İşçi sınıfının sırrını çözen Süreyya

Sanki bir şakaydı bu, birazdan uyanacaktı,
Birazdan ateşi karıştırıp bir cigara saracaktı
Oysa ölüm sadık kalmıştı randevusuna
Ah O da Nazlıcan gibi bir daha olmayacaktı.
Yusuf Hayaloğlu

Görünürler içinden daha öncesini bilmediğim için bildiğim yerden söyleyeyim. İsmail Beşikçi’den başlayarak Kürtler, “kendilerinden” olmayan ama dertlerini kendine dert edenleri, Sırrı Süreyya’nın deyimiyle kendini Kürtlerin davasının yanında konuşlandıranları asla yalnız bırakmazlar. Varoluş mücadelelerinde onlar artık onlardandır.

Dışarıdan bakanlar hakiki bir duruş sergileyen bu “konuşlananlara” şaşırıp kalırlar. Onları da etnik kimlik itibariyle Kürt sanırlar, oysa onlar Kürt değildir. Dönüp Kürt değilsin ki sana ne derler.

Kürtlerin Sırrı Abesi sadece Kürtlerin değil bu topraklarda işçi sınıfının tüm doğal üyelerinin, paydaşlarının da sesiydi, soluğuydu. Bu topraklarda sömürülen, yok sayılan, ötekileştirilen, ayrımcılığa maruz bırakılan, açlıkla imtihan edilenlerin sesiydi. Yoksulluğu, yoksunluğu ve yetimliği her zaman ayrı bir yerde tutup, toplumu oradan okuyabilme becerisine sahip, yaşayana, var olana uzak olmayandı. Bilinçlilik, aydınlanmışlıklar, uçuşan egolar, olmayanı olmuş gibi göstermeler falan Sırrı abinin o keskin gülüşüyle gülüp geçeceği şeylerdi. O, bence karşılaşmalara, yaşamları anlamlandırmaya, karşıdakini dinlemeye ve onun kendini ifade edebilmesi için koşulları değiştirme mücadelesi verirdi.

Toplumun reflekslerini biliyordu, ön yargılı olmak yerine anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyordu. Solun eleştirilmesi gereken yeri tam da burası bence, bir arada yaşadığımız insanları anlamak yerine onlara “biz aydınlandık, siz de bizi takip edin” demek somut durumun somut analizini yapamamak bunu görmüştü buradan eleştiriyordu. Yaşadığı insanları tanımak bile istemeyenler onlara ne anlatabilirdi ki? O anlattıkları onlar için hep ‘’dışarıda’’ kalmaya mahkûm olacaktı öyle de oluyor. Sırrı Süreyya Önder bunu yıkmıştı, bir mütedeyyinin tepkilerini de çok iyi bilirdi, sekülerin de. Çareyi “mağaranın dışına çıkmakta” görenlere karşı o yönünü mağaranın içindekilerle, mağarayı değiştirmeye döndü. Toplumun kılcal damarlarındaki en ufak ayrıntıları es geçmez, dikkat kesilir, oradan okurdu. İşçi sınıfının içinden hem de baya baya içinden geldiği için hiçbir yaşama yabancı değildi. Kolay mı fotoğrafçılıktan kamyon şoförlüğüne mahpusluktan imamlığa kadar her yerde kendi varoluşuyla var olabilmek.

Hannah Arendt, bir röportajında mealen şöyle der,

“Size örneğin Yahudilik üzerinden eleştiri getirenlere insan haklarından değil, tam da o eleştiriyi getirdiği yerden cevap vermek gerekir” der. Sırrı Süreyya bunun varlığa gelmiş halidir. Bir bakarsınız bir doğa katliamında ben bu ağaçların da vekiliyim der, orada “ağaç” olur. Bir bakmışsınız LGBTİ+’sız Anayasal eşitlik olmaz diyerek onur haftası yürüyüşlerinde en ön saflarda yer alır. Roboski’de Kürt, Hrant Dink ve Misak Manuşyan ile Ermeni, mecliste Ana dilinde konuşması engellenmeye çalışılan George Aslan ile Süryani’ydi.

Yıllar önce Sırrı Süreyya’yı ilk kez TV’de gördüğüm zamanlar 2009’lu yıllardı. Tarık Tufan ile Selahattin Yusuf’un Meksika Sınırı programına Sırrı Süreyya da katılırdı. Önder’in vefatının ardından yaptığı sınıfsal analizin altına imzamı atacağım kişi olan Atık Kâğıt İşçileri Derneği’nden Ali Mendillioğlu da bu programlarda vardı. Mendillioğlu cenaze töreni sonrası kendisine uzatılan mikrofonda şunları söyledi;

‘’Kendime şu soruyu soruyorum Sırrı Süreyya Önder neden bu kadar çok sevildi? Bulabildiğim birkaç cevap var onları söylemek istiyorum

Birincisi; Sırrı abi siyaset üstü bir insan değildi. Herkes bilir ki Sırrı abi bir Devrimciydi, Sosyalistti ama onu farklı kılan şey Devrimci Sosyalist siyaseti geniş kitlelere anlatabilmesi, ifade edebilmesiydi.

İkincisi; Sırrı abi köle ile efendinin yer değiştirmesi için mücadele etmedi. Köle ile efendi ilişkisini var eden bütün koşulları yok etmek için mücadele etti. O yüzden biz onu çok sevdik.

