“UNICEF’in son raporuna göre Türkiye, çocuk refahında 36 ülke arasında 35. sırada. Çocukların yaşam memnuniyeti düşüyor, intihar oranları artıyor, yoksulluk derinleşiyor. Sadece eğitimde değil, sağlıkta, beslenmede, sosyal ilişkilerde de gerideyiz. Bir toplumun aynası çocuklarıdır. Aynaya bakmaya hazır mıyız?”
UNICEF, geçtiğimiz ay 36 ülkeyi kapsayan bir rapor yayımladı:
“Çalkantılı Bir Dünyada Çocukların Durumu”.
Türkiye, çocuk refahı sıralamasında 35. sırada yer aldı.
Evet, yanlış duymadınız: 35.
Bizden sonra sadece Romanya var.
Ama “millî gururumuz” buna da sevinir belki: Hâlâ son değiliz!
Peki bu sıralamanın arkasında ne var?
Sadece bir istatistik mi bu?
Hayır.
Bu, bir çocuğun sessiz çığlığıdır.
Bir toplumun aynadaki çatlağıdır.
VERİLERİN DİLİYLE ÇÖKÜŞ
YAŞAM MEMNUNİYETİ:
15 yaşındaki Türk çocuklarının sadece %57’si yaşamından memnun.
OECD ortalaması %75’in üzerindeyken bu oranla en mutsuz çocuklar bizde.
ERGEN İNTİHARLARINDA REKOR ARTIŞ:
Türkiye’de son 5 yılda ergen intiharları %80 artmış durumda.
Bu, rapora göre en yüksek artış oranı.
Yani “geleceğimiz” dediğimiz gençler, artık bu geleceği yaşamak istemiyor.
OBEZİTE VE FİZİKSEL HAREKETSİZLİK:
5–19 yaş grubundaki çocukların %34’ü aşırı kilolu.
Kentleşme, okul bahçesizliği, sporsuz müfredat, hazır gıda çemberi:
Çocuklar büyümüyor, şişiyor.
AKADEMİK VE SOSYAL BECERİ GERİLİĞİ:
PISA 2022’ye göre çocuklarımızın %73’ü temel matematik yeterliliğine bile sahip değil.
Sosyal bağlantı skoru ise 36 ülke içinde sondan ikinci.
Yani ne sayabiliyorlar, ne sarılabiliyorlar.
SOSYOLOJİK ANALİZ: NEYİ UNUTTUK?
Çocukların mutsuzluğu, sadece ekonomik değil.
Bu, aynı zamanda politik bir başarısızlıktır.
Çünkü;
Neoliberal sistem, çocukları “yarışan bireyler” hâline getirdi.
Rekabet kültürü, arkadaşlığı değil “başarıyı” yüceltti.
Test merkezli eğitim, düşünmeyi değil ezberlemeyi öğretti.
Kentsel dönüşüm, oyun alanlarını AVM’lere kurban etti.
Ekran kültürü, sokaktaki dostluğu dijital ‘like’lara dönüştürdü.
Velhasıl çocuklar artık “oyun” değil, “performans” üzerinden var olabiliyor.
EN ÇOK KAYBEDENLER: YOKSUL, KIRSAL, KADIN
UNICEF raporu demiyor belki ama biz biliyoruz:
Bu yıkım her çocuğu eşit vurmadı.
Kırsalda yaşayan kız çocukları,
Göçmen ailelerin çocukları,
Engelli ve yoksul çocuklar…
Bu gruplar için istatistik bile tutulmuyor.
Onlar “ölçülemeyenler” sınıfında.
Çünkü devletin sisteminde “görünür” olmak için önce “varsıl” olmak gerekiyor.
Özel okul ücretlerinin yıllık 400 bin liradan başlayıp 1,5 milyon liraya ulaştığı bir ülkede, çocuğunun çantasına bir haşlanmış yumurta, üç zeytin koyamayan ailelerin varlığı; bu topraklardaki gelir uçurumunu sadece anlatmıyor, resmen haykırıyor.
