İktidar bloğu çatırdarken

“Hizmetkâr olmaya, Cumhuriyetin tek parti dönemi anlayışı ile, derin devlet ile hesaplaşmaya geldik” iddiasından, toplumla bağı tamamen kopmuş ve eleştirdiği ne varsa ona dönüşmüş bir Ak Parti iktidarı ile karşı karşıyayız. İktidarın yozlaştırdığı ve mutlak iktidarın ise mutlak şekilde yozlaştırdığı bilgisi dahilinde olanlara hayret penceresinden değil de ancak buruk bir şekilde bakmaktayız. Maalesef bakmaktayız, çünkü bu mutlak iktidarın toplumun tepkiselliğini neredeyse kılcal damarlarına kadar massettiğini de görüyoruz. Bir zamanların yazar kasa atan, aydınlık için bir dakika karanlık kitlesel eylemlerini yapan, on binlerin katılımı ile yürüyüşler yapan, büyük grevler yapan örgütlü toplumsal güç kaybedilmiş vaziyette.

Ancak durum iktidar için de artık sürdürülebilir olmaktan çıkmak üzere. Özellikle sefalet düzlemi o denli genişledi ki en ateşli taraftarları nezdinde bile eleştirilebilir hâle geldi iktidar. Özellikle de 31 Mart seçimleri sonrası bu durum çok daha belirginleşti. Önceki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, türlü manipülasyon ve görüntüde beraber özde ise derin parçalanmışlık yaşayan muhalefetin beceriksizliği ya da kelimenin doğrusu hıyaneti ile seçimleri bir kez daha kazanmasına rağmen, artık sözün tam anlamıyla sürdürülemez bir olgu var karşımızda. Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur iddiası Ak Parti için tam anlamıyla doğru olmasa da doğruluk payını fazlası ile içinde barındırıyor.

Tabii bu iktidarın çeyrek yüzyıla yakın yönetim tecrübesinde edindiği en büyük yeteneklerden birinin kriz yaratma ve bunu bata çıka da olsa yönetme becerisi olduğunu unutmamamız gerekiyor; ki zaten kapitalizmin bunu başarabildiğini uzun süredir de deneyimliyoruz. Bu nedenledir ki bir zamanların tanzim satışlara varan patates/soğan gibi krizleri dış güçler gibi hayali bir düşman vasıtası ile kendince rasyonalize edebildiğini biliyoruz. Erdoğan bunu geniş kitlelere büyük bir başarı ile kabul ettirebilmişti. Ancak kullanabileceği enstrümanlar artık oldukça daralmış vaziyette. Sabah akşam yapılan propagandanın da bir sonu olacaktı elbette. Sıcak para adı altında özelleştirmeler ve konut satışları gibi yağma pratiklerinin de sonu geldi.

Üstüne bir de 15 Temmuz sonrası beraberliğini perçinlediği MHP ile olan çelişkiler yumağı da mevcut. Her ne kadar Bahçeli’nin deyişi ile bir zamanların kanlı/bıçaklı iki düşmanından asıl olarak Ak Parti MHP’nin düzlemine yanaşsa da bu süreç içerisinde MHP de kendi zaviyesinden çokça taviz vermek zorunda kaldı. Özellikle son yaşanan anayasanın 4. maddesi krizinde Hüda-Par ile ortaya çıkan derin çelişkiler yumağı bir kez daha arzı endam etti. Fakat bu bile oluşturdukları milliyetçi muhafazakâr bloğu pek sarsmıyor. Sonuçta kendisinden kopan oyların birçoğunun ehven-i şer bile diyemeyeceğimiz Yeniden Refah’ta toplandığını gördük. Kendi aralarında öylesine küçük iktidar adacıkları oluşturmuş vaziyetteler ki hiçbiri bu değirmenin suyunun kesilmesini arzu etmiyor. En fazla ana iktidardaki söz hakkı konusunda çatışma yaşayabiliyorlar. Genç subayların kılıçla yemin merasimi örneğinde olduğu gibi bloğun farklı bileşenlerinden hatta saray/parti aksından bile farklı açıklamalar yapılsa da bloğun rijit hâli bozulmuyor. Hatta saray danışmanı, iktidar partisi genel başkan yardımcısını tehdit bile edebiliyor ama derin kopuşlar yaşanmıyor. Özellikle yerel seçimler sonrası muhalefetin de katkısı ile yumuşama/normalleşme perspektifinin ortaya koyulacağı söyleniyordu; hatta bu nedenle Ak Parti/MHP bloğunun çökmesi bekleniyordu ama olmadı. Sinan Ateş cinayeti, Osman Kavala’nın serbest bırakılması gibi olaylar üzerinden salvolar çekildi ancak sarsılan blok dağılmadı. Çirkinliğin, yalanın, sömürünün çarkını devam ettirmeye öylesine kararlılar ki sözde bozuk ideolojileri konusunda bile dirayetli davranma gereksinimi duymuyorlar.

Öylesine amorf bir bileşke var ki, muktedirliğini korumak için her türlü ama her türlü yönteme başvurur hâle gelen iktidar, zaten siyasete içkin olan ahlaksızlık pratikliğini artık bir manzume hâline getirdi. İktidar, devletin ideolojik araçlarını uzun zamandır sonuna kadar kullana gelmekte idi; buna bir de devletin zor araçlarını kullanması eklendi. Hukuktaki yozlaşma o denli bariz ki halkın gözüne soka soka ünlü davaları bile beraatle sonuçlandırabiliyorlar, bariz rüşvet ilişkilerinin üstünü kapatabiliyorlar. İsmindeki adalet kavramını uzun süre önce yitiren iktidar, kalkınmayı da kaybedince, elinde hamaset ve şovenizmden başka bir şey kalmadı, ancak bunu yönetmeyi de artık pek beceremiyor.

