İşçi sınıfının göçmenlerle dayanışmasının önemi üzerine

“İnsanlar tarihlerini kendileri yapar; ama onu özgür iradeleriyle değil, kendi seçtikleri koşullar altında değil, dolaysız olarak önlerinde buldukları, verili, geçmişten devrolan koşullar altında yaparlar. Tüm ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker. Ve tam da şeyleri ve kendilerini dönüştürmekle, henüz ortada bulunmayan bir şeyi yaratmakla uğraşır göründüklerinde, tam da böylesi devrimci bunalım çağlarında, korku içinde geçmişin ruhlarını yardıma çağırır, dünya tarihinin yeni sahnesini eski oldukları için saygı duyulan giysilerle ve devralınan bir dille oynamak üzere, onların adlarını, savaş sloganlarını ve kostümlerini ödünç alırlar.”[1] (Marx, 2016)1                                                                                                                 

“Dört bir yanımızda kurtlar uluyor. Geçen yüzyılın sonundan beri gelmekte olduklarını haber vermişlerdi zaten; İnsanlar artık ulus-devletlerin sınırlarına bağlı hissetmiyorlar kendilerini; dünyanın dört bir yanına sürekli göç ediyorlar, iltica ediyorlar, yer değiştiriyorlar ya da en azından bunu yapmaya çalışıyorlar. Keyifleri öyle istediği için değil, bir şeyi kanıtlamak için de değil; gerçek, hayati, kaçınılmaz ve bazen ölümcül zorunluluklar yüzünden. Kapitalist dünya-sisteminin “kıymetlisi” olan özel mülkiyet, kapitalizmin kendisi tarafından geliştirilen yeni üretim teknolojilerine, fabrikaların ve ofislerin olduğu kadar şehirlerin, ulusların ve kıtaların da duvarlarını aşan “dijital yeniden üretim” diyebileceğimiz şeye karşı direnemiyor…’’ (Somay, 2022)

Bülent Somay’ın Tufan Göründü -Neoliberalizmin İflası Üzerine Altı Deneme adlı kitabından yukarıdaki alıntıladığım kısmı okurken bir kez daha aklımdan geçirmeden edemediğim fikir şuydu: Kapitalizm gerçekten de oldukça “zekice” bir sistem. Neden mi? Düşünsenize, dünyanın herhangi bir toprak parçasına herhangi bir ekonomik çıkarınız için bir dizi plan program sonrası müdahale ediyorsunuz.  “Bunlar çok cahil, hiçbir şey bilmiyorlar bu ayak takımına demokrasi ve özgürlükler götüreceğiz bize şükretmeliler.” Ne kadar “ilerici” fikirler “gerisi” ne olurdu acaba?

Devam ediyorsunuz, senden yana olan patronları ve sermaye gruplarını mevcut   devlet örgütünün içinde bulunduğu politik krizlerine de dahil ederek çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için çabaladığınız bir dizi plan programı hayata geçirmek için kolları sıvıyorsunuz. Tabii ki öncelikle yapılacak iş o topraklarda birleşik bir emek hareketinin oluşmasını engellemek. Bunun için, olanca gücünüzle işçi sınıfı içindeki etnik kimlik ve dini inanç farklılıklarının birbirine düşman olması için politikalar üretiyorsunuz. Tabii ki bunun en güçlü ayağı olacak olan silahlı çatışmalar ve ardından savaş ortamının bir an önce hayat bulması gerekiyor. Çıkması desteklenen savaşta (savaşın temelinde hangi sebepler olursa olsun hiç önemli değil, ister etnik ister dini/mezhepsel ister ekonomik) her türlü kazanan siz oluyorsunuz. Yani savaşın tanrısı sizsiniz. İnsanlık tarihinde üretilen onlarca savaş tanrısının hiçbiri elinize su bile dökemez.

Silah tüccarlarını vatansever olarak bizlere sunan sistem, üzerine bombalar yağdırdığı insanların başka ülkelerde sığınmacı olup ucuz iş gücü olmaları için elini çabuk tutmak zorunda. Çünkü bir an önce kendine milyon dolarlar kazandırmasını bekleyen, uyuşturucu ticaretinden insan kaçakçılığına, kadın ve çocuk ticaretine, her alanda destekçileriniz olan gruplar oldukça sabırsız.

Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, buralı ve zengin

Komşu ülkeler başta olmak üzere dünyanın birçok yerine savaş sonrası zorunlu göçlerle dağılmış olan bu insanları, gittikleri ülkelerde milliyetçi/ırkçı tehditlere karşı hedef haline getirilmesi için elinizden geleni yapıyorsunuz. Çünkü sığınmacıların/ mültecilerin artmaya başlamasıyla, mevcut işçi sınıfını bölüp parçalamak için patronlara gün doğmuş oluyor. Ardından durmuyorsunuz, savaş sonrası yerle bir olmuş olan o ülkeyi “imar” etmek için inşaat patronları avuçlarını ovuşturmaya başlıyor. Bu “ihya” etme sürecinin onlarca bileşeni, pastadan kendilerine düşecek payı bir an önce almak için, uluslararası sermaye düzeninde ilişkilerini canlı tutmayı ihmal etmiyorlar.

Savaşı çıkart, taraflara silahları sat, milyonlarca mülteci oluştur, gidenler gittikleri yerde patronların yeni gözdesi ucuz iş gücü olsunlar, milliyetçi histeri sahibi sağcılar tarafından her durumda hedef gösterilsinler. Savaş sonrası yakılıp yıkılmasına destek verdiğin şehirleri, ülkeleri tekrar inşa etmek vakti geldi de. Savaş tamtamlarını çalarken milliyetçi duyguları kabart, kendini alkışlat, herkes orduna askerine methiyeler dizsin, yarattığın ekonomik krizin üzerine savaşın ekonomik yükünü patronlara değil halka yükle. Ve dönüp ülkesini bombaladığın için buraya gelen mültecinin aleyhine, buralı olan işçiye “mülteciler senin ekmeğini çalıyor” diyerek işçi sınıfını bölünmüş halde tutmaya devam et. Bu döngü dünya üzerinde sadece coğrafya olarak farklılık göstersin, uygulamalarıyla ve günün sonunda kazanan sermaye ilişkileriyle yıllar yılları kovalasın. Gerçekten muazzam bir sistem.

Neoliberal ekonomi politikaları eksenli bu politik hat tüm göç türlerinin nedenlerinin ortak özellikleri olarak görülebilir. Peki, dünyadaki tüm göçleri kapitalist üretim ilişkileriyle mi açıklayacağız? Tabii ki hayır. Göç olgusu ilk insanlardan bu yana var olan bir olgu. Göçlerin kapitalizm ile ilişkisinde, bu göçlerden sermaye ne bekliyor, nereye nasıl odaklanıyor, bunu tartışmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Göç dediğimiz insanların kitlesel olarak yer değiştirme hareketleri; ekonomik, sağlık ve eğitim koşullarındaki eşitsizliklerin olması, sürekli çatışma ortamlarının devamında ortaya çıkan savaşlar, iklim değişiklikleri, tarımsal alanların yok olmaya başlaması ve benzeri bir dizi olayla biçimlenmekte. Bu hareketlilikler sonrasında, hem göç alan hem de göç veren ülkelerin emek piyasaları ve siyaset üretme süreçleri çok değişkenli boyutlara evrilebiliyor. Örneğin Türkiye’de ırkçı bir parti olan Zafer Partisi ve türevlerini, Suriyeli göçmenlere ve Kürtlere yönelik sürekli yalan yanlış ve nefret dolu argümanları olmadan; barıştan, emekten, özgürlüklerden, insan haklarından vb. evrensel değerlerden bahsederken görebilen var mı? Tabii ki hayır. Çünkü ırkçı ve egemen sınıfın milliyetçi partilerinin amacı, yukarıda bahsettiğim gibi patron eksenli ve işçi sınıfının birleşme koşullarını ortadan kaldırmak odaklı olduğu için, sürekli sermayenin düdüğünü çalmayı kendilerine rehber edineceklerdir.

Dünya Göç Raporu’na (2024) göre, 2020 yılı itibarıyla dünya genelinde yaklaşık 281 milyon uluslararası göçmen bulunmaktadır ve bu sayı küresel nüfusun yaklaşık %3 buçuğunu temsil etmektedir. Yine aynı rapora göre, 2000 yılında 150 milyon olduğu belirtilen uluslararası göçmen sayısının geçen süre zarfında önemli ölçüde arttığı görülmektedir. Diğer yandan uluslararası göçmenler küresel işgücünün yaklaşık %5’ini oluşturmaktadırlar; bu işçiler, tarım, inşaat ve turizm başta olmak üzere çeşitli sektörlerde önemli düzeyde yer almaktadırlar. (Akkuzu, 2025)[2]

Yaratılan bu piyasada görüldüğü üzere göçmen sayısı her geçen gün artmaktadır. Evlerinden, yurtlarından edilen bu insanların küresel ölçekte ucuz iş gücü piyasasının baş aktörleri olmaları bir tesadüf değildir. 20. yüzyılın son çeyreği itibariyla dünyada neoliberal politikalara bağlı olarak ortaya çıkan mültecilik/göçmenlik tartışmalarında Türkiye oldukça gerici bir tutum sergilemeye devam etmektedir.

