Joseph Choonara, Trump’ın ticaret savaşı tırmanırken neoliberalizmin kırılmalarını ve sürekliliklerini Socialist Worker gazetesine değerlendirdi.
Günümüz ticaret savaşları neoliberal dönemin sonunu mu işaret ediyor?
Buradaki mesele neoliberalizm ile ne kastettiğinizdir. Henüz bu terimin ne anlama geldiği konusunda iki ayrı yazarın anlaştığı görülmüş değil.
Doğrusu 1980’lerde egemen sınıfın bazı kesimleri tarafından benimsenen ve genellikle neoliberalizm olarak adlandırılan bir dizi politika ve strateji olduğudur. Bunlar arasında kamu hizmetlerinin taşeronlaştırılması ve özelleştirilmesi gibi politikalar da yer alıyordu.
İlk uygulamalardan sonra 1990’larda “neoliberal emperyalizm” olarak adlandırılabilecek bir dönem yaşandı. ABD Başkanı Bill Clinton ve İngiltere Başbakanı Tony Blair’in de aralarında bulunduğu egemen sınıfın bazı kesimlerinin, neoliberalizmin sözde faydalarını zorla ya da ikna yoluyla yurtdışına yaymaya çalıştığını gördünüz.
Piyasa güçlerinin muazzam bir güce sahip olacağı ve firmaların sınırlar ötesinde serbestçe ticaret ve yatırım yapabileceği küresel bir ekonomi inşa etmek istediler. O zamanlar ticaret tarifeleri yıldan yıla düşme eğilimindeydi. Bu durum artık durmuş gibi görünüyor.
Neoliberalizm kapitalizm altındaki yaşamı ne ölçüde kötüleştirdi?
Neoliberalizm öncesi döneme yönelik nostalji konusunda dikkatli olmalıyız, ki sol da buna oldukça sık düşüyor. Sol kanat yorumcuların sık sık düşmanın neoliberalizm olduğunu söylediklerini duyarsınız. Oysa düşman daha temelde kâr, sömürü, baskı ve emperyalizm üzerine kurulu kapitalist bir sistemdir.
Savaş sonrası dönemde Batı’da kapitalizmi ağırlıklı olarak yöneten politikalar diyebileceğimiz “Keynesyen konsensüs”, 1970’lerdeki krizle birlikte gerçekten çökmeye başladı.
Bu dönemde iki şey oluyordu. Birincisi, sermayenin sınırlar ötesinde artan bir entegrasyonu söz konusuydu. Güçlü şirketler ulusal ekonomileri çok kısıtlayıcı buluyor ve faaliyetlerini yaymak istiyorlardı.
İkincisi, küresel ekonomi eski Keynesyen devlet müdahalesi politikalarının çözemediği bir dizi krize girdi.
Bunun yanı sıra 1960’ların sonlarından 1970’lere kadar uluslararası çapta büyük bir işçi mücadelesi dalgası yaşandı.
Egemen sınıf, politika ve uygulamalara daha fazla tutarlılık kazandırmak için ideolojik destek arayışına girdi. Bu, ilk olarak 1930’larda ve 1940’larda ortaya çıkan serbest piyasa mekanizmalarına odaklanan ideolojilerin yeniden canlandırılmasını da kapsıyordu.
Ancak yöneticiler de krize pragmatik bir şekilde yanıt verdiler. Yani neoliberal teori devletin ekonomiden çekilmesi gerektiğini söylüyordu. Ama öyle olmadı. Büyük kapitalist ekonomilerde devlet harcamaları hala GSYH’nin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturmaktadır.
Yani bu neoliberal değişimde devletin ortadan kalktığı doğru değil. Ancak hükümet politikalarında değişimler ve işçi sınıfına yönelik keskin saldırılar söz konusu.
Neoliberal dönemi sona erdiren nedir?
Egemen sınıf zenginleşmeye devam etti ama neoliberalizmin sorunu yeni bir kapitalist canlılık dönemi başlatmamış olmasıydı.
Ara sıra büyüme patlamaları yaşandı. Ancak savaş sonrası on yıllarda tanık olunan türden sürekli bir genişleme seviyesine geri dönülmedi.
1970’lerdeki kriz Karl Marx’ın bir asır önce bahsettiği, kârlılıktaki uzun vadeli düşüşten kaynaklanıyordu. Marx’a göre bunun nedeni, sistem genelinde işçilerden elde edilebilecek kâr miktarına kıyasla daha fazla yatırım yapılmasıydı.
Dolayısıyla Marx kârlılığı yeniden tesis etmek için kapitalizmin, bu yatırımın büyük bir kısmını yok edecek ya da değerini düşürecek ve yeni bir patlamanın önünü açacak kapsamlı bir krize ihtiyacı olduğunu savunur.
Neoliberalizmde bu gerçekleşmedi. Sermaye kesimleri o kadar büyümüş ve devletle o kadar iç içe geçmişti ki, dev şirketlerin batmasına izin vermek daha büyük bir çöküş riskini beraberinde getiriyordu.
Bunun yerine, büyük sermaye gruplarını kurtarmak ve krizin tam olarak yayılmasını engellemek için devlet müdahalesini arttırdık. Bu müdahalenin sonucu olarak kâr oranları düşük kalmaya devam etti.
Neoliberalizmi çökerten finansal piyasalara aşırı güvenmek miydi?
Artan borç ve finansal inovasyon neoliberalizmin önemli unsurlarıydı, ekonomiyi ileriye götürmeye ve dinamik bir izlenim vermeye yardımcı oluyorlardı.
Ancak 2008-9 mali krizinde bu kredi kaynaklı büyümenin sınırlarını görmeye başladık.
O zamana kadar iki şey daha oluyordu.