Üçüncüsü; Elinden geleni yapmadı. Ne gerekiyorsa onu yaptı. Bu anlamda da bir modern zaman dervişi gibiydi. Hiçbir zaman mülkiyetle ilişkisi olmadı. Bizler bir deri bir kemik kalmış insanlarız, ama Sırrı abi mülkiyet ilişkilerini o kadar reddetti ki gerekirse kemiklerini de mülkiyet köpeklerine atıp bir deri kalmayı göze alabilecek kadar cesur bir insandı.

Kâğıtçılar neden bu kadar Sırrı abiyi sevdi diye soracak olursanız, tek bir cevap var:

Üç kağıtçılar Sırrı abiden neden nefret ettiyse kağıtçılar da bu yüzden Sırrı abiyi bu kadar sevdi. Bize çok ağır bir miras bıraktı. Türkiye’ye barış gelecek. Türkiye’de emekçiler özgürleşecek. Kürtler özgürleşecek. Halklar özgürleşecek. Sırrı abinin vasiyeti budur ve vasiyet sırtımızdadır, yüklendik. Bunu gerçekleştirene kadar durmayacağız. Sırrı abi bize bir şey öğretti, eğer bu ülkede bir şeyler değişecekse sıradan, basit insanlar değiştirecek.

Devrim olacaksa bu sıradan insanların başarısı, eseri olacaktır. Biz sıradan insanlar olarak Sırrı abiden öğrendiğimiz bu dersi anlatmaya çalışıyoruz. Biz sıradan insanlarız, ama başardığımız şey muazzam olacak…’’

Senin cesaretinin zekâtı hepimizi cesur yapardı.  Eğilip bükülmeden onurlu bir yaşam mücadelesini sonuna kadar verdin. Bu düzen, bu sistem sana elinden gelen tüm zulmünü yaptı. Yeri geldi işkence tezgâhlarından geçirdi, yeri geldi zindanlara gönderdi. Ama sen her seferinde kalkıp yeniden başladın, aman demedin, dilemedin. Üç- beş dünyalık, makam ve mevki için Tanrı’sının yerine “devleti “koyanlara her zaman hangi dilden anlıyorlarsa oradan konuşuyordun.

Marx’ı da biliyordun Gazali’yi de. Her yerden her kimlikten her düşünceden bir şeyler alıp, aldıklarını devrimci fikirlerinle harman yapmıştın. Anlattıkların bu toprakların yaşayan hikâyeleriydi. Şiirlerin yoksulluğun diliydi. Zindana Yusuf’un kuyusu derdin tekrar tekrar “öğrenip” çıkardın. Şiir de bilirdin, edebiyat da. Sinema da bilirdin, müzik de enstrüman da. Arapçayı da bilirdin Osmanlıcayı da.

Sana, sanki Allah da peygamber de din de Mushaf da sadece onlara aitmiş, onlara gelmiş gibi konuşanlara, sermayeye yenilmiş hallerine bakıp gülerek, ‘’dininiz imanınız para olmuş ‘’ diyerek sana dindarlık taslamaya kalkanlara, hakkını her zaman teslim edip haddini bildirirdin. Rüyasını gördüğü Ana dilinde konuşmak isteyeni engellemek isteyen ırkçı faşistlere “Dilleriniz Allah’ın ayetleridir “der, onların samimiyetsizlerini yüzlerine vururdun.

KHK’lerle işlerinden ekmeklerinden edilenlere karşı oh çekenler vardı, ağaç kavuğu yesinler deyip sırıtıp gülenler. Sen çıkıp onlara asla o kavrayışta olamayacakları için anlamayacakları bir ders verdin: “Siz bu ülkenin sahibi misiniz? ‘Zillullah-ı fil alem’ misiniz? Kendinizi Allah’ın yeryüzündeki gölgesi mi sayıyorsunuz? Nizam’ül Mülk müsünüz? Nesiniz siz? “ dedin. Sokakta görenlerin selam vermemek için sırtını döndükleriyle sen kol kolaydın, ötekileştirilenin yine sesiydin.

Hep barışın sağlanması için elinden geleni yaptın, ben barışın postacısı bile olurum dedin. Sana zindanlarda yedi yirmi dört işkence yapanlarla bile yüzleştin. Sen bu halkın çocukları birbirini öldürmesin derken, kandan beslenen savaş çığırtkanı vampirler senin her seferinde kan dursun silahlar sussun BARIŞ gelsin dediğin mücadeleni karalamaya çalıştılar.

Sen halkına olan borcunu fazlasıyla ödedin. Bizim sana barış borcumuz kaldı. Daha iyi bir dünyada görüşmek üzere. Tüm yok sayılanların, ezilenlerin, işçi sınıfının Sırrı abesi, bu zulüm dünyasında daha iyi bir insanlık onuru için bıraktıkların, anıların mücadelemizde yaşayacaktır.

Şafak Ayhan

Yazar

You May Also Like

Kira krizi derinleşiyor

Ekonomik kriz, konut kiralarını fahiş seviyelere çıkarırken, birçok kiracı açısından mahkemeye taşınan kira davaları da sonuçlanmaya başladı. Tahliye…

Neden Enternasyonal Dayanışma?

İktidarın kanatları arasında mafyatik çeteler üzerinden başlayan güç savaşları (Sinan Ateş cinayeti, Ayhan Bora Kaplan operasyonu, emniyet-adliye içi…