Türkiye’de ulus-devlet olma (1923) süreciyle başlayan; farklı olanı kabul etmeme, mevcut farklılıklar üzerinde tahakküm kurmak ve farklı olanları kendine benzetebilmek için uygulanan asimilasyoncu politikaların ulus-devlet için faydalı olduğuna dair inanç azalarak da olsa devam etmektedir. Türkiye’de özellikle Arap ve Kürt mültecilere yönelik ayrımcı ve ırkçı argümanların güçlü olmasının nedenlerinden biri de cumhuriyet öncesi onlarca ulusun bir arada yaşadığı yaşam atmosferinin ulus devlete aktarılamamasıdır. Kendinden olmayana yani farklı olana eğitim aracılığıyla düşman olarak yetiştirilen toplumsal yapıdan, azınlıklar ve mülteciler hakkında, evrensel insan hakları bağlamında olumlu düşünebiliyor olması pek beklenen bir olgu değildir.

İşçi sınıfının içinde var olan göçmen emeğine karşıtlık, bir tesadüf mü?

Bu tartışmanın genel hatlarından bahsetmeye başlamadan önce “zekice” bir olgudan tekrar bahsetmek gerektiğini düşünüyorum.  O da kapitalizmin mevcut ekonomi-politik krizlerinin hepsini işçi sınıfının üzerine yıkma becerisidir. Bu beceri sadece işçi sınıfını ırk, cinsiyet, din, inanç vb. üzerinden bölerek birbirine düşürmesi üzerinden kendini göstermiyor. Kapitalist üretim ilişkisine karşı, sözde alternatif olarak kendi hakikatini bulduğunu iddia eden ideolojiler üzerinde de oldukça güçlü biçimde kendini gösteriyor. Bu konuda Pierre Dardot- Christian Laval’ı takip ediyorum. “Bitmeyen Kâbus Neoliberalizm Demokrasiyi Nasıl Ortadan Kaldırıyor” adlı kitapta şöyle diyorlar.

“Bunlardan ziyade neoliberalizmden, temel özelliği sermayenin mantığı hayat biçimimizin ta kendisi yapacak kadar toplumsal ilişkilerin bütününe yayan ve dayatan bir “dünya aklı” (raison-monde) olarak analiz ettiğimiz bir şeyi anlıyoruz. En farklı ideolojiler bu rasyonaliteye mükemmel uyum sağlar hatta onu fiilen destekler.

Türkiye’deki AKP iktidarı bu açıdan çok açıklayıcıdır Erdoğan’ın uzun zamandır dirençli bir şekilde sürdürdüğü toplumu yeniden İslamlaştırma süreci bilinen bir şey oysa aynı yönetici 2015’te “Bu ülkenin bir anonim şirket gibi yönetilmesini isterdim,” diyor, aynı yıl yüksek öğrenimde üniversiteleri rekabet ve performans ilkelerine uygun olarak tamamen yeniden düzenleyen bir yasayı oylatıyor ve sağlık sistemini aslan payını özel hastanelere aktaracak şekilde yeniden yapılandırıyordu. Bunun nedeni neoliberalizmin “İslam’la uyumlu” olması veya İslam’ın küreselleşmeye uyum sağlamak üzere kendi içeriğini bilinçli olarak reforma tabi tutması değil, neoliberalizmin tıpkı “kültürel kimlikler” piyasasında onunla rekabet halinde olan diğer tüm ideolojiler gibi İslamcı muhafazakarlığı da kendi mantığına katma yeteneğine sahip olmasıdır küresel bir rasyonalitenin bütün gücünü oluşturan da bu yetenektir.” (Laval, 2022)[3]

