Başkan Donald Trump’ın bildiğini okuması hâlinde, ABD toplumu aşırı sağa savrulacak ve bu süreçte aşırı sağcı siyasi güçler daha da cüretkâr hâle gelecektir.
Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, ilk dönemindeki pervasızlık ve kaosu, daha kararlı bir otoriter eğilimle yeniden tesis etti. Trump, kongrenin en ufak bir denetimiyle bile karşılaşmaktansa, bir dizi kişisel ferman yayınlayarak ABD toplumunu şekillendirmek için kendisine sınırsız güç verdiğini zannettiği başkanlık “kararnamelerinin” büyük bir hayranıdır. Ancak hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da Trump’ın yardakçılarının az bir farkla çoğunlukta olması nedeniyle Kongre’den pek fazla denetleme talebi gelmiyor.
Geçtiğimiz haftanın en çalkantılı günlerinde Trump’ın tüm acımasız icra emirlerini listelemek imkânsız olsa da 20 Ocak’taki yemin töreninden başlayarak en korkunçlarından bazılarını burada sıraladık:
*Kongre Binası’ndaki 6 Ocak olaylarını çıkaranları affetmesi. 20 Ocak’ta, polise saldıranlar da dahil olmak üzere, “6 Ocak 2021’de Birleşik Devletler Kongre Binası’nda veya yakınında meydana gelen olaylarla ilgili suçlardan hüküm giymiş tüm… bireylere tam, eksiksiz ve koşulsuz af” çıkardı. Affettiği kişiler arasında o gün Trump’ın emriyle Biden’ın seçilmesini engellemek için Kongre Binası’nda ayaklanan ve aşırı sağcı Oath Keepers ve Proud Boys örgütlerinin üst düzey isimleri de dahil olmak üzere yaklaşık 1.500 kişi bulunuyordu. Hapis cezalarını çekmekte olan 14 kişinin de cezaları hafifletildi.
Daha önce 18 yıl hapis cezasına çarptırılan ve serbest bırakılan Oath Keepers lideri Stewart Rhodes, cezasını hafiflettiği için Trump’a “çok minnettar” olduğunu söyledi. Proud Boys’un eski lideri olan ve 22 yıl hapis cezasına çarptırılan Henry “Enrique” Tarrio ise açıkça meydan okudu. BBC’nin aktardığına göre, “isyanı soruşturan kongre komitesi üyelerinin ‘hapse atılması gerektiğini’ söyledi. “Başkanın intikama değil başarıya odaklanmasından dolayı mutluyum, ancak size şunu söyleyeyim ki bu kurallara göre oynamayacağım,” dedi. “Yaptıklarının bedelini ödemeleri gerekiyor.”
*Doğumla kazanılan vatandaşlığın sona erdirilmesi. Göreve başladığı gün Trump ayrıca açıkça belirten bir kararname yayınladı:
[Birleşik Devletler hükümetinin hiçbir departmanı ya da kurumu şu kişilere Birleşik Devletler vatandaşlığını tanıyan belgeler vermeyecektir: (1) söz konusu kişinin annesi Birleşik Devletler’de yasadışı olarak bulunuyorsa ve kişinin babası söz konusu kişinin doğumu sırasında Birleşik Devletler vatandaşı ya da yasal daimi ikamet sahibi değilse ya da (2) söz konusu kişinin annesinin Birleşik Devletler’de bulunması yasal ancak geçici ise ve kişinin babası söz konusu kişinin doğumu sırasında Birleşik Devletler vatandaşı ya da yasal daimi ikamet sahibi değilse.
Bir yargıcın günler sonra bu emri engellediğinde belirttiği gibi, böylesine kapsamlı bir kararname “açıkça anayasaya aykırıdır.” Bununla birlikte, ABD topraklarında doğan tüm bebeklerin vatandaşlık haklarının ellerinden alınması göçmen topluluklarında büyük bir korku yarattı. “Washington Post, ‘Bazı araştırmalar, her yıl Amerika Birleşik Devletleri’nde doğan 150.000’den fazla çocuğun artık vatandaşlık hakkı kazanamayacağını öne sürüyor,” diye yazdı.
Bu yürütme emri sonunda mahkemelerde reddedilse bile (ABD Yüksek Mahkemesi’ndeki sağcı çoğunluk göz önüne alındığında, tamamen reddedileceğinin garantisi yoktur), ana akım tartışmalara daha fazla göçmen karşıtı hamaset katarak bir kez daha gerici güçleri cesaretlendirmiştir.