Evet söylediğimiz gibi şekilsiz bir yapı var ve ayakta kalabilmek için olay bazında çokça eklektik de davranabiliyor. Ancak bu döneklik hâllerini, toplumun ezelden beri var olan ayrışmışlığını da kullanarak kabul ettirmeye çalışıyor ve yapamadığı zamanlarda da bahsettiğimiz zor araçlarını devreye sokuyorlar. Bu anlamıyla artık bir iktidar yapılanmasından çok tam anlamıyla devlet ile bütünleşmiş bir yapı var karşımızda. Ki bu yüzden de eğer kaybederse iktidarını devreder mi diye bir soru bile oluşturabiliyor muhalif kitlede. Bu durum bir nevi 50 seçimleri sonrası İnönü’nün iktidarı kansız şekilde devretmesini hatırlatıyor. Tabii o zamanın farkı, dünya konjonktürünün demokrasiye evrilmesi iken, günümüzde bunun tersi pratiklerin çok daha fazla olması. Zaten eklektik hâlinin en önemli nedenlerinden birisini de dünyada esen bu rüzgar oluşturuyor. Ülkenin uzun yıllardır angaje olduğu batı bloğunu oluşturan ABD ya da AB gibi odakların baskılarına pek şahit değiliz artık ya da bu baskıları verdiği tavizler ile geçiştirebiliyor. Enteresan göçmenlik anlaşmaları imzalıyor, daha düne kadar savaştıkları ile barış rüzgarları estiriyor, İsrail üzerinden ümmet propagandası yapıp ticari ilişkileri tam gaz ilerletiyor, batı bloğuna karşı bazen alternatif bloklara yanaşma kozunu kullanıyor vs. Ama salt bir gerçeklik var, o da geniş kitleler üzerindeki ekonomik ve sosyal baskıyı pervasız şekilde sürdürmesi. Bir nevi günü kurtarma hâli mevcut, ki bu da panikten kaynaklanıyor, gideceklerini biliyorlar. Kendileri için en çok güvendikleri seçim hususunu, en yakın seçime daha üç küsur yılın varlığının vermiş olduğu rahatlık ile ağızlarına bile almıyorlar. Ana muhalefet ilk defa birinci parti konumunda ki sosyalistler için bu hâl mutlak bir başarıyı oluşturmasa da mevzi savaşı perspektifinden bir kazanım ihtimalini ortaya koyuyor.

Ancak en büyük problemimizi muhalefet unsurlarının basiretsizliği oluşturuyor. Öncü ve yönlendirici olması beklenen muhalefet bırakın kitlelere yön vermeyi ancak dip dalgası ile, kitlelerin zorlaması ile bazı şeylere yapmaya karar veriyor. Aynen erken seçim isteğinin uzun süre pek dile getirilmemesi gibi. Öyle bir noktaya gelindi ki toplumun iteklediği bir muhalefet mevcut. Üzerine bir de muhalefetin cumhurbaşkanı adayı keşmekeşi var ki bu olay daha çok su kaldıracağa benziyor. İmamoğlu ve Yavaş yandaşlığı iyice görünür hâle geldi. Vatan/millet naraları eşliğinde herkesin kendi çıkarını düşündüğünü oldukça çıplak şekilde gözlemliyoruz. İktidarın mevcut sömürüsü versus sözde muhalefetin gelecekteki sömürüsü arasında seçim yapmamız isteniyor. Büyüğünün gidişinin ancak küçük Tayyiplerden birini seçmemiz ile mümkün olacağı söyleniyor bize.

Aslında bu durum 22 yıllık iktidarında Erdoğan’ın toplumu dönüştürmesi ile birebir ilintili. Toplumun menfiye kayma eğiliminde ne kadar hasleti varsa hepsi dönüştürüldü ve kötü bir kolektif bilinç oluşturuldu. Bazı Kürtlerin, Alevilerin ateşli bir göçmen karşıtı olabildiğini görebiliyoruz, açlık sınırında yaşayan yurttaşların bir kısmının sözde ideolojik nedenler ile iktidarın bayraktarlığını yapabildiğini görebiliyoruz, hakları sonuna kadar törpülenmiş geniş kitlelerin çıt bile çıkarmadığını görebiliyoruz vs. ki zaten bizim mücadelemizin ana düzlemini de bu suskunluk oluşturuyor. Geniş kitlelerin sesi olabilme arzusu.

Bu nedenle de “geçici olan uyuşmazlıkları gidermekten çok, kalıcı olan çelişkileri yok etme” düzleminde ancak uyuşmazlıkları da topluma sürekli hatırlatmanın pratiğindeyiz. Her ne kadar kendisi ile birlikte toplumu çürütse de toplumun arzusu yüz küsür yıl önce olduğu gibi hâlâ şimdi de ekmek, barış ve özgürlük düzlemlerinde. Ve yine o zaman olduğu gibi yılgın ve yorgun kitlelerin istencinin dile getirilmesi gerekiyor. Bu göreve talip olanlar olarak yapacak çok işimiz var. Öyle bir hâldeyiz ki faş etmemiz yetmiyor artık, bu ifşa düzleminde sürekli bir örgütlenmeye ve savaşıma gereksinim var. Evet talibiz!

Süleyman Güzel

(Enternasyonal Dayanışma dergisinin ilk sayısında yayımlanmıştır.)

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Neden Enternasyonal Dayanışma?

İktidarın kanatları arasında mafyatik çeteler üzerinden başlayan güç savaşları (Sinan Ateş cinayeti, Ayhan Bora Kaplan operasyonu, emniyet-adliye içi…