“Kapitalist üretim biçiminin hakim olduğu toplumların zenginliği, muazzam bir meta yığını olarak karşımıza çıkar.”
Çoğu zaman sistemi ya da hatta kendi hayatlarımızı değiştirmek konusunda kendimizi güçsüz hissederiz.
Bu güçsüzlük hissinin bir açıklaması, Karl Marx’ın “meta fetişizmi” olarak adlandırdığı olgudur.
Meta fetişizmi, giderek daha fazla şey satın almaya takıntılı olmak anlamına gelmez. Bu, cansız nesnelere ve kurumlara insan özellikleri atfetmektir. Bu, yarattığımız nesnelerin bizi nasıl egemenliği altına aldığının bir yansımasıdır.
Metin fetişizmi, kapitalizmin tarihteki ilk yaygın metin üretim sistemi olması nedeniyle gelişmiştir. Marx’ın da belirttiği gibi, “Kapitalist üretim biçiminin hakim olduğu toplumların zenginliği, muazzam bir metin koleksiyonu olarak görünür.”
Tüm başarılarımız, ürettiğimiz her şey, alınıp satılacak nesneler olarak karşımıza çıkar.
İnsanlar, ihtiyaçlarını karşılamalarına yardımcı olacak nesneler yaratmak için her zaman emek harcamışlardır.
Geçmişte, üreticiler ürettikleri şeylerle doğrudan bir ilişki içindeydiler. Hasat eder, diker, dokur, oyar, pişirir ve mayalarlardı.
Artık topluluklarımızın ihtiyaçlarına göre üretim yapmıyoruz. Anonim bir pazarda satılmak üzere metalar üretiyoruz.
Tüketiciler artık bireysel üreticilerle bir ilişki içinde değiller. Bu ilişkiler, ürettikleri mallar arasındaki ilişkilere dönüşmüştür.
Bu durum, Marx’ın yazdığı gibi, malın “toplumun bir bütün olarak evrensel bir kategorisi” olduğu kapitalist sistem içinde daha da yoğunlaşmaktadır.
Marx, “Sanki şeyi üreten insanlar değil de, şeyin kendisi üretim ilişkilerini kurma yeteneğine, erdemine sahipmiş gibi görünüyor” diye açıklamıştır.
Para, sonunda malların dolaşımını kolaylaştırmak için gelişti. Para, temsil ettiği nesnelerin değerini üstlenir ve değer yaratıyor gibi görünür.
Marksist teorisyen Istvan Meszaros, “İnsanların paraya karşı tutumu, şüphesiz, kapitalist fetişizmin en belirgin örneğidir ve faiz getiren sermayede zirveye ulaşır” diye açıklamıştır.
“İnsanlar paranın daha fazla para yarattığını, kendi kendine değer kazandığını sanıyorlar; işçiler, makineler, hammaddeler—tüm üretim faktörleri—sadece yardımcı araçlar olarak küçümsenirken, paranın kendisi servetin üreticisi haline getiriliyor.”
Malların egemenliği artık o kadar yaygın ki, kaçınılmaz gibi görünüyor.
Üretim, giderek becerilerin uzmanlaşması ve süreçlerin rasyonalizasyonu tarafından yönetiliyor. Bu, genel üretkenliği artırıyor, ancak bitmiş ürünü gözden kaçırmamıza ve ondan tatmin olamamamıza neden oluyor.
Macar Marksist Georg Lukacs, bu “uzmanlaşmanın bütünün her imgesinin yok olmasına nasıl yol açtığını” anlattı. Her şey parçalanmış ve bölünmüş görünüyor.
Mallarla ilgili olanlar toplumun geneline yayılır. “Piyasa” denen gizemli bir gücün fiyatları yükselttiği ve düşürdüğü, işler yarattığı ve yok ettiği, seçilmiş hükümetleri disipline ettiği görülür.
Önemli olan, meta fetişizminin farklı sınıflar tarafından farklı şekilde deneyimlenmesidir. Lukacs, egemen sınıfın meta fetişizminin üstüne asla çıkamayacağını savunmuştur. Sınıf, kapitalizme hapsolmuştur ve bunu doğal ve kaçınılmaz olarak algılar.
İşçiler de meta fetişizmi tarafından şekillenir. Ancak işçi sınıfı benzersiz bir konumdadır. Mücadeleleri, toplumun zenginliğini üretmedeki kendi gizli rolünü ortaya çıkardığı için, kapitalizmden meta fetişizminin perdesini yırtıp atabilir.
Lukács, işçi sınıfının kazanımlarının yaratıcı yeteneklerinden koparılıp bir meta haline gelmesinin kendine özgü doğası nedeniyle, yalnızca işçi sınıfının “devrimci bilinç” geliştirebileceğini öne sürer.
Sınıf mücadelesi, işçilerin kendilerini artık kontrol edemedikleri güçlerin insafına kalmış, izole bireyler olarak görmemeleri anlamına gelir. Onlar, olayları etkileme gücüne sahiptir.
Meta fetişizmi, hem kapitalizmin bizi neden güçsüz hissettirdiğini hem de işçi sınıfının kolektif gücünü nasıl fark edebileceğini açıklar.
Judy Cox
(Socialist Worker’dan DeepL yardımıyla çevrilmiştir.)