Sermaye toplumsal çatlaklar yaratmaya devam ediyor. Bu konuda yukarıdaki örneklerde de olduğu gibi oldukça başarılılar. Son yıllarda dünyada ve Türkiye başta olmak üzere Avrupa’da da yaşanan ve göç krizi diye adlandırdıkları bu süreçlerde aşırı sağcılığın ve ırkçılığın göçmen karşıtlığı üzerinden kendine tekrar yaşam alanı bulması, kapitalizmin işçi sınıfı aleyhine sermayenin lehine önemli bir başarısıdır.  Dolayısıyla bu yaşanan gelişmeler süreç içerisinde yaşanan tesadüfi olaylar ve ardından da politikleşen olgular değildir. Sermayenin üzerine epeyce kafa yorduğu politik adımlardır. Emekçi saflarındaki göçmen emeğine karşıtlığın, birikimin lehine yaratılmış bir illüzyon olarak ortadan kaldırılması zorunluluğu, bu zorunluluğu algılayan ve hissedenler bakımından göç krizinin gerçek anlamını ihtiva etmektedir. Bu nedenle sağ ve sol çevrelerden göçmen karşıtlığı biçiminde tezahür eden tüm argümanların değersizleştirilmesi ve işlevsiz hale getirilebilmesi için, kapitalizmin krizi ile göç krizini birlikte kavrayacak ve işçi sınıfını tümleyecek açılımlara gereksinim bulunmaktadır. (Akkuzu, 2025)

Akkuzu’nun burada “Kapitalizmin krizi ile göç olgusunu birlikte kavrayacak açılımlara gereksinim bulunmalıdır” önerisini yerinde bir değerlendirme olarak görüyorum ve ekliyorum: İşçi sınıfını bölmek için elinden geleni yapan ve yaptıran sermayenin karşısına, “Türkiye’de ve dünyada göçmenler, mülteciler, sığınmacılar işçi sınıfının ayrılmaz doğal bir parçasıdır; onlarla dayanışma halinde olmamızı engelleyecek fikirler patronların sermayenin fikirleridir” şiarıyla çıkmak gerekiyor. Özgür emek gücünü satmak zorunda bırakılan herkes ırkı, dini, dili, cinsiyeti, cinsel yönelimi fark etmeksizin işçi sınıfının doğal üyesidir. Sermaye, aynı yer değiştirme süreçlerinde (yine çok zekice kavram üretme yoluyla) emek sınıfının farklı katmanlarında olduğu iddiasıyla insana bir “değer” biçme yoluna gidiyor. Sermaye örneğin, “beyin göçü” ve “kaçak göçmen” kavramlarının yanında eğitimli/eğitimsiz, vasıflı/vasıfsız, belgeli/belgesiz gibi kavramlar üretiyor. Bu kavramlar aracılığıyla sermaye, göç ederek gelmiş olan insanların geldikleri toplumda hem değer görmesi için hem rıza üretimi sağlıyor, hem de ucuz iş gücü sürecine de hızla dahil edeceği, duyulacak.

öfkeyi de sınıfın birleşmesini engellemek için diri tutabilme yoluna gidiyor. Göç konusu üzerine insanlarla konuştuğunuzda muhtemelen sohbette geçen, “Bakın batı, ülkelerine okumuş olanı, kültürlü olanını alıyor, bize de cahili cühelası kalıyor” gibi ifadeler, tam da sermayenin yayılmasından mutluluk duyacağı ifadeler. Bu kıstaslar üzerinden yapılan bir göç tartışmasının işçi sınıfı içerisinde tartışmaya bile açılmaması gerektiği düşüncesindeyim.

Türkiye’de mevcut olarak faaliyet gösteren göçmenlerle dayanışma ağlarının, dernek ve platformların Avrupa’daki örneklerinde olduğu gibi daha güçlü olabilmesi için Türkiye işçi sınıfında örgütlü, kamu ve özel sektör sendikaları fark etmeksizin, sendikalarda komisyonlar, birimler kurulması, mültecilerle dayanışma sağlanması elzemdir. Hangi nedenle olursa olsun çeşitli nedenlerle gelen göçmenlerle çepeçevre sarmalandığımız ırkçı, militarist, ayrımcı, kadın düşmanı, homofobik ve transfobik dünyada dayanışma; işçi sınıfının sermayenin oyunlarına karşı verebileceği en güçlü tepkilerin başında gelmektedir. Bu, işçi sınıfının sermayeye “senin attığın adımların farkındayım ona göre de pozisyon alıyorum” demesidir.

“Türkiye işçi sınıfının sorunları çözüldü de göçmenlerinki mi kaldı” gibi egemen sınıfın fikirleri çokça kulaklarda olacaktır. Onlara verilecek cevap ise çok kısa ve nettir: “Evet.” Çünkü göçmenlerin sorunlarına karşı birlikte mücadele edildiğinde Türkiye işçi sınıfı da gücüne güç katacaktır.

