi sektörleriyle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda hizmet sektörü ve yüksek teknoloji alanlarında da yeniden güç kazandığını ortaya koydu. Bu grevler şirket kârları ile işçilerin yaşam koşulları arasındaki uçurumu görünür kıldı; mücadele sadece ücret taleplerini aşarak sosyal adalet, eşitlik ve kamusal yatırımlar talebine doğru genişledi.
İşçi sınıfı hareketi, reel ücretlerin erimesine karşı ücret artışı taleplerini dile getirirken; çalışma saatlerinin kısaltılmasını, güvencesiz istihdam biçimlerine karşı direnişi ve sosyal hakların korunmasını da vurguladı. 2025’i önceki dönemlerden ayıran temel unsur bu taleplerin artık savaş bütçeleri, militarizm ve neoliberal kemer sıkma politikalarıyla doğrudan ilişkilendirilmesiydi.
Özellikle emperyal merkezlerde savunma ve güvenlik harcamalarının rekor seviyelere çıkarıldığı bir dönemde sağlık, eğitim ve sosyal yardım bütçelerinin kısılması, emekçiler açısından krizin sınıfsal niteliğini görünür kıldı. Bu resim işçi sınıfı direnişini ekonomik taleplerin ötesinde politik bir içerikle donattı. Liman işçilerinin silah sevkiyatlarına karşı iş bırakma eylemleri, kamu emekçilerinin bütçe kesintilerine karşı direnişi ve lojistik sektöründeki grevler, emek mücadelesinin emperyalist savaş ekonomisiyle doğrudan temas ettiği alanlar hâline geldi.
Sendikal hareketin dönüşümü
2025’te işçi sınıfı direnişinin bir diğer belirleyici yönü sendikal hareketin sınırlarının ve çelişkilerinin açığa çıkması oldu. Geleneksel sendikal yapılar çoğu zaman mücadeleyi dar ekonomik taleplerle sınırlandırmaya çalışırken, tabandan yükselen inisiyatifler daha geniş bir politik çerçeve talep etti. Bu durum işçi sınıfının homojen bir özne olmaktan ziyade farklı deneyimlerin ve mücadele biçimlerinin kesiştiği çok katmanlı bir yapı olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Yeni sınıf hareketleri, güvencesiz çalışanlar, göçmen işçiler, genç emekçiler, güvencesiz çalışanlar sendikal bürokrasinin ötesinde örgütlenme arayışlarını hızlandırdı. Bu durum direnişin daha kapsayıcı, esnek ve ağsal (network) biçimler kazandığını gösteriyor. Hiyerarşik değil, yatay ve çok merkezli bir örgütlenme dinamiği ortaya çıkıyor.
Bu yeni şekillenen mücadele hattı aynı zamanda anti-emperyalist ve anti-ırkçı mücadelelerle sıkı bir bağ kurdu. Gazze’deki yıkıma karşı yükselen küresel dayanışma dalgası İtalya, Yunanistan ve Portekiz’deki işçi grevleriyle kesiştiğinde sınıf mücadelesinin uluslararası karakteri somut bir biçim kazandı. Göçmen emeğinin hedef hâline getirildiği, sınır politikalarının sertleştirildiği koşullarda işçi sınıfı mücadelesi aynı zamanda ırkçılığa ve milliyetçi bölünmelere karşı bir hat oluşturdu.
Trumpizm’e karşı toplumsal itiraz
2025’te ABD’de Trumpizm’e karşı gelişen toplumsal itiraz “No Kings” protestolarında somutlaştı[4]. Trump’ın otoriter eğilimlerine, yürütme yetkilerinin genişletilmesine ve demokratik mekanizmaların aşındırılmasına karşı milyonlarca insanın sokağa çıkması, Trumpizm’in toplumsal meşruiyetinin sanıldığı kadar sağlam olmadığını gösterdi. Bu protestolar yalnızca liberal bir anayasal savunuyu değil; aynı zamanda artan eşitsizliklere, ırkçılığa ve devlet şiddetine karşı biriken öfkeyi de görünür kıldı.
