Özgür Özel’in ilk ciddi siyasi hamlesi “normalleşme” talebi oldu. Bunun aslında halkın algısında yer etmiş CHP’nin uzlaşmayan, kavga eden, “istemezükçü” algısını yıkmaya yöneldiğini yazmıştım. Bu hâliyle doğru ama sanıldığı kadar derin olmayan bir hamle.
“Normalleşme” tartışmasında Kılıçdaroğlu da vaziyet aldı. Daha halefinin kendini ziyaret etmesini beklemeden “diktatörle müzakere değil, mücadele edileceğini” duyurdu. Bu, en azından parti disiplini düşünüldüğünde “nezaketsiz” bir davranıştı. Bu davranış karşısında Özel, susmayı seçti. Belli ki Kılıçdaroğlu, Özel’in siyasi hamlesini kendi politikalarının reddi ve terki olarak yorumlamıştı. Seçim yenilgilerine o kadar alışmış, o kadar kanıksamıştı ki, Özel’in seçim yenilgisi alacağını hesaplıyor ve bunu geri gelmek için kullanmayı planlıyordu. Bu beklentide açacağı bayrak yere düştü! Özel’in “normalleşme” hamlesini, bu bayrağı yeniden açmak için fırsata çevirdi.
Kılıçdaroğlu daha fazla dayanamadı ve KRT televizyonunda 3 saat 8 dakika konuştu. İyi de yaptı. Gördük ki bir gıdım ders çıkarmamış. Hep anlattıklarını tekrar etti. Farkına varmıyor ama hiçbir inandırıcılığı yok anlattıklarının. İnandırıcı olduğunu düşünmesi, kendi yazdığı tarihe iman edercesine inanması. Ne diyor köhne başkan:
Diyor ki: Zorla adaylığımı dayatmadım. Çevremdeki herkes bunu istedi. Doğrusu ne? İlk günden başlayarak sinsice hamlelerle adım adım kendi adaylığını ördü. Belediye başkanlarının önünü kesti. Diğer siyasi aktörleri boşluğa düşürdü. Akşener’i ketenpereye getirdi. Doğrusu adaylığını dayatmada usta oyuncu olduğunu gösterdi. Bütün takdir onun olsun!
Diyor ki: Bütün anketlerde öndeydim. Doğrusu ne? En azından Özer Sencar kazanmayacağını bizzat yüzüne söylediğini açıklıyor. Onu yok sayıyor. Sencar’a tekrardan cevap hakkı doğuyor.
Diyor ki: Tek sandığı olan yerlerden oy alamadık, onun için kaybettik. Doğrusu ne? Bu bir açıklama olamaz. Ancak bahane olur. Argümanı ciddiye dahi almamak gerekir.
Diyor ki: Sinan Oğan taleplerde bulundu. Bunları altılı masaya getirdim, müzakere izni aldım. Bunu yaptığım için de Ümit Özdağ’la yaptığım protokolü söylemedim. Doğrusu ne? İkisi ayrı şey; bir müzakere için aldığınız onayı genişletmişsiniz. Müttefiklerinin arkasından dolaşmış.
Diyor ki: Zafer Partisi’yle protokol CHP adınaydı. Bakanlık altılı masada CHP’ye düşmeseydi Zafer Partisi’ne verilemezdi. Doğrusu ne? Buna siyasette ne denir bilemedim! Ama Ümit Özdağ’dan buna cevap vermesi beklenir…
Diyor ki: yüzde 48 oy aldım. Doğrusu ne? Daha önceki seçimlerde kazanmanın hiçbir imkânı yokken, başkalarını aday gösterdin. Bu seçimde ihtimali gördüğün için aday oldun. Yüzde 48’i sen almadın; altlı masa, Kürtler, sosyalistler mecburiyetle sana oy verdi. Yaptığın protokolleri görünce de dizlerini dövdüler.
Diyor ki: Halil İbrahim sofrası kurduk. Doğrusu ne? Kurduğun sofraya ülkücü kökenli danışmanın Ramazan Turan da geliyor! Turan, Sinan Ateş cinayetinde gizli tanığı kaçırmakla suçlanıyor. Bu suç atıldığında artık danışman değilmiş. Onu yollayanın Özel olduğunu karartıyor. Özel, bir siyasi skandalı bertaraf ediyor. Kendini korumak için Özel’in hakkını yiyor.
Diyor ki: Dokunulmazlıkların kaldırılmasına onay vermeseydik, AKP meydanlarda bizi terörü desteklemekle suçlayacaktı. Doğrusu ne? O dünya siyasi literatürüne girecek muazzam öngörünün, müthiş taktiğin suç ortağı tuzağına çektiğini göremeyecek kadar, kendisinden memnun! Sorun tam da bu; pragmatist, ilkesiz ve de köylü kurnazı dar görüş. Cevap DEM’li Meral Danış Baştaş’tan geliyor: “Adalet terazisi ‘anayasaya aykırı ama dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet’ dediğinizde ilk kırılma gerçekleşti”. Kürtler seni affeder mi? Bilemem! Ama en azından bazı sosyalistler asla affetmeyecek. Sen dört yıl daha bu iktidarın sürmesinin müsebbibisin…!
Diyor ki: Arkamdan hançerlendim. Vefasızlığa uğradım. Doğrusu ne? İsim vermiyor, gizemli bir atmosfer yaratıyor. Ama Ekrem’e kırgın olduğunu söyleyerek örtülü adres gösteriyor. Hançerleyenlerin değişim isteyen ve başaranlar olduğu ortaya çıkıyor. Kendine biçtiği siyasi hayatın ikinci “ebedi şeflik” olduğunu anlıyoruz. Bu açıklamayla hançeri Erdoğan’ın eline veriyor. Erdoğan, “açıkla seni kim hançerledi” diye tutturuyor. Eline geçen hançeri, İmamoğlu’na çeviriyor…
Diyor ki: Partiyi güvenli bir limana çekecektim. Parti içinde yeni fay hatları oluşmasına izin vermeyecektim. Doğrusu ne? Şimdi tek fay hattı kendisi olduğuna göre, kimseye meydan vermeyecektim lider olarak kalacaktım, planını ifşa etmiş oluyor. O kadar zeki ki ifşaatının farkına bile varmıyor!
Diyor ki: Delegeler isterse aday olurum. Bununla, bir sonraki kongrede aday olacağını açıklıyor. Açıklarken; o muazzam siyasi zekâsıyla, delegeyi işaret ederek, bizim zekâmıza bir çelme daha attığını sanıyor. Hizip örgütlemeye başlıyor. Kılıçdaroğlu, siyasi figür olmaktan, komedi figürü olmaya dönüşüyor. Belki de savaş açtıkları, bu yüzden cevap vermiyor. Artık benim yazacaklarım da komedi yazısına döneceğinden ben de yazmamaya karar veriyorum…
“Mevta zamanında kaldırılmasa kokar, siyasi mevtalar da öyle” diye yazmıştım. Mevta, hortlamayı deniyor. Hem de kibrine ve hırsına, bir de öfke eklemiş halde… Özel’in sevdiği Marx çağrışımlı alegoriyle anlatayım: Özel’in üzerinde bir gulyabani dolaşıyor; Kılıçdaroğlu gulyabanisi…
Sinan Aldoğan