Birincisi, ABD’nin ekonomik hakimiyetinin uzun vadeli düşüşüne karşılık Çin’in çarpıcı yükselişiydi. 1960 yılında ABD küresel GSYH’nin yüzde 40’ını kontrol ediyordu. Bugün bu oran yüzde 25’e düştü.
Neoliberalizmin doruk noktasına, yani Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldığı 2001 yılına geri dönecek olursak, Çin’in ABD’ye daha çok benzeyeceği düşüncesi vardı. Yorumcular, Çin’in küresel piyasalara katılmasıyla birlikte siyasi liberalleşmenin de gerçekleşeceğini ve böylece Batı kampına kabul edileceğini düşünüyorlardı.
Aksine Çin, sermayeyi yönlendirmek için devleti son derece güçlü bir şekilde kullanarak Batı’yı rekabet etmek için kendi devletlerini nasıl kullandığını gözden geçirmeye zorladı.
İkincisi, sistemi sarsan çoklu krizler neoliberalizme karşı büyük bir antipati yarattı. Hem merkez soldan hem de merkez sağdan politikacılar daha önce neoliberal politikalar etrafında birleşmişlerdi. Ancak şimdi hem soldan hem de Donald Trump gibi sağ kanattan daha radikal politikacılar bu antipatiden faydalandılar.
Pandemi, Batı’da devletin ekonomik bir güç olarak geri dönüşüne tanıklık etti. Bu sosyalistlerin hoş karşılaması gereken bir şey mi?
Önceki dönemlerden unsurlar barındıran ama aynı zamanda büyük farklılıklar da içeren yeni bir evreye giriyoruz. Bunu aşmak için devletçilik ile sosyalizm arasındaki ilişkiyi koparmalıyız.
Devlet kapitalist bir devlet olmaya devam ediyor. Uzun bir dönem boyunca kapitalist birikimin yönetilmesine ve korunmasına yardımcı olmak üzere evrimleşmiştir. Devletleştirmenin en uç örneklerinde bile, eğer bu hâlâ küresel ölçekte diğer sermaye birimleriyle rekabet eden bir ekonomi ise, sosyalizm değildir.
Bu nedenle siyasi geleneğimiz Sovyetler Birliği’nin sosyalist bir toplum olduğu fikrini her zaman reddetmiştir. Biz bunun bir tür devlet kapitalizmi olduğunu savunduk.
Devletin ekonomik yaşamın merkezine geri dönmesi, kapitalizm içinde derinleşen otoriterlikle ilişkilendirilebilecek bir değişimdir.
Ayrıca Trump’ın yürürlüğe koyduğu politikaların, bazı açılardan neoliberalizmden farklı olsa da, büyük ölçüde piyasa yanlısı, düzenleme karşıtı ve vergi kesintisi yanlısı olduğunu da anlamalıyız.
Neoliberalizmden keskin bir kopuş ve Keynesyen bir programın benimsendiğini görmüyoruz.
Neoliberalizm sona erdiyse, gelecekte dünyayı hangi politikalar şekillendirecek?
Egemen sınıflar yeni bir yaklaşıma doğru ilerlerken pek çok pragmatik deney yapacaklar. Ve hâlâ kısıtlamalarla karşı karşıyalar.
İngiltere’de şansölye Rachel Reeves güvenlik ekonomisi hakkında konuşurdu. Bu, eski ABD başkanının politikaları olan Bidenomics’in Reeves versiyonuydu. Bunu bir dizi krizi yönetmek ve devleti daha açık bir şekilde kullanmakla ilişkilendiriyor çünkü Çin’in yaptığı bu ve İngiltere Çin ile rekabet ediyor.
Konuşulan bu. Ancak gerçek şu ki Reeves hâlâ iki şey tarafından kısıtlanıyor.
Birincisi sistemin tekrarlayan krizleri. İngiliz kapitalizmi iyi durumda değil ve bu nedenle Securonomics en iyi ihtimalle düşük bütçeli Bidenomics. İkincisi sermayenin uluslararasılaşması bu sorunu pekiştiriyor. Reeves, İşçi Partisi’ne harcamaları kısıtlaması, iş dünyasından alınan vergileri arttırmaması ve benzeri konularda baskı yapan ve küresel olarak entegre olmuş tahvil piyasaları tarafından kısıtlanmaktadır.
Bu da Keir Starmer’ın bir yandan küreselleşmeye veda etmemiz gerektiği sinyalini verirken, diğer yandan da yönetimini Tony Blair dönemi küreselleşme politikasını takip eden kişilerle doldurduğu anlamına geliyor. Starmer halkın “kökten değişiklik” istediğini, göçe karşı olduğunu vs. yazdı. Bu da Britanya’da sağcı otoriterlik ve ırkçılık tehlikesini arttırıyor.
Ancak devletin ekonomik hayatın merkezine geri dönmesinin bir diğer yönü de bunun işçiler ve sol için siyasi bir sorun hâline gelmesidir.
Pek çok işçi sınıfı mensubu, büyük banka kurtarma paketlerinin uygulandığı 2008-9 mali çöküşüne verilen tepkiye baktı ve ardından pandemi sırasında kapitalizmi korumak için alınan tedbirlere ve izin programına baktı. Ve diyorlar ki, eğer sistemi kurtarabiliyorsanız, neden benim hayatımı daha iyi bir hâle getirmek için müdahale etmiyorsunuz?
Bu, solun devletten taleplerde bulunması gereken bir alan açıyor. Ve daha önemlisi, mücadeleden ve bu talepleri nasıl hayata geçirebileceğimiz hakkında konuşmalıyız.
(Socialist Worker’dan Bahan Gönce çevirdi.)