Bu toplumsal itiraz, işçi sınıfı yürüyüşleri, direnişler ve sendikal mücadelelerle örtüştüğünde, sağ popülizm ile toplumsal demokratik talepler arasındaki mesafenin ne denli derinleştiğini göstermiş oldu.
Direnişin bir diğer boyutu ise sandıkta ortaya çıktı. İrlanda’da göçmenlerden ve yoksullardan yana politikalar izleyen bir adayın cumhurbaşkanı seçilmesi; New York’ta Müslüman bir sosyalistin hem Trumpizm’e hem de yerleşik siyasi düzene karşı güçlü bir zafer kazanması; Seattle’da hayat pahalılığına karşı zenginlerin daha fazla vergilendirilmesini savunan sosyalist bir adayın kazanması, bu çok biçimli direnişin siyasal yansımaları oldu³.
Bu örnekler, aşırı sağın yükselişinin mutlak ve karşılıksız olmadığını; kriz koşullarında sol, eşitlikçi ve dayanışmacı alternatiflerin de toplumsal karşılık bulabildiğini gösterdi.
Çok biçimli direniş, yeni siyasal ufuklar
2025 bize şunu net biçimde gösterdi: emperyalizmin krizi derinleşirken, aşırı sağ tek seçenek değil[5]. Çok biçimli direnişler, Trumpizm ve benzeri otoriter hatlarla mücadelenin ötesinde, başka bir toplumsal düzenin mümkün olduğunu de görünür kılıyor. Grevler, Gazze dayanışması, “No Kings” protestoları ve seçim zaferleri gibi çok yönlü mücadele biçimleri, yalnızca itiraz etmekle kalmıyor; başka bir siyasetin altyapısını da kuruyor.
Trumpizm’in gücü, krizi milliyetçilik ve korku üzerinden yönetebilmesinden gelir; gücü buna dayanır. Fakat zayıflığı, bu kriz koşullarının eşitlikçi ve kamucu çözümler için giderek daha geniş bir toplumsal meşruiyet üretmesindedir.
Bugün “radikal” diye yaftalanan talepler yarının en sıradan kamusal hakları olabilir. Bernie Sanders’ın Mamdani yemin töreninde söylediği gibi, yeni dönemde demokratik sosyalistlere seçim kazandıran talepler en temel insan haklarını kapsıyor:
“Dünya tarihinin en zengin ülkesinde insanların uygun fiyatlı konutlarda yaşayabilmelerini sağlamak radikal bir şey değildir.
Ücretsiz ve yüksek kaliteli çocuk bakımı sağlamak radikal bir şey değildir.
Ücretsiz otobüs ulaşımı radikal bir şey değildir.
Ve şehirdeki her ailenin, gelirine bakılmaksızın, uygun fiyata kaliteli gıdaya erişebilmesini sağlamak radikal bir şey değildir.
Son olarak ve belki de en önemlisi, zengin ve büyük şirketlerin adil vergi paylarını ödemeye başlamalarını talep etmek radikal bir şey değildir.”
2025’in direnişleri, sadece Trumpizm’in yenilebileceğini göstermekle kalmadı; aynı zamanda sınıfsal, siyasal ve ideolojik eksende yeni bir mücadele ufku açtı. Bu mücadele neoliberal hegemonya ile otoriter popülizm karşısında artık sadece savunma değil, aynı zamanda alternatif bir hegemonya inşası için de bir zemin oluşturuyor.
Yıldız Önen
[1] https://ilketv.com.tr/krizlerin-normallestigi-bir-dunyada-2025ten-kalanlar/
[2] https://enternasyonaldayanisma.org/2025/08/15/trumpin-ikinci-donemi-kapitalizmin-coklu-krizi-savaslar-ve-direnis/
[3] https://www.politico.com/news/2025/04/07/hegseth-trump-1-trillion-defense-budget-00007147
[4] https://ilketv.com.tr/abdde-isyanin-adi-no-kings/
[5] https://ilketv.com.tr/2026da-umuda-da-yer-var/