Savaş tamtamları ve göçmenler

Kapitalist egemen sınıfın zekice kurgularından bahsederken, savaş olgusunun ne denli önemli olduğuna değinmiştik. Her şeyiyle işçi sınıfının aleyhine, egemen sermaye sınıfının ise lehine olan savaş ve çatışmalar, dünyayı üçüncü bir dünya savaşı yıkımına sokmuş durumda. Trump başta olmak üzere dünyanın otoriter rejimleri (Çin, Rusya, Kuzey Kore, İsrail, Türkiye, İran vb.), sürekli savaş ve çatışmalar içinde kalmaktan bir adım geri durmuyorlar. AB ülkeleri, ABD, Çin ve Rusya arasında yaşanan silahlanma yarışı gün geçtikçe artıyor.

İşçi sınıfından toplanan vergiler tüm dünyada sağlığa, eğitime, barınmaya ve beslenmeye harcanması gerekirken silahlara ve silah sermayesine akıtılıyor.  Savaş denilince akla gelen ilk şey ölüm ise ikinci şey de bu ölümlerden kaçmak için başka ülkelere sığınmak zorunda kalacak milyonlarca insanın olduğudur. Üçüncü bir dünya savaşı kapımızda, ancak bunu durdurabilecek tek güç olan işçi sınıfının birleşik mücadelesi de uzağımızda değil. Geçmiş savaşlardan işçi sınıfı için alınacak bir ders var ise o da şu: Bu savaşlar işçi sınıfının öznesi olduğu savaşlar değildir. Bu savaşlar kâr hırslarıyla birbirini boğazlamak isteyen kapitalist sınıfın savaşıdır. İşçi sınıfına ise bu savaşlarda ölme rolü verilmiştir. Savaşı çıkartanlar keyiflerinden ödün vermeyecekler ama işçi sınıfının çocukları egemen sınıfın en büyük yalanı olan ‘vatan savunması’ için canlarını verecek. Oysa işçiler bahsi geçen vatan için değil ülkesindeki patronlar için ölecektir. Patronlar ve çocukları daha sağlıklı ve uzun yaşasınlar diye işçi sınıfının yoksul çocukları bu savaşlarda ölecektir.

Dünyadaki bu gerilimler bizlerin önüne, işçi sınıfının göçmenlerle dayanışmasının ne kadar elzem olduğunu getirmektedir. Kapitalizmin yaratacağı bu çoklu savaş krizinde yarın bizler de kendimizi hiç ummadığımız bir yerde göçmen olarak bulabiliriz. Bunun olmayacağının garantisini bu dünyada vermek oldukça zor. Çünkü kapitalist üretim ilişkileri devam ettikçe savaşlar devam edecektir ama işçi sınıfı da bu sistemi alt edecek mezar kazıcısı zekâları var etmeye devam edecektir.

Şafak Ayhan

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.)


Sözü geçen çalışmalar

Akkuzu, İ. (2025, 7). Neoliberal Küreselleşme Sürecinde Göç ve Artık Nüfus İlişkisi. Parion Akademik Bakış Dergisi, s. 39-52.

Laval, P. D.-C. (2022). P. D.-C. Laval içinde, Bitmeyen Kabus Neoliberalizm Demokrasiyi Nasıl Ortadan Kaldırıyor. (s. 37-38). İstanbul: Sel Yayıncılık.

Marx, K. (2016). Karl Marx – Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i  İstanbul: Yordam Kitap.

Somay, B. (2022). Tufan Göründü Neoliberalizmin İflası Üzerine Altı Deneme (s. 27). İstanbul: Metis Yayınları.


[1]Karl Marx-Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumeire’i, s. 19-20

[2] Akkuzu, İ. (2025, 7). Neoliberal Küreselleşme Sürecinde Göç ve Artık Nüfus İlişkisi. Parion Akademik Bakış Dergisi, s. 39-52.

[3] Laval, P. D.-C. (2022). P. D.-C. Laval içinde, Bitmeyen Kabus Neoliberalizm Demokrasiyi Nasıl Ortadan Kaldırıyor. s. 37-38. İstanbul: Sel Yayıncılık.

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Neden Enternasyonal Dayanışma?

İktidarın kanatları arasında mafyatik çeteler üzerinden başlayan güç savaşları (Sinan Ateş cinayeti, Ayhan Bora Kaplan operasyonu, emniyet-adliye içi…