*Toplu sınır dışılar. Trump her zaman şov yapmaktan zevk almıştır ve Robert Kuttner’in kısa süre önce American Prospect’te tarif ettiği gibi sınır dışı etme politikalarını “Gestapo tarzı baskınlarla” uyguluyor. Trump yemin töreninde yaptığı konuşmada “milyonlarca ve milyonlarca suçlu yabancıyı geldikleri yerlere geri gönderme” sözü vermişti.
Ancak bu “suçlu hedefler” sadece marketten bir şey aşırmak gibi küçük bir suçla suçlanabilir, ancak hüküm giymemiş olabilirler. ICE, göreve başlamasını takip eden günlerde Fox News’in “iliştirilmiş” gazetecilerini, her ikisi de daha önce Demokrat belediye başkanları tarafından “kutsal şehir” ilan edilmiş olan Boston ve Chicago’daki baskınlarını çekmeleri için davet etti.
Kuttner Trump hakkında bazı tahminlerde bulundu.
Göçmenleri toplayan ve askeri uçaklarla gönderen ICE memurlarını göstererek maksimum tanıtım yapmayı umuyor. Ajanlar taktik kıyafetler ve üstünde büyük harflerle “Police ICE” ve “Homeland Security” yazan yelekler giydiler. CNN’e göre, en az iki kurum, video fırsatı olması ihtimaline karşı personeline TV için yapılmış kıyafetler giymelerini söyledi.
Bu gösteri, Trump’ın tabanı için kırmızı et olarak Gestapo tarzı bu baskınların performatif yönünü göstermektedir. Trump, ICE’nin baskınlarını ve sınır dışı işlemlerini günde birkaç yüzden en aşağı 1.200 ila 1.500’e çıkarması talimatını verdi.
Bu da yılda toplam en az 400,000 kişi demektir. Aslında Biden’ın yönetimi 2024 yılında 400.000’e yakın göçmeni sınır dışı etmişti ancak Nazi tarzı gösterilerin hiçbiri yapılmamıştı.
Ancak Trump, Biden’ın sınır dışı etme politikalarında sınır dışı sayılarını etkileyebilecek birkaç değişiklik de yaptı. Artık ICE ve diğer polisler, ICE memurlarının “suçlu hedefler” listesini ararken rastlamaları halinde, sadece belgeleri olmayan kişileri tutuklayabilecek. Biden sözde “ikincil tutuklamaları” desteklemedi.
Trump ayrıca ICE’nin okullar, kiliseler ya da hastaneler gibi “hassas yerlerde” faaliyet göstermesini kısıtlayan kurallara da son verdi. Şimdiden göçmenlerin tutuklanma ve sınır dışı edilme korkusuyla kiliselerinden ve okullarından uzak durdukları ya da tıbbi bakıma ihtiyaç duyduklarında hastaneye gitmedikleri yönünde haberler geliyor.
Şimdiye kadar, ICE “en kötülerin ilk önce gideceğini” iddia etse de -hedefli operasyonlarda şiddet yanlısı çete üyelerini yakalamak- kurum gerçekte sınır dışı ettikleri kişiler hakkında çok az bilgi verdi ya da hiç bilgi vermedi. Ve anekdot niteliğindeki kanıtlar, diğer pek çok kişinin de bu tuzağa düştüğünü gösteriyor. Örneğin, 27 Ocak’ta Maryland’de ICE 13 kişiyi tutukladı: dokuzu hedefti, ancak diğer dördü ICE ajanlarının baskınlar sırasında yakaladığı kişilerdi.
*Trans haklarına ve çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık programlarına (DEI) saldırılar. Trump, yemin töreninde yaptığı konuşmada, trans bireylerin korunmasına ve DEI’ye son verme çabalarını, “ırk ve cinsiyetin kamusal ve özel hayatın her alanına sosyal mühendislikle yerleştirilmesi” çabalarını durdurma amacına bağladı.
Federal hükümetteki işe alım politikaları da dahil olmak üzere DEI programlarının sona erdirilmesi, ırk eşitliğine yönelik en son saldırıdır ve on yıllardır pozitif ayrımcılığa karşı saldırıların merkezinde yer alan “beyazlara karşı tersine ırkçılık” gibi boş iddialardan kaynaklanmaktadır.
Göreve başladığı günden beri Trump çok sayıda idari kararname çıkarttı: bunlardan biri, federal hükümetin, insanların kromozomlarıyla değil, yumurta ya da spermle doğmalarına bağlı olarak sadece iki cinsiyeti tanıyacağını belirtiyor. Bu kararname hem Amerikan Tabipler Birliği’nin hem de Amerikan Psikiyatri Birliği’nin cinsiyetin sadece erkek ve kadınlardan oluşan basit bir ikili yapı değil, bir spektrum olduğu görüşleriyle çatışmaktadır.