İşte bu nedenle çocuklar yalnızca eğitime değil, eşitliğe de aç.
Ve biz bu açlığı görmezden geldikçe, gelecek dediğimiz şey sadece bir yanılgı olarak kalacak.
GELECEĞİN SIRTINA YÜK VURMAK: ÇOCUK İŞÇİLİĞİ GERÇEĞİ
UNICEF’in çocuk refahı raporunda yer almayan ama Türkiye gerçeğinin derinliklerinde kanayan bir başka yara daha var: çocuk işçiliği.
Resmî verilere göre Türkiye’de 5–17 yaş arası yaklaşık 720.000 çocuk çalışıyor. Her 23 çocuktan biri, sabah derse değil, işe gidiyor. Kimi çöp topluyor, kimi tamircide araba tamir ediyor, kimi tarlada gün doğmadan kamyonetin arkasında.
Bu çocuklar ne çocuk olabiliyor ne işçi sayılıyor; sistem onları istatistik dışı bir boşluğa itiyor.
Daha da kötüsü: Bu durum “normalleştiriliyor.”
İşveren için ucuz iş gücü, aile için ev masraflarına destek, devlet için yok hükmünde.
Çocukların sırtına okul çantası değil, hayatın yükü bindiriliyor.
Ve biz hâlâ “gelecek nesil” diyoruz. Oysa o gelecek çoktan ağır sanayide ezilmiş olabilir.
NE YAPMALI? (VE NEDEN HEMEN ŞİMDİ)
Öncelikle, her okulda tam zamanlı çalışan psikolojik danışmanlar görevlendirilmelidir. Çünkü çocukların yalnızca sınav stresi değil, hayatın ağırlığıyla da baş etmeye ihtiyacı var. Ergen intiharlarının tırmandığı bir ülkede ruh sağlığı desteği artık lüks değil, yaşamsal bir zorunluluktur.
Eğitim sistemi baştan sona yeniden ele alınmalı. Ezbere dayalı, sınav odaklı model terk edilmeli; yerine çok yönlü becerilere dayanan, yaratıcı, eleştirel düşünmeyi teşvik eden bir sistem kurulmalıdır. Çocuk sadece bilgi değil, umut da öğrenmelidir.
Dijital okuryazarlık eğitimi, hem çocuklara hem de ebeveynlere verilmelidir. Ekranların sadece bir teknolojik araç değil, aynı zamanda bir sosyal risk olduğu unutulmamalı. Ekran başında geçen saatler çocukların ruhunu eritiyor; buna karşı bilinçli direnç ancak eğitimle mümkün olur.
Kantin politikaları ve okul içi fiziksel aktiviteler baştan yazılmalıdır. Hazır gıdaya mahkûm, hareketsiz çocuklar değil; dengeli beslenen, oynayan, hareket eden çocuklar sağlıklı bir toplumun temelidir. Bahçesiz okullar utançtır; her çocuk doğayla ve oyunla büyümelidir.
Son olarak, yoksul ve dezavantajlı çocuklar için doğrudan okul temelli sosyal destek programları uygulanmalıdır.Kimi çocuklar sabah çantasına ne kitap koyabiliyor ne kahvaltı. Eğitimde fırsat eşitliği ancak sosyal adaletle mümkündür.
SON SÖZ: BİR NESLİ KAYBEDİYORUZ
Türkiye’de çocuk olmak:
Oyuncak yerine sınav kitapçığı,
Arkadaş yerine rakip,
Bahçe yerine beton zemin,
Sokakta oyun yerine tablet ve cep telefonları,
Kahkaha yerine kaygı demek oldu.
Ve bu sessizlik, gürültüye boğulmuş bir toplumun suç ortaklığıdır.
“Çocuklar gülmediği sürece, hiçbir başarı gerçek değildir.”
Çünkü bu ülkenin geleceği, ancak gülmeyi hatırlayan çocuklarla inşa edilebilir.
Erkan Erdem