2017’de AMA Mütevelli Heyeti üyesi Jesse M. Ehrenfeld, “Önyargı ve ayrımcılık, transseksüel bireyleri günlük yaşamları boyunca birçok şekilde etkilemekte, çoğu zaman fiziksel veya sözlü taciz veya zorbalık şeklinde ortaya çıkmaktadır,” demiştir.
Sağ, sosyal sorunlara karşı mücadele etmeyi “duyar kasmak” diyerek alay konusu yapsa da taciz ve istismara karşı mücadele gösteriş değil hayat memat meselesidir. UCLA Hukuk Fakültesi Williams Enstitüsü’nün yaptığı bir araştırma, ABD’deki trans yetişkinlerin yüzde 81’inin yaşamları boyunca intiharı düşündüğünü, yüzde 42’sinin intihara teşebbüs ettiğini ve yüzde 56’sının intihar dışı yollarla kendine zarar verdiğini ortaya koymuştur. Bu istatistiklere homofobik fiziksel saldırılar sonucu ölen ya da yaralananlar dahil değildir.
27 Ocak’ta Trump, “radikal bir cinsiyet ideolojisini” gerekçe göstererek ve “bir bireyin cinsiyetinden farklı sahte bir ‘cinsiyet kimliğinin’ askerlik hizmeti için gerekli titiz standartları karşılayamayacağını” iddia ederek trans bireylerin orduya katılmalarını engelleyerek yangına körükle gitti.
*Trump’ın görevdeki ilk haftası gerici politikalarda adeta bir gelgit dalgasına sahne olurken sağcı kabine adaylarının çoğu Senato’daki onay oturumlarından sorunsuz geçti.
Hatta 2017 yılında kendisini alkolün de etkisiyle tecavüzle suçlayan bir kadını susturmak için 50.000 dolar ödediğini itiraf eden ve aynı zamanda kadınların askeri muharebe rollerinde görev almasına karşı olduğunu kaydeden Pete Hegseth bile 25 Ocak’ta Savunma Bakanı atandı. Eski Fox News sunucusu aleyhine eşitsizlik yaratan oyu Trump’ın kadın düşmanı başkan yardımcısı JD Vance vermişti.
(Bu yazının kaleme alındığı sırada, aşı karşıtı ve hayvanlara işkence eden Robert F. Kennedy Jr’ın Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanı olarak onaylanıp onaylanmayacağı henüz belli değildi).
Trump’ın “yeni emperyalizmi” mi?
Birçok kişi Donald Trump’ın göreve başlamadan önce düzenlediği basın toplantısında Grönland’ı işgal etmekten, Panama Kanalı’nı “geri almaktan” ve Kanada’yı ABD’nin 51. eyaleti yapmaktan söz ederken neden bahsettiğini merak etti.
Belki de Trump’ın söylediği her şeyi temel ilkelerin ya da inançların bir ifadesi olarak kabul etmek aptallık olur. Açılış konuşmasında Panama Kanalı’nı “geri alma” ve ABD’yi “zenginliğimizi arttıran, topraklarımızı genişleten, şehirlerimizi inşa eden, beklentilerimizi yükselten ve bayrağımızı yeni ve güzel ufuklara taşıyan… büyüyen bir ulus” yapma sözü verdi. Ve yönetiminden birkaç gün sonra, Grönland’ın (Danimarka’nın özerk bir parçası) satılık olmadığında ısrar eden Danimarka başbakanı ile The Economist’in “ateşli bir görüşme” olarak tanımladığı bir görüşme gerçekleştirdi.
Ancak Trump’ın “Önce Amerika‘nın destekçisi olması, bunun yerine ABD’nin ’anavatanını’ güvence altına almak için dış müdahalelerden ve karışıklıklardan kaçınması gerekmiyor muydu? Bu iddia Trump’ın dış politikasının ya da en azından kampanyasında öne çıkarmayı seçtiği kısmının yüzeysel bir şekilde anlaşılmasına dayanıyor.
Trump’ın bahsettiği şeyin pek çok tarihsel referansı da var. Öncelikle, ilk olarak Kıtasal Amerika* odağına (“Kutsal Misyon**”) ve ardından Latin Amerika ve Karayipler’e bölgesel bir odağa sahip olan ABD imparatorluğunun tarihi var. ABD, iki Yirminci Yüzyıl dünya savaşına müdahalesinin ardından bir Avrasya gücü haline gelmeden önce, İspanya’yı yenerek ve Porto Riko, Küba, Guam ve Filipinler’i alarak yarım kürede hegemonya kurmuştu.
Ancak 1930’ların sonlarında hem ABD siyasi elitinde hem de halkında önemli bir akım olan “Önce Amerika ”nın özel bir tarihi vardır. 1930’ların sonlarından Aralık 1941’de Pearl Harbor’a yapılan Japon saldırısına kadar, ABD’nin Avrupa savaşına müdahalesine ilişkin (çoğu Nazi yanlısı görüşlerle aşılanmış) önemli bir duygu gelişti. Önce Amerika aynı zamanda ABD kıtasını savunmak için ABD’nin askeri yığınak yapması çağrısında bulundu – bu politika daha sonra “Amerika Kalesi” olarak anılmaya başlandı.
1990’larda ve 2000’lerde aşırı sağcı, Yahudi karşıtı yorumcu ve başkan adayı Patrick Buchanan “Önce Amerika” meşalesini bir süre taşıdı. Buchanan o dönemde Cumhuriyetçi Parti içinde aşırı bir destek kazanmıştı, ancak onun görüşlerinin çoğu Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’sine de hakim. İlginçtir ki Buchanan 1990’da Kanada’dan ayrılan eyaletleri de içine alacak şekilde genişletilmiş bir ABD ve ABD’nin Danimarka’dan Grönland’ı satın alması üzerine kafa yormuştu. “O halde 21. yüzyıl ikinci Amerikan yüzyılı olmaktan başka bir şey olamaz,” diyordu.
Trump’ın bu tarihi bildiği şüpheli, ancak Proje 2025 kadrosundan bazılarının bildiği kesin. Heritage Vakfı’nın Trump yönetimine yönelik programı olan Project 2025, ABD’nin “birleşik ve ekonomik olarak müreffeh” bir Batı yarımkürede “kazanılmış bir hakkı” olduğunu belirtiyor. Bölgedeki “ezici sayıdaki sosyalist ve ilerici rejimleri” “yarıküreye dönük güvenlik tehditleri” sayıyor. Ayrıca 1820’lerin “Monroe Doktrini‘nin bir tekrarı olarak, Orta ve Güney Amerika ülkelerinin Çin, İran ve Rusya gibi ’Amerikan karşıtı, dış devlet aktörlerinin alanına hızla girmelerine” karşı tekrar tekrar uyarıyor.
Dolayısıyla Panama Kanalı’nı “geri almak” ve kanalın operasyonlarının bir kısmını Panama hükümetiyle sözleşmeli olarak yürüten Hong-Kong merkezli çok uluslu şirketi sınır dışı etmek, Trump’ın (ve ondan önce Biden’ın) dış politikasının Çin karşıtı itkisiyle kesinlikle uyumludur. Trump’ın kanalı Çin ordusunun işlettiği yalanı, eski “domino teorisi ‘nin ülkelerin ’Kızıl Tehlike”nin eline geçmesini önlemek için ABD müdahalesini meşrulaştırdığı gibi ideolojik bir kılıf sağlıyor.
Trump’ın Grönland takıntısı da benzer şekilde anlaşılabilir. Proje 2025 ayrıca ABD’yi Alaska’dan dolayı “bölgenin stratejik öneminden faydalanmak ve doğal kaynaklarının cömertliğine erişmek isteyen küresel rakiplere” karşı kendini savunması gereken bir “Arktik ülkesi” olarak tanımlamaktadır. Proje 2025’in belirttiği başlıca küresel rakipler Rusya ve Çin’dir. Grönland ile ekonomik ve diplomatik bağların güçlendirilmesi çağrısında bulunuyor. Ancak Orta Doğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek için ABD ordusunu kullanmayı düşünen Trump, ABD’nin adanın madenlerine el koyması için güç kullanmaya karar verirse kesinlikle geri adım atmayacaktır.
Sol görüşlü Latin Amerika uzmanı Steve Ellner’ın yazdığı gibi,
Trump, Panama Kanalı, Kanada ve Grönland’ın (Kuzey Kutbu’na açılan bir kapı) ilhakı için Çin’in yarımkürede artan varlığını engelleme ihtiyacını öne sürdü. Trump’ın egemen bir ulusun topraklarını ilhak etme tehdidi, yeni başkanın kavgacı zihniyeti hakkında çok şey söylüyor. Bu aynı zamanda ABD yönetici sınıfının ve siyasi elitinin bazı kesimlerinin, ülkenin azalan ekonomik gücü karşısındaki çaresizliğinin bir yansımasıdır. Trump’ın Rusya ve Ukrayna arasında arabuluculuk yaparken Çin’i hedef almasının gerçek nedeni ekonomiktir.
Çin, Latin Amerika’nın önde gelen ticaret ortağı olarak ABD’nin yerini aldı. Ve ABD bu gerilemeyi tersine çevirmek istiyor. Trump’ın kavgacı hamlelerinin bunu başarıp başaramayacağı ise başka bir hikâye. Grönland ve Panama’nın yanı sıra NATO müttefikleri Kanada ve Danimarka da ABD’nin kendilerini ABD sömürgesi haline getirmeye çalışmasına seyirci kalmayacaktır. Trump’ın kabadayılığının nihai sonucu, 2016 seçim kampanyası döneminde bir felaket olarak nitelendirdiği Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın Trump tarafından kozmetik olarak yeniden markalaştırılması gibi, mevcut ilişkilerin şartlarının yeniden müzakere edilmesi olabilir.
Ancak bir ABD başkanının açıkça 1898’e dönüş söylemini benimsemesi ve politikalar önermesi, her yerdeki anti-emperyalistler için bir uyanış işareti olmalıdır.
Demokrat Parti’nin özgürlükçü muhalefeti sessizleşti ve devrimci bir sola duyulan ihtiyaç hiç bu kadar büyük olmamıştı
27 Ocak’ta, Trump yönetiminin federal harcamaları ideolojik açıdan gözden geçirirken trilyonlarca dolarlık federal hibe ve krediyi askıya aldığını duyuran Yönetim ve Bütçe Ofisi’nin vekil direktörü Matthew Vaeth önemli bir sorun olarak “duyarcılığı” (wokeness) gösterdi: “Federal kaynakların Marksist eşitlik, transgenderizm ve yeşil yeni anlaşma sosyal mühendislik politikalarını ilerletmek için kullanılması, hizmet ettiğimiz kişilerin günlük yaşamlarını iyileştirmeyen bir dolar israfıdır.”
Bu iddia ne kadar saçma olsa da ana akım siyasette buna karşı çıkan sesler kesinlikle çok kısık.
Demokrat Parti’nin Trump’ın saldırılarına karşı muhalefeti, en iyi ihtimalle, sadece Kongre’de değil, Demokratların kontrolündeki eyaletlerde ve şehirlerde de bastırılmış durumda. Kuttner’ın belirttiği gibi, ICE’nin göçmenlere yönelik şiddetli baskınlarına karşılık olarak, “Sığınma hakkını koruyan yasalara sahip şehirlerle ilgili cesur sözlere rağmen, eyalet ve yerel yetkililer iş birliği yapmadılar ama direnmediler de. Bu baskınların hedefindeki kişileri korumaya çalışan vatandaşlar ise tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar.”
Demokratlar, Trump’ın saldırılarına karşı çıkma konusunda meşruiyet iddiasında bulunmaktan kendilerini alıkoymuşlardır -tam da Trump’ın son on yıllardaki acımasız politikalarına zemin hazırladıkları için. Karşı karşıya olduğumuz bu çok acil toplumsal kriz Demokrat Partili politikacılar tarafından çözülemez.
Kitlesel gösteriler yoluyla muazzam bir basınç olmadığı sürece mahkeme salonlarında da çözülemeyecektir.
Aşırı sağ özgüven topluyor ve onlara karşı çıkmak hiç bu kadar aciliyet kazanmamıştı. Şu anda ABD solu tamamen geri çekilmiş durumda ve çoğunlukla Demokrat Parti içinde “içeriden değiştirilebileceğine” dair nafile bir umutla faaliyet gösteriyor.
Aynı zamanda yeni bir kuşak yukarıda anlatılan aynı çelişkilerin etkisiyle radikalleşiyor. Umut onlarda ve yeni bir devrimci solun yaratılmasında saklı.
Lance Selfa & Sharon Smith
(Internationalsocialism.net internet sitesinden Bahan Gönce çevirdi)
*Kıta Amerikası (Continental): ABD’nin kuzey 48 eyaletini içeren bölgeye verilen ad. (Ç.N.)
**Kutsal misyon (Manifest destiny): ABD’nin Kuzey Amerika’yı işgal etmesinin hem bir hak hem de kutsal bir görev olduğunu savunan emperyal bir ideoloji. (Ç.